Sultan Abdülaziz Devri

Yazar: Fatma Aydın

Aralık 19th, 2019

Cennet-mekân Sultan Abdülaziz hazretleri 1265 sene-i hicriyyesinde dünyaya gelmişdir. Biraderleri cennet-mekân Sultan Abdulmecid hazretlerinin taht-ı Osmaniye’ye cülûsunda on yaşında bulunuyordu. Sultan Abdülaziz şehzadelik makamını mümkün olduğu mertebede hür ve serbest bir suredde geçirmiş, ve Kadıköyü’nde ve Kurbağalıdere’deki köşkünde eğlence, avcılık, güreşmek gibi meşguliyetlerle imrâr-ı hayat  şebâbet eylemişdir.

Genceliğinde tahsîl-i ilm ü ma’arife rağbetden ziyâde hevâi birtakım meşâgıl ile vakit geçirmiş. Eyyâm-ı(günler) saltanatın sonlarında görüldügü üzere birçok uygunsuzlukları mûcib olmuşdur. Bununla beraber şehzadeliği zamanında ahalinin teveccühünü kazanmış ve ıslâh-ı hükumetde pek çok ümidlere düşürmüşdü.

Cennet-mekân 1277 sene-i hicriyesinde biraderi cennet-mekân Abdülmecid hazretlerinin irtihâli üzerine taht-ı Osmaniyye cülus eylediği zaman 32 yaşında idi.

Sultan Aziz padişah olunca hakkındaki hüsn-i zan ve muhabbeti tezyîd iden icraate başladı. İbtidâ sarayın israfânı kaldırmak emeliyle lüzumsuz ve müzikane hizmedden başka bir şeye yaramayan mücevherât vesaire mübâya’asını ref’-i ve nezâretlerde  tekayyuhât icra ve hazine-i hassa vâridetinin  üçde birini hazine’-i devlete terk  ittiğini i’lân itti. Hâkân-ı sâbık zamanında Rıza Paşa, Osman Paşa, Ömer Efendi, Hacı Mustafa Efendi gibi birtakım devleti mutazarrır idenleri saraydançıkardı. Fakat şu âcir-i ât-ı hasene pek az zamân içün devâm idüb biraz sonra sarayına vazife-i nâ-şinaslığa başlamış ve Bâb-ı Âli ile saray beyninde rekabet kapuları âçılmış idi. Lâkin o zaman sadârete gelen kaprisli Muhammed Paşa ile Ali Paşa’nın hâl ve hareketleri bu rekabeti mücadele haline getirmemişti. Sultan Aziz’in nüfuz galibiyeti gittikçe bunların sükûnetleriyle beraber tedbirleri de mahvetmekde olduklarından Bâb-ı Âli’nin muhâfaza-i hukûku içün çareler aramağa mecbur olmuşlardı.

Saray coştukça coşmuş ve Bab-ı Ali hukuku hiçe sayılmakta bulunmuşdu. Nihayet Efkâr-ı Cedide ve Türkiyat-ı Medeniyye tarafdarı sayılan Fuad Paşa makam-ı sadarete getirildi. Lakin Fuad Paşa’nın sadarete gelmesi içün gerek matbuât-ı Osmaniye ve gerekse neşriyat içinde hayli feryadlar kopardı ise de hiçbir fâidesi olmadı ancak İngiltere sefirinin sarayda nüfuzunun te’sîri işe yarayabildi. Buna sebeb ise: Fuad Paşa’nın sadaretinden ve melhuz olan mukavemetinden Sultan Aziz’in korkması idi. Uzun müddet devam edemeyen zaman-ı sadaretinde Fuad Paşa, sarayın Bab-ı Âli’ye daha doğrusu idare-i devlete te’sir-i nüfuz idememesi esbâbının istikmâline çalışdı ve ebedî bir (Bab-ı Ali’ye istiklali) kazandırmak içün teşebbüsâtda bulundu ise de sarayın müdâhalât-ı keyfiyesine mâni’ olmak muvaffakiyetini hâsıl idemedi.

Bunun üzerine padişah, Bab-ı Âli’nin nüfuz ve iktidârını büsbütün kırmak içün en ziyade emniyet ettiği ve keyfine mutî bildiği Nevrus Paşa’yı makam-ı sadarete getirdi ise de her tarafdan işidilen hoşnutsuzluk sedaları Nevrus Paşa’yı azl yerine Kemal Paşa’yı sadrazam ta’yinine mecbur eyledi. Kemal Paşa sadareti yedi ay devam itti, bu esnada Mısır hıdivveti ile İstanbul arasında bir muhabbet ve saimimiyet ta’sis ettiğinden Sultan Aziz Mısır seyahati arzusunda bulundu.

Fuad Paşa; padişahı taht-ı nüfûz ve ağvâlarında kaldığı adamlardan bir müddet uzak bulundurmak, kendisi serasker olduğu cihetle padişaha seyahat refiki olmak ve esna-ı seyahadde padişah ile idare-i devlete aid uzun uzadıya konuşmak ve her halde peydâ-ı kurbiyyete nâil olabilmek içün Sultan Aziz’i bu seyahate pek ziyade tergîb ve teşvik etmiş ve nâ’il-i maksad olmuşdu.

Esna-ı seyahadde padişahın emniyetini kazanmış, sarayda nüfuzunu yürütmeğe başlamış ve Mısır seyahatinden avdette sadrazam nasb itdiler ki uhdesinde sadareti, seraskerliği cem’ eylemiş idi.

Fuad Paşa’nın müddet-i sadaretinde vuku’ bulan ahvâli tafsilatıyla yazmağa şu risalemiz müsâid olmadığından yalnız diyebiliriz ki müşârun ileyhden beklenen icraat-ı mühimmenin yüzde biri bile görülmedi icraat namına zikir edilebilecek şeyler: Tuna Valisi Mithat Paşa’nın himmet ve gayretiyle yapılan Tuna vilayeti ıslahatı ve bu ıslahatın diğer vilayetlere de ta’mimi: 1287 tarihinde İstanbul’da Sultanahmed meydanında küşâd edilen sırrını, rûmâlî kaza ve karasında sermâye sandûkları, İstanbul’da ilk defa olarak otuz sene imtiyâz ve üç milyon İngiliz lirası kadar bir sermaye ile Osmanlı Bankası te’sîsi gibi şeylerdir.

Bununla beraber mevki’ni te’yid ve takviye içün bazı hallerde padişahı beyhude isrâfâta teşvik itmekde mecburiyet görmüştür. Bu zamanlarda sarayın israfâtına meydan açılub harem-i humâyunda dokuz yüzden ziyade kadın, harem ağalar, daha birçok yiyiciler iki bin beş yüz kişiden ziyâde idi.

Bu kadar haşerâtı doyurmak içün matbâh-ı şâhâneden yirmi dört saatte beş yüz tabla petek çıkardı.

İ’marât nâmına çırağan beglerinin ve dehâsâ-i köşkler içün tersane ve tophânenin sarfiyatından başka birçok milyon lira sarf edilmişdir.

Padişahın arzu ve hevesi uğrunda şu isrâfât arasında Fuad Paşa da kendisine bir konak yapdırmışdır ki o konak da bugün mâliye nezareti dâ’iresidir.

Vaktin sadrâzamı bugünkü mâliye nezaretini kendisine konak olmak üzere yapdıracak olur ise me’mûrîn-i sâ’ire de o nisbette isrâfâta koyulacağına şüphe olmayacağından ve bu kadar isrâfâta para yetiştirmekde müşkül olduğundan ortada sûi’ isti’mâlât, irtikâb, irtişâ meydan almışdı.

Devletin idare-i dâhiliyesi intizamsız bir sûredde gitmesi hâricî işlerine de te’sîr iderek o zaman sûretâ devlet aleyhinin nüfuzu altında bulunan Romanya,  Karadağ, Sırbiye’de devlet hukukunun ehemmiyeti azaldı;

Sırbiye’nin mühim noktalarında bulunan Osmanlı aseskiri büsbütün memlekedden çıkarılarak nev-a-mâ (bir derecede) istiklâliyet verilmiş oldu. Fuad Paşa’nın bu suretle devam eden dört yıl kadar sadâreti böyle geçmiş ve istikbâl içün mü’essir fenâlıklar da yapılmışdır. Bu sebebden dolayı Fuad Paşa bilittifâk sadâredden infisâl ettirilmişdir. Fuad Paşa’nın azliyle yerine 1283 Mayıs’ında Mehmed Rüşdü Paşa sadrazam oldu.

Mehmed Rüşdi Paşa pek ziyade bozulmuş olan dolab devleti idare edecek bir iktidâra mâlik değildir. Fuad Paşa’nın ta’kib ittiği İngiliz politikasını terk ile Fransız politikasını iltizâm itti. Memleketin ahvâl-i dâhiliyesi gitdikce fenâlaşmakda idi. Sarayın isrâfâtına, vükelânın sû’i idâresine Avrupa’dan defalarca istikrâz edilen milyonlar mukâvemed idemeyüb ve ortada parasızlık devam etmekde idi. Edilen borçların faizlerinin vaktinde virilememesi i’tibâr-ı devleti azaltmış idi.

Devletin za’ğfiyetinden istifade iden ve istiklâliyet kazanmak sevdasında bulunan Sırb, Karadağ, Romanya rahatsızlık çıkarmışlardı. Tam şu keşmekeş arasında idi ki Girit’de isyan zuhûr itdi. İsyanın teskini içün devletin mesâîsi boşa gitdi. Nihayet Ali Paşa’nın sadaretinde Girit Adası imtiyâzâtı genişledikçe genişledildi, bu suretle teskîn-i isyana sözde muvâfık olundu.

Nihayet Mehmed Rüşdü Paşa sadâretden istifa edüb yine Fuad Paşa’nın sadâretine her tarafdan çalışılmış ise de Sultan Aziz kendisine a’dem-i emniyeti ve muhabbeti mani’ olduğundan Ali Paşa sadrazam, Fuad Paşa hariciye nâzırı, Mehmed Rüşdü Paşa harbiye nâzırı nasb olundular.

Ali Paşa, Reşid Paşa yetiştirmelerinden olub devletin her şu’be-i idaresinde bulunmuş ve ümûr-ı devletin hiçbirinde yabancı kalmamışdır. Dâi’mâdeyinecek kadar hâriciye nezâretinde ve Paris mu’âhedesinde murahhas saffetiyle bulunub mahâret siyâsîsini ibrâz etmişdir.

Ali Paşa sadâreti istemeyerek kabul etdi. Şu zamanda ahvâl-i dâhiliye pek karışık ve ecnebî müdâhilânı mûceb olmakda ve Devlet-i Osmaniye’nin azılı bir düşmanı olan Suriye’nin taaruzâtına meydan açmakda idi.

Ali Paşa maharet-i siyaseti ile Girid ihtilalini, Rusların Bulgaristan’da alevlendirmek istediği Bulgar ihtilalini bastırdı. Avrupa devletleri arasında Devlet-i Osmaniye’nin i’tibar ve haysiyet kazanmasına bir mukaddime olmak ve Avrupa’nın hususiyle Rusya’nın Osmanlı padişahları hakkındaki iftiralarının te’sirât-ı muzırresini mahvetmek içün Sultan Aziz’i Avrupa seyahatine teşvik etti. Sultan Aziz 1283 tarihinde nez-i şahanelerinde Sultan Murad ve Sultan Hamid hazarâtı ve hayli ekâbir ve ricâl bulunduğu halde Paris’e azîmet etti. O vakit Fransa hükümdarı üçüncü Napolyon idi. Paris’tan Londra’ya oradan daha bazı yerlere uğrandıktan sonra İstanbul’a avdet eyledi.

Ali Paşa’ın zaman-ı sadareti en parlak bir zaman idi. Onun gayretiyle şûrâ-i devlet te’sis edildi. Girit’de asayiş iade edildi. İstanbul’da emniyet sanduğu te’sis edildi, ordularda muvazzaf, redif, müstahfız askerinin tanzimi ve tensîkinde ıslahat icra edildi, umûr-i dâhiliyede oldukça asayiş ve intizam vücud buldu.

1287 tarihinde Yemen’de teşkil olan ordu-i hümayun Asîr ve San’a cihetlerindeki arabânı itaa’t altına almış ve oralar hâkimiyet-i Osmaniyye tahtına girmiştir.

Ali Paşa 1268 tarihinde vefat etti. Yerine Mahmud Nedim Paşa sadrazam oldu. Mahmud Nedim Paşa’nın sadareti Sultan Aziz devrinde bir devr-i felaket ve inkırazdır. Mahmud Nedim Paşa on bir ay sadâretde bulundukdan sonra azl edilib yerine Midhat Paşa geçdi, meşârun-ileyh seksen bir gün sonra azl idilüb Rüşdü Paşa nasb olundı, on yedi gün sonra o da azl edilüb Esad Paşa makam-ı sadârete getirildi, meşârun-ileyhde altmış bir gün sonra azl edilerek Şirvânizâde Rüşdü Paşa sadrâzam oldu, ondan sonra Hüseyin Avni Paşa ve tekrar Esad Paşa ve birkaç gün sonra Mahmud Nedim Paşa makâm-ı sadârete gelmişdir ki üç senede sekiz dokuz zât birer ikişer defa makâm-ı sadâreti ziyaret eylemişlerdi.

Mahmud Nedim Paşa menfaatperest, hamiyet-i milliyeden mahrum, ikbal ve saadetini hüsn-i teveccüh padişahtan bekler, gayet mürtekib bir mahlûk idi. Sadaretinde ıslahat olmak üzere umûmî bir tenkîhât icrâ etdi, haklı haksız idareden birçok memurlar tard edildi. Bu tenkîhâtdan edilen tasarruf saraylıların elmaslarınaverildi, birçoklarının maaşlarına zam olundu, netice-i tenfîhât olarak yalnız ortada bir haksızlık kaldı.

Mahmud Nedim Paşa’nın fenalıklarından biri de Rumeli şimendüfer imtiyazatını devlete gayet ağır ve muzır birtakım şerâitle Nemçeliye (Baron Hirş) virmişdir. Bu imtiyaz sebebiyle saray haşerâtı ve bilzâtı sadrazam kumpanyadan birçok rüşvetler aldılar. Mahmud Nedim Paşa’nın sadaretde devamına bitakım ahvâl-i mücbire ahâlînin hoşnutsuzluğu nihayet virmişdir. Mahmud Nedim Paşa azl edildikden sonra yerine meşhû Midhat Paşa sadrazam oldı.

Midhat Paşa’nın şöhretine sebeb Tuna valiliğinde icra etdiği ıslahatdır.

Midhat Paşa sadrazam oldı ise de müddet-i sadareti seksen bir gün devam edebildi çünkü saray-ı vükela Midhat Paşa’nın iktidârından korkarlar idi, bunun içün meşârun-ileyh sadaretden azl edildikden sonra İstanbul’da bile durdurulmayub taşraya gönderilmişdi.

Midhat Paşa’nın bu menfîliği çok sürmedi. Tekrar İstanbul’a geldi.

Midhat Paşa’dan sonra sadrazam olan gerek Rüşdü Paşa ve gerek Esad Paşa devlete ve millete güzel güzel hizmet idecek iktidâra mâlik zâtlar idiyseler de ne çare ki tam bir iş yapmağa teşebbüs idecekleri zaman saraydan gelen bir irade ya azl veya nefylerini îcab ediyordu.

Bu zaman vükelasından Hüseyin Avni Paşa da seraskerlikleri esnâda ordu-yı hümâyuna büyük büyük hizmetler etmişdir. Ali Paşa’nın vefatından sonra makam-ı sadarete gelen Mahmud Nedim Paşa’nın dena’et-kârâne mu’âmelâtına Hüseyin Avni Paşa mukâvemet ettiği cihetle saraydaki bendegândan sadrâzamın tarafdârlarının gayretleriyle meşârün-ileyh Isparta’ya nefy edildi.

Fakat Esad Paşa’nın sadaretinde tekrar İstanbul’a getirilerek serasker ve biraz sonra sadârete ta’yin edildi. Biraz müddet sonra ol zaman umûr-ı devletde en ziyade icra-i nüfûz iden Rus sefiri (İgnatiyef)nin gayretiyle seraskerlikten de azl edilerek Bursa valiliğiyle nefy edildi. Tekrar getirilüb yine serasker ta’yin edildi.

Hüseyin Avni Paşa orduları bir hâl-i intizama koymuş ve cihet-i askeriyenin ıslahında pek güzel hizmetler etmişdir.

Sultan Aziz devrinin nihayetlerinde kuvve’-i bahriyyecede gayret edilmiş ve devlet-i Osmaniyye u’mûm-ı Avrupa devletleri arasında üçüncü derecede bulunmuş idi. Hâlbuki donanmayı idare idecek zabit yetiştirmek cihetine hiç ehemmiyet verilmemişdir.

Sultan Aziz devrinde istikrâz yekûni her sene büyüdükçe büyümekde idi. Sultan Abdülmecid’in vefatında devlet-i aliyenin borcu üç yüz yetmiş beş frank olub Sultan Aziz tahta çıktıkdan sonra edilen istikrâz ber vech-i âtîdir.

SENESİ 2.00.000.000
1279 (1862) 150.000.000
1280 (1863) 50.000.000
1282 (1865) 900.000.000
1283 (1866) 150.000.000
1285 (1868) 150.000.000
1286 (1869) 555.600.000
1287 (1870) 793.000.000
1288 (1871) 142.500.000
1289 (1872) 278.200.000
1290 (1873) 294.800.000
  4.064.100.000

İstikrâz ziyadeleşdikce Avrupa müstakrazlarının emniyeti azalub te’minatsız para vermeğe başladılar. Gitgide verilerek te’minat da kalmadı. Bu halde istikrâz kapuları da kapandı. Bunun içün bir çare düşünmek lazım geldi. Yeniden istikrâza yol bulmak üzere alınacak paralar ile memalik-i mahrûsede şimendüferler yapılacağını ilan ortalık inandırıldı. Bu para ile birkaç yüz bin martin tüfengiyle Haydar Paşa’dan İzmid’e kadar ancak doksan kilometrelik bir şimendüfer hattı yapılabildi. Üst tarafı ne oldu? Üst tarafı da sarayın sefahati uğrundaheba oldu.

1291 senesinde devletin borcu iki yüz elli milyon lira raddesinde idi. Varidat-ı devletin üçte ikisi borçların faizine veriliyordu.

1292 tarihinde buhrân-ı mâliye pek ziyade şiddetlendi. Devletin i’tibâr-ı mâliyesi tezelzüle uğradı.

Ali Paşa’nın vefatından birkaç sene evvel İstanbul’un Rusya sefaretine General (İgnatiyef) ta’yin olunmuş idi. İgnatiyef Devlet-i Osmaniye aleyhindeki efkârını Ali Paşa zamanında icrâ edemedi. Lakin ahval-i dâhiliyye ile saray muâ’melâtını ta’kîb ve tedkîk eder dururdu.

Ali Paşa’nın vefatı, Mahmud Nedim Paşa’nın sadaret-i İgnatiyef’e fa’aliyet zamanının geldiğini ekletdi.

Mahmud Nedim Paşa deniyyüt-tab’ bir zât olub para içün her türlü zilleti irtikâb iderdi.

Mahmud Nedim Paşa’nın ahvâl-i mürtekibânesine vâkıf olan (İgnatiyef) hiçbir fedakarlıkdan çekinmeyerek Bâb-ı Âli’yi adeta taht-ı tahakkümüne almışdı. Me’murların azl ve nasbı bile İgnatiyef’in tensibi, daha doğrusu Mahmud Nedim Paşa’ya vâkı’ olan emriyle icrâ edilirdi. İgnatiyef artık devletin can damarına girmişdi. Mahmud Nedim Paşa’nın su-i harekâtında ahali arasında şikâyet yükseldikçe azl edilir, üztelik azacık sükûnete avdet itdikce yine makâm-ı sadârete getirilirdi. İgnatiyef ise metbu’ndan aldığı müsâ’de üzerine mezûlen para sarf ediyor ve memâlik-i Osmaniye’yi kabza-i teshirine almak içün hafiyeler kullanmak ve lazım gelenlere ma’aşlar, hediyeler virmekden geri durmayurdı. Bu mürtekibler listesinde sarayın ileri gelen kadınlarından bile vardı. Bir aralık Sultan Aziz tebdil-i veraset meraka düştü, buna vükeladan Mahmud Nedim Paşa’dan başkası rû-i muvafakat göstermedi. Çünki menâfi zâtiyesini te’mîn ancak böyle görünmekle hâsıl olacakdı.

Bu keyfiyet padişah ile sadrazam arasında müzakere edildi. İşin ecnebi sefirler ile görülmesine karar verildi. Ve keyfiyet Mahmud Nedim Paşa tarafından İğnatiyef’e açıldı. İgnatiyef fikrinin icrâsına bir zemîn-i müsâid daha açıldığını görerek pek memnun oldu. Ancak birçok mâni’ler Sultan Aziz’in tebdil-i verâset keyfiyetinin ilanına mâni’ oldu.

Devlet-i Osmaniye’de vuku’ya getirilen yolsuzluklar münasebetiyle “Jön Türklük” meydana çıkdı. Jön Türkler Paris’de toplanub birçok zaman neşriyatda bulundılar. Ali Paşa’nın vefatı sıralarında afv-ı şâhâneye mazhar olub vatanlarına avdet ettilerse de hükümet bunlara yine yan gözle bakıyordu. Mâ hazâ genç Türklerin ser-firazı meşhûr (Namık Kemal) beg merhumdur ki, namuslu, metîn, milletini sever ve terakkîsini cidden arzu eder, riyâ ve müdâhaneden müctenib, âlî-himmet bir âşık-ı hürriyet idi. Gösterdiği nevâdir hılkat ve şuarâ-i zamâneden olub yalnız fikir siyâsisi sarf nazarî etdi.

Namık Kemal Beg Şinasi ile beraber ıskolastik edebiyat kadîmesini yıkarak tarz-ı tahrîri tecdîd, te’mîm ve ihyâ eylemişdir.

Bundan başka Ali Suavi, Ahmed Mithad Efendi, Ebuzziya Tevfik Beg de o zamanın Jön Türkler’inden idi.

Sultan Aziz zamanında israfât pek ziyade yol almışdı. Yalnız sarayda yemek yiyenler on beş bin kişi raddesinde idi. Bunların ne devlete, ne de millete hiçbir faideleri yokdu.

Mahmud Nedim Paşa makâm-ı sadâretde bulunduğu müddetde Türkiye öyle bir hale girdi ki ne içeride rahat ve emniyet, ne de dışaruda i’tibâr ve haysiyet kaldı!…

Vükela içinde iş görebilecek ve devlet ve milleti uğradığı vartadan kurtaracak bir zât var idi ki o da Mithad Paşa idi.

Mithad Paşa gayet akıllı, zeki, fevkalade bir iktidâra mâlik, gayûr, idâre-i umûr-ı devletde pek mâhir idi.

Sultan Aziz’in devr-i ahyeri ahvâl-ı siyehsine mu’ârız vükelâdan bir de Mithad Paşa idi.

Mithat Paşa o zaman cari olan ahvalin fenalığını, zatından hizmet beklenen adamların makam-ı iktidara geçirilmesi ve fenaların azlleri gibi icraat temizleyemeyeceği, millet ve devletin selametini te’min arzu edildiği halde idarede mer’î olan usul-i ceddi bir inkılaba mazhar kılmak ilazım olduğunu bilir idi.

Mithat Paşa’nın gayret ve ciddiyetinden korkan o zamanki bazı vükelânın ilkâ’âtiyle müşârün-ileyhe birkaç defa İstanbul’dan teb’îd edilmiş ve tekrar getirilmişdir.

O zaman hariçde neşir olunan “Hürriyet” gibi gazetelerin İstanbul’a girmesi fevkalâde bir tazyîk ile taht-ı memnû’iyyete alınmış idiyse de matbûât-ı dâhiliyye bir dereceye kadar serbest idare-i efkar edemeyecek halde de değildir.

Merhum Mithat Paşa bir tarafdan ulemâ ile musâhebede bulunarak hal ve Kânûn-i Esâsî meseleleri hakkında tarafdarlıklarını tahsîl etmeğe çalışıyor, diğer tarafdan da matbûat vasıtasıyla bir inkılâbın lüzumuna efkâr-ı umûmiyyeti tedricî bir sûretde alışdırıyordu.

Dâhilen ıslahât tedâbîriyle uğraşılırken Rusya’nın Rumeli’nde hazırladığı komiteler de tamâm isyana hazırlanmışlar ve İstanbul’daki Rusya sefiri İgnatiyef’in bir işaretine bakıyorlardı. İgnatiyef ise çevirdiği entrikalar sayesinde Hükümet-i Osmaniyye’yi hususiyle merkez hilafeti avucu içine almış idi. İgnatiyef kamu katında işareti verdi ve evvelce müretteb plan mucibince Hersek kıtasında isyan ocağı tütmeye başlamışdı ki 1292 senesi baharında idi.

Hersek isyanına Karadağlılar da iltihâk ettiği gibi Rusya’dan mahsusen gönderilüb oralarda gizlenmiş olan isyancılar da karışarak fenalık büyüdükçe büyümüş idi. İsyan üzerine elde bulunan kuvve-i askeriye ile âsîler üzerine yürüdü ise de 1292 senesi Temmuzun yirmi dördünde mağlûb oldu. Bu mağlubiyet asilerin cesaretlerini büsbütün arttırdı.

İhtilal ve isyan Bosna ve Hersek’in her tarafına yapıldı. İgnaniyef zuhûr-ı isyandan beri hiç boş durmuyor ve bir yandan ateş-i isyanı körüklüyor idi.

Nihâyet yine İgnaniyef Bâb-ı Âlî’ye verdiği nota ile Bosna ve Hersek’e düvel-i muzzama konsoloslarından mürekkeb bir komisyon gönderildi. Bu komisyon hiçbir şey görmediği gibi şimdiye kadar devam etmekde olan ve “Şark” meselesi namıyla hükümet arasında nihâyet bulmaz bir meselenin zuhûruna sebebiyet verdi.

İş gitdikçe fena bir renk alıyordu. Devlet-i Osmaniyye’nin hakikat-i hayır- hâhî bulunan İngiltere ve Fransa hükümetleri bir an evvel ne suretle olursa olsun Bosna ve Hersek’teki isyanı bastırmak içün Bâb-ı Âlî’ye nasihat vermekden geri durmayorlardı. Bâb-ı Âlî bu hayırlı nasihatleri dinlemez ve İgnatiyef’in taht-ı nüfûzunda hareket ederdi ki bu hâl diğer sefirlerin fevkalâde iğbirârını mûceb oldı.

Bu isyandan en ziyade rahatsız olan hemhudûd bulunmak münâsebetiyle Avusturya hükümeti idi. Avusturya Bosna’daki isyanın önüni almak ve Şark’da Rusların fesadlarına meydan vermeyüb işi seri’an bitirmek içün Avrupa hükümat-ı muazzamasının rızalarıyla fî 30 Kanunievvel sene-i 1292 tarihinde isyanın bastırılması ile ıslahat hakkında Bâb-ı Âli’ye bir nota verdi. Bâb-ı Âlî bu notanın muhteviyâtını icrâ-yı hatıra bile getirmedi.

Rûmelinde isyanlar şiddetle devam ederken merkez hükümetde de birtakım fenalıklar günden güne ziyadeleşiyor idi.

“Bu zamanda padişah kendi keyif ve zevkinden başka bir şey düşünmüyordu. En küçük bir arzusunu vücuda getirmek içün pek büyük fenalıklar yapmakdan çekinmiyordu…! Padişahlığın  kendisine mahsûs, mes’ûliyeti, vazîfeleri varmış!…  Bu zâta göre değildi!… Memleket batıyormuş!… Kulak bile vermiyordu!… Memleketin ahval-i umumiyesi pek fena bir renk almış hiç de aldırmıyordu!…” [*]

Bununla beraber valilik ve mutasarrıflık gibi büyük me’mûriyetler Rusya sefaretinden istihsâl edilir ve bir me’murun makâmını muhafaza etmesi Rusya konsoloslarıyla hoş geçinmesine ve âbiste kalıyordu.

Bu esnada vilayât-ı Osmaniyye’de vuku’ bulan ihtilallerden mâ’adâ İstanbul’da efkâr-ı umûmiyye büsbütün hükümetin aleyhinde bulunuyordu. Böyle zamanlarda erâcîf, yalan yanlış sözlerin çoğalması da tab’idir.

İstanbul ahalisi zaten bir heyecan altında bulunmakda iken “padişah, İgnaniyef ile gizlice ittifak etmiş, Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’yi veliahd ilan edecekmiş, buna i’tiraz idenleri te’dîb içün Rusya’dan otuz bin asker

[*] Vak’a-i Abdülaziz    Ahmed Sâib Beg getirecekmiş, havâdisi ahâliyi bir havf ve telaş içinde bırakdı.

Hele nefret-i umumiyyeyi kazanmış olan Mahmud Nedim Paşa aleyhinde herkes ağzına gelen sözleri söylüyor, İgnatiyef’den aldığı rüşvetleri mübalağalı suretde işâ’a ediyorlardı.

Bu şâyi’ât arasında bir söz daha çıkdı. Güyâ Müslümanlar Gayr-ı Müslim ahaliyi kesecekler İstanbul sokaklarında kan sel gibi imiş bu havadis üzerine herkes bir silaha malik olmak hevesine düşerek silahçı dükkânlarında silah bırakmamışlardı.

1293 senesi Rebiyülevvelinde softalar vak’âsı zuhûr etdi. Şöyle ki: Fatih civarındaki medreselerde bulunan talebe-i ulûm medreseleri civârında toplanmağa başladılar. Cem’iyetleri gitdikce büyüdü. Âvâze-i – ayyûka çıkdı. Bu cem’iyet bâb-ı ser askerîye gitmek içün birbirini teşvik ediyorlardı. Nihayet yola düzüldüler yolda rast gelen bu cem’iyete iltihak etmekle iş büyüdükçe büyüdü. Bu suretle hareket iden galabalık bâb-ı ser askerîye vardı. Orada çok durulmayub Bâb-ı Âlî’ye doğru yürüdüler. Bâb-ı Âlî’ye varılınca müttefîken “sadrazamla şeyhülislamı istemeyiz” diye bağrışmaya başladılar.

Softaların bu ictimâ’î bir anda İstanbul’un her tarafına yayıldı. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa ile Şeyhülislam Efendi beht ve hayret içinde kaldılar. Mahmud Nedim Paşa İran sefarethanesine kaçdı. Talebe-i u’lûmun hareketi sarayı da alt üst etdi. Sultan, hadiseden pek ziyade telaşa düşdü. Bazı me’murlar cem’iyete gönderilerek ne istedikleri soruldu. Cevaben sadrazam ile şeyhülislamı ehliyetsiz ve kifayetsizliklerinden dolayı ahalinin istemedikleri beyan olundu. Ve arada sadaret içün Mithat Paşa yahut Rüşdü Paşa’nın meşihat içün de Hayrullah Efendi’nin isimleri işidiliyordu.

Bu defa da İgnatiyef yine faaliyetden geri durmadı. Adamlarını saraya göndererek behemehâl mukavemet lüzumunu tavsiye etdi. Cem’iyet ise mütâlebenin icrâsını Bâb-ı Âlî ve Sirkesi civarında bekliyordu. Akşam olduğu halde bir şey zuhur itmedi sabaha kadar beklediler. Bu hadiseden ise düvel-i ecnebiyye pek büyük telaşa düştüler. Çünkü Rusya sefiri İgnatiyef’in el altından softalar Hristiyanları kesecekmiş gibi çıkardığı bir şâyi’anın doğru olduğuna sefirler kâni’ olmuşlardı. Nihayet Avusturya sefarethanesinde bir ay müzâkere toplandılar. Ve şayet softalar Beyoğlu cihetine geçerlerse teb’alarını muhâfaza içün iki yüz kadar Karadağlı toplayabileceğini Rusya konsolosu ifade etti.

Sabahleyin sadaret-i Rüşdü Paşa’ya, meşîhat-i Hayrullah Efendi’ye tevcîh olundu. Ve cem’iyet de memnûnen yerli yerinde dağıldı. Şurada şâyân-ı zikir bir şey var ki o da bu kadar büyük bir cem’iyet hareket etdiği halde hiçbir kimse hakkında tecâvüz vuku’ bulmamasıydı. İstanbul bu halde devam ederken Rûmeli’nde de isyan küll-i bûm kuvvetini artırıyordu. Rusya ise dâhilen General İgnatiyef vasıtasıyla fitneyi çoğaltmağa gayret ettiği gibi hâricde de isyanın teşdîdine gayret ediyordu. Elhasıl Devlet-i Osmaniyye saraydan yani padişahdan hiçbir faide bekleyemediği gibi bir tarafdan İgnatiyef’in tezvîratı, bir tarafdan ahâlinin halecân ve heyecânı, diğer tarafdan Rumeli isyanı ortalığı karmakarışık etmiş ve bu hal ile hükümetin âdem-i devâmı efkâr-ı umûmiyyede yerleşmiş idi. Git gide bir sür’at-i fevkalade ile ilerleyen bu fikr-i Sultan Aziz’in hal’ini netice verdi.

Sûret-i hal “Vak’a-i Sultan Aziz” nâm-ı eserde şöyle hikâye ediliyor:

1293 senesi cemâziye’l- evvelinin yedinci pazartesi gecesi karanlık bir gece idi; biraz yağmur yağıyordu; boğazdan şiddetle esmekde olan rüzgâr denizi cûş u hurûşa getirmekde, envâcın sahile hücumundan mütevellid asvât şehrin hây ve hûyını beli’ eylemekde idi.

Gerek o gün, gerekse akşamı Dolmabağçe Sarayı’nda o gece büyük bir vakıa tarihe tahaddüs edeceğine dair bir emare yok idi. Beşiktaş civarı amîk bir sükûta mütağrak, saray bir mu’tâd

meşgûl-ı hevesât, civar karakolları lâkayd idi; zâhirde hiçbir yerde hilâf-ı mu’tâd bir hal görünmüyordu. Fakat ortalığı dikkatlice muayene edenler akşamdan biraz evvel Suriye’den Karadağ’a sevk olunan askeri hâsıl olan üç kıta’ geminin durmakda olduğunu görüyorlardı. Bu sefîneler akşamdan biraz sonra gideceklermiş gibi aheste aheste Boğaziçi’ne doğru ilerlemeğe başladılar; sarayın hizasına gelince durdular. Ruşen ahvalden bir şeye muntazır oldukları anlaşılıyordu.

Saraya hakim tepelerdeki kuşlarda dahi câlib-i dikkat bir hareket görülüyordu; Mekteb-i Harbiye-i Şahanede talebe bir mu’tâd-ı akşam ta’limini ettikden sonra yoklamaya çıkdılar, üç kere “padişahım çok yaşa” bağrışdılar, bu’uda dağıldılar; gece alaturka saat beşde yat borusu vurdu, herkes yatağına çekildi, koğuş nöbetçileri kemâ-fi’s-sâbık  görünmekde idiler.

Saat beş raddelerinde Beyoğlu cihetinden gelen bir araba mektebin kapısında durdu, içinden uzun boylu birisi çıkarak içeriye girdi, vaz’iyyet-i askeriyeleriyle selama duran kapı nöbetçilerine resm-i selâmı ifâ ile nazır odasına doğruldu kendisini istikbâle çıkan iki zâbiti yanına alub odaya girdi, kaputunu çıkarınca kim olduğu anlaşıldı. Böyle geç vakti, hilâf mu’tâd gelen zât Mekteb-i Harbiye Nâzırı Süleymen Paşa’ydı.

Paşa makamına oturunca yanındaki zabitlere bir şey söyledi. Bunlar derhal çıkdılar. Meşârun İleyh hazretleri dahi derin bir tefekküre daldı. Aradan on dakika geçmedi. Evvelce paşa ile bulunanlardan biri odaya girerek “hazırdır efendim” dedi;

Bu zat Mekteb-i Harbiye ümerâsından Miralay Ahmed Beğ idi. Paşanın işareti üzerine kapının iki kanadı açıldı; tahminen içeriye giren onbaşı Kadir Zabit paşanın verdiği emre tabi’en alâ merâtibhem oturdular; en sonra giren Ahmed Beğ kapuyı kapadı.

Süleymen Paşa bunları birer birer nazar im’ânıyla gözden geçirdi. Hepsi ta’lime hazırlanmış gibi giyinmiş; umûmu silahlanmış idi.

Nazır Paşa zâbıtânın birkaçına bazı şeyler sordu. Diğerleriyle konuşdu; nihâyet o talâkat muhayyire-i beyânını a’mâk-ı vicdanından kopup gelen âvâze-i iştikâ-yi ruhuyla mezc iderek meta’nerâne bir lisan ile ekserisi şu tarzda olmak üzere müstemî’lerine hitaben şu yolda söze başladı:

“Arkadaşlar!… Devlet ve millet bu gece sizden büyük ve mukaddes bir hizmet istiyor; bâzû-i hem-tekinizden beklediği bu vazifeden istinkâf edecek olursanız devletimiz munkarız, milletimiz muzmahil olacak, görüyorsunuz ki harici düşmanlarımız her tarafdan baş gösterdi;

İnâyet-i Rabbânî ile sâye-i hamiyyetde onlara mukavemet mümkün, fakat husemâ-i dâhiliyyeyi ne yapacağız!… Padişahımız zimâm-ı umûrî en büyük düşmanımız olan Rusların eline teslim etdi. İgnatiyef İstanbul’da fa’âlün limâyürîd  kesildi. Evvel Bab-ı Ali’miz var idi, bugün Bab-ı Ali Rusya sefârethânesi oldu. İş bu kadarla da kalmadı, bize dahi karışmağa başladı. Her an büyük ümerâmız, kâr-güzâr ricalimiz mukır-ı saltanatdan teb’îd olunuyor. Bu halin devamı ma’azallah te’âlâ merkez-i hilafet-i İslamiyye’nin Rus eline düşmesini intâc edecektir, zaten düşmanlarımızın maksadı da budur. Biz tekmil bu fenalıklara sebeb olan padişaha işden el çekdirmeliyiz, başka bir çare-i necât mutasavvir değildir. Pâ -mâl hakâret edilen vatan, vâd-i esârete sevk olunmakda olan millet, sizin himmet ve hamiyyenize hasr ümid etmiş sizden istimdâd ediyor.”

Dediği zaman zâbıtânın ağlamak derecesine gelmiş bulunan Paşa’nın kemâl söz-ü güdâz, ye’s ve tazallüm ile ibrâd etdiği hakâyıka dikkate mecalleri kalmamış olduğundan hepsi fart-ı heyecanlarından nazar bir zemin olarak gözyaşlarını zabt etmek içün cebr-i nefs ediyorlardı. Paşa devam ile:

“işte bu gibi esbâb-ı mücbirenin ilcâ’sıyla vükelâ, ulemâ, ricâl-i devlet Sultan Aziz’in hal’ine kara verdi. Ben şimdi onların meclisinden geliyorum.

Hizmetin en büyüğünü bize havale etdiler, bahriyeliler denizden, Taş Kışla ve civarındaki asker-i redif paşanın kumandasında olarak karadan, biz de buradan doğru saraya giderek îcâb eden hareketde bulunacağız.” Diye nutkuna nihayet verince zâbitân, hep bir ağızdan: “hazırız, gideriz, hatta icâbet ederse bu uğurda canımızı bile feda ederiz…” diye bağrışdılar, hepsi ayağa kalkdılar, Paşa eliyle işaret etdi Ahmed Beğ’i yanına çağırdı ikisi de sâ’atlerini çıkardılar. Paşa zâbitlere hitâben: “Haydi arkadaşlar boruyu bekleyiniz” dedi.

Risalemiz daha ziyade tafsilata mütehammil olmadığından buradan aşağısını hülâsâ edeceğiz.

Biraz sonra boru sesi işidildi talebe efendiler kaldırıldı. Ahmed Beğ’in kumandası altında ve tabur kol nizamında mektebin arkasından, Gümüşsuyu Kışlası önünden sessiz sedasız ilerülediler. Dolmabağçe Saray meydanına çıkılmadan tabur durdu. Bunlara karşı iki üç zât geldi. Bunlar Redif Paşa ile birkaç zâbit idi.

Biraz sonra Tophane cihetinden bir araba geldi bunlar arabaya koşdular bu gelen Hüseyin Avni Paşa idi.

Süleymen Paşa, Redif Paşa bir müddet Serasker Hüseyin Avni Paşa ile konuşduktan sonra Mekteb-i Hayriyye talebesi meydana gelüb saf-ı harbe dizildiler. Yarım saat zarfında sarayın her tarafı asâkir-i meslaha ile kuşadıldı. Süleyman Paşa vasıtasıyla Sultan Murad hâmisin ikamet etdiği saraydan alub Hüseyin Avni Paşa’nın arabasıyla bâb-ı seraskerîye götürüldü. Tophane önünden geçerken Hüseyin Avni Paşa nöbetçiye: “ cülûs topu yüz bir para” emrini verdi.

Toplar atılmağa başladı. İstanbul ahalisi sokaklara fırlayub herkes nasıl olduğunu birbirine soruyordu.

Rusya sefiri İgnatiyef cülus toplarını duyar duymaz sersemledi. Sultan Murad’ın padişah i’lân olunması İgnatiyef’i dehşetler içinde bırakdı. Şaşkınlığından ne diyeceğini bilemiyordu, çünkü Rusya’nın Devlet-i Osmaniyye aleyhine tertib ettiği plan esasından yıkılmışdı.

Sultan Aziz cülus toplarının sesiyle uyandı Vâlide Sultan tarafından kendisinin hal’ olunduğu ve Sultan Murad’ın seraskerle İstanbul’a geçdiği haber verildi. Bu haber pek fena te’sîr etdi, bir cinnet-i muvakkateye kapıldı. Ne yapacağını şaşırmış idi.

Nihayet kendisi içün İstanbul’daki sarayda ayrıca bir dâ’ire tahsis edildiği cihetle oraya nakil etmesi lazım geldiğini hâvî Sultan Murad Hazretleri’nin iradesi tebliğ edildi. Sultan Aziz saraydan çıkmayacağını beyan etmiş ise de sonradan Redif Paşa vasıtasıyla tebliğ edilen ikinci irade üzerine hazırlandı, refakatinde Yusuf İzzeddin Efendi ve ikinci oğlu Mahmud Celaleddin Efendiler hazarâtı olduğu halde on çifte bir kayığa râkiben Topkapı Sarayı’na nakil edildi ve hazırlanan dâ’ireye yerleşdirildi.  Bu dâ’ire cennet-mekân Selîm-i Sâlis Hazretlerinin dâ’iresi idi. Selîm-i Sâlis Hazretlerinin o da’irede vakdiyle vuku’ bulan Şehâdet-i Sultan Aziz Hazretleri’nin vârid hâtırı olmasıyla büyük bir heyecana dûçâr oldu. Bunun üzerine Sultan Murad Hazretleri’ne âtîdeki mektubu yazdı:

“Suret-i Mektub”

“ Evvela Cenab-ı Allah’a ba’dehu atebe-i şevketlerine sığınırım. Cülus-ı hümâyunlarını tebrik ile beraber hizmet-i milletde sarf-ı mesa’î etmiş isem de hoşnûdu hâsıl idemediği ve zât-ı mülûkânelerinin hoşnûdu müstelzim olacak işlere muvaffakiyetlerini temennî ederim devletin i’lâ-yı şânına ve muhafazasına vesile-i müstakile olabilecek âlât ve esbâtı zât-ı mülk-dârîlerine amade etmiş olduğumu ferâmûş buyurmazlar ümîdindeyim. Kendi elimle silahlandırdığım askerin beni bu hale koyduğunu tahattür buyurmalarını arz ve tavsiyeye ibtidâr ederek mürüvvet ve insaniyyet sayıklamışlara yardım etmek meziyetini gösterdiğinden bulunduğum tengsenâ-iıztırâbdan halâs ile bir mekân-ı mahsûs içün inâyet şehriyârîlerini recâ eder ve Saltanat- Osmaniyye’yi Abdülmecid Han hâtzâtına tebrik eylerim.

Bu mektub üzerine Çırağan Saray’ının orta yerindeki da’ire katına tahsis edilerek Sultan Aziz Hazretleri oraya nakil edildi. Sultan Aziz Hazretleri hal’inden sonra hiçbir gece rahat uyuyamaz ve gece yarısı yatağından fırlar pencereye yaklaşır ve Boğaiçi’ne doğru bakar, aşağıdaki nöbetçileri gözden geçirir, odada gezinir, kendi kendine bir şeyler söylenir idi.

Birkaç gün böylece geçti. Hal’den beş gün sonra bir sabah mâbeyncisi Faik Beğ’den küçük bir ayna ile bir makas getirmesini emretti, Faik Beğ getirdi; cennet-mekân sakalını düzelteceği bahanesiyle husûsî dâ’iresine çıkıldı. Müddet-i medîde orada kaldı. Cariyelerden biri bir iş içün odaya girmek istediyse de kapu açılmadı; cariye kapuyı vurdu ses çıkmadı Valide Sultan’a haber verdi geldiler. Kapunın açılmaması üzerine kadınlar arasında zuhûr iden gürültüye koşan haremağaları birlikde olarak Valide Sultan’ın emriyle kapuyı zorla açdılar. Kapu açılınca fecî’a intiharın vuku’ bulduğu görüldü. Sultan Aziz Hazretleri al kanlar içinde halı üzerine boylu boyuna uzanmış yatmış idi. Edilen muayenede cennet-mekânın iki kolundaki kan damarları makas ile kesilmiş olduğu ve kanın cereyânından vefâtın vuku’ bulduğu anlaşıldı.

Sultan Aziz’in suret-i vefatını tahkîk zamanında on dokuz doktordan teşkîl eden komisyonun verdiği raporun tercümesi ber vech-i âtîdir:

“Sûret-i Rapor”

Ber muktezâ-ı irâde-i seniyye-i cenab şehen-şâhı vükelâ-i fahâm hazerâtı tarafından virilen emir üzerine fî 11 cümâd-el-ülâ sene 1293 ve 23 Mayıs sene 1292 Pazar ertesi günü öğleden bir saat evvel Hüdâvendigâr sâbık Abdülaziz sebeb-i mevtini tahkîk etmek içün Çırağan Saray hümâyûnu ittisâlinde bulunan karakolhaneye giderek orada bizi alt katta bulunan bir odaya getirdiklerinde yerde serilmiş bir şilte üzerinde üzeri cedîd bir bez ile örtülmüş bir cesed gördük. Örtüyü kaldırdığımızda Hüdâvendigâr Sâbık Abdülaziz Han’ın cesedi olduğunu tanıdık lede’l-mu’âyene bilcümle a’zâsı soğuk, kansız ve soluk ve bazı mahalleri dem-i mütehassir ile mestûr olub cesed ise henüz donmamışdı.

Göz kapakları açıkça karniyye-i lâmi’ası hafifçe kesîf ve ağzı dahî biraz açık idi. Kolları ile ayaklarını setr eden bezler kan ile mülemmâ olub kolundaki bezi kaldırdığımızda sol kolunun bükümünün biraz aşağısında beş aşîr zirâ’ tûlunda üç aşîr zirâ’ umkunda bir cerîha müşâhede eyledik işbu cerîhanın kenarları pürüzlü ve gayr-ı muntazam olub istikâmeti ise yukarıdan aşağıya ve dâhilden hârice doğru idi.

Mezkûr nâhiyenin orası kesilmiş ve şiryân zendi takriben hurûc eylediği noktada çapının üç rub’i açılmış idi. Sağ kolunun büküm mahallinde iki bıçak aşîr zirâ’ umkunda ve iki aşîr zirâ’ tûlunda kezâlik pürüzlü ve biraz münharif bir cerîha müşâhede eyledik. İşbu bir mahaldeki cerîhâ küçük çaplı evride üzerinde olub şerâyîn sağlam idiler. Ön aşîr tûlunda ve ziyade keskîn ve bir kolunun ucuna yakın yan tarafında ufak bir mıkraz irâ’e olundu. Mezkûr mıkraz kanlı olub Hüdavendigar-ı sâbıkın bâlâda zikr olunan cerîhaları bununla icrâ etmiş olduğunu bize beyân etdiler. Ba’dehu bizleri hüdâvendigârın ikâmetgâhı olan deniz tarafındaki büyük odaya getirdiler. Bu odada pencerenin kurbunda köşe minderi üzeri kan ile göl kesilmiş ve hasırın üzerinde dahi pıhtılanmış vâfir mikdar kan bulunduğu gibi hasırın ötesinde berüsünde dahî kan lekeleri müşâhede olunmuşdur.

İşte sâlifü’z-zikr ahvâlden cümlemiz müttehiden âtiyü’z-zikr kararı verdik:

Evvelen Hüdavendigar sabık Abdülaziz Han’ın vefatına kol kemiklerindeki ev’iyenin kat’ıyla hâsıl olan seyelân-ı dem sebeb olmuşdur.

Sâniyen bize irâ’e olunan âlet-i cürûh mezkûreyi husûle getirebilir.

Sâlise’en cürûhun hey’et ve istikâmetinden ve bunları husûle getirmiş olan âlât-ı cârihâdan bir intihâr yani telef-i nefs vukû’a geldiği istidlâl olunur. Binâ’enaleyh Çırağan Saray humâyûnu karakolhanesinde yapmış olduğumuz işbu mazbata-i acizânemiz imza’ ve takdîm kılındı.”

Hakan-ı cennet-mekân dîvân yolunda pederleri Sultan Mahmûd-ı Sânî Hazretlerinin türbe-i şerifelerine defn edilmiştir.

Rahmetullâhi Aleyh


Not: Bu çeviri, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Osmanlı Dönemi Nadir Eserlerin Kataloglanması, Dijital Ortama Aktarılması ve Elektronik Ortamda Kullanıma Sunulması projesi kapsamında yayınlanan katologlardan yapılmıştır. Katalogun orijinalinde herhangi bir yazar ismi yahut kaynak geçmemektedir.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?