Soğuk Savaş Döneminde Satrancın Siyaseti: 1972 Dünya Satranç Şampiyonası

Yazar: Ahmet Ziya Akın

Şubat 20th, 2021

Satranç, kökenleri oldukça eskiye dayanan ve M.S 6.yy’da Hindistan’da ortaya çıktığı tahmin edilen, kısa sürede Asya, Ortadoğu ve Avrupa’ya yayılan, günümüzde ise dünya çapında resmi olmayan tahminlere göre 600 milyondan 1 milyara kadar değişen sayıda[1] oyuncuya sahip olan bir strateji oyunudur. Öyle ki kıtaları aşan yolculuğu boyunca satrancın kurallarının ve taşlarının sürekli evrilen bir serüvene sahip olduğu, “kralların oyunu” olarak adlandırılan bu oyunun Napolyon, Benjamin Franklin, II.Katherina, Jimmy Carter ve Fidel Castro gibi dünyaca ünlü liderler tarafından da tutkulu bir biçimde oynandığı bilinmektedir[2]. Bu yönden satranç yalnızca bir strateji oyunu olarak görülmemekle birlikte 64 kare içerisinde liderlerin stratejilerini yansıttığı bir savaş alanı olarak da göze çarpmaktadır. Bu nedenle satrancın hem liderler açısından hem de liderlerin yönetimini üstlendiği devletler açısından bir strateji oyunundan daha fazlasını ifade ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Soğuk Savaş dönemi boyunca dünya siyasetinin Doğu ve Batı olarak iki kutuplu bir yapıda şekillendiği dönemlerde ABD ve Sovyetler Birliği öncülüğündeki bu ideolojik kamplaşma yalnızca siyasi ve ekonomik alanlarda kendisini göstermiyor, bilim, teknoloji ve sanat alanlarında da gözle görülür bir rekabetin varlığı seziliyordu. Her şeyden önce satrancın ve bir rekabet alanı haline gelmesindeki en önemli dönüm noktası 1917’de Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen Ekim Devrimi sonrasında Bolşeviklerin yeni proleter toplumun inşasını bir çeşit entelektüel savaşçı değerler üzerinden gerçekleştirilmek istemesiyle açıklanabilmektedir. Sovyetler Birliği’nde yeni proleter toplumun temelleri yalnızca kapitalizme ve emperyalizme karşı örgütlü bir yapıda bulunan işçi sınıfının varlığı ile değil, aynı zamanda bu işçi sınıfının kültürel birikiminin de nesiller boyu aktarılarak devrimin sürekli kılınacağı ve yayılacağına olan inanç ile kurulmak isteniyordu. Bu nedenle satranç Sovyetler Birliği’nde önemli bir spor dalı olarak kabul edilmeye başlandı ve iyi satranç oyuncularının saygı ile karşılandığı bir ortamın temelleri atıldı. Yıllar geçtikçe Stalin’in bile kişisel olarak ilgilenmemesine karşın komünizmin zaferini taçlandıracağını düşündüğü bir alan olarak satrancın  Sovyetler Birliği coğrafyasında yaygınlaştırılmasını desteklediği bilinmektedir[3].

Satrancın yaygınlaştırılmasına yönelik bir Sovyet propaganda afişi.

Bu durumun Sovyetler Birliği açısından olumlu sonuçları inkar edilemeyecek kadar büyüktür. Öyle ki Sovyetler Birliği 1952’den 1990 yılında kadar Satranç Olimpiyatları’na katılmış olduğu on dokuz seferden on sekizinde altın madalya kazanmış, 1948’den 1972 yılına kadar Sovyetler Birliği beş farklı büyükusta ile dünya şampiyonluğunu elde tutmuştur.[4] Soğuk Savaş’ın en hararetli dönemlerinde 1950’lerin sonlarına doğru ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik çekişmenin uzay yarışının başlamasına ön ayak olması gibi bu çekişmenin entelektüel bir alana da sıçraması kaçınılmaz hale gelmişti. 1970’lere doğru kültürel alandaki bu rekabetin giderek ivme kazandığı ve her iki süper gücün kamuoyunun dikkatini bu alanlara yönlendirdiği de göze çarpmaktadır. Nitekim bir tarafta ABD’de 13 yaşında ülke genelinde gençler şampiyonluğuna adını yazdıran ve bir yıl sonra Dünya Satranç Federasyonu tarafından (FIDE)  “büyükusta”  unvanına kavuşan Bobby Fischer, diğer tarafta ise neredeyse 40 yıllık Sovyet hakimiyetinin yetiştirdiği en güçlü satranç oyuncularından Mikhail Tal, Mikhail Botvinnik, Vasily Smyslov ve Boris Spassky gibi şampiyonların devraldığı devasa bir tecrübe mirası yer almaktaydı.

1972 yılındaki Satranç Dünya Şampiyonası yaklaştıkça, uluslararası siyasi atmosferin iki süper güç arasındaki rekabeti yumuşatan bir yapıya bürünerek Soğuk Savaş’ta “yumuşama evresi” olarak adlandırılan evrenin başlangıcına işaret ettiği görülmektedir. Ancak yumuşama evresi ABD’li siyasetçiler için Sovyetler Birliği ile yaşanan sert ideolojik ayrımdan taviz verilmesinden fazlasını ifade ediyordu; öyle ki 1972’de bir ABD’linin Dünya Satranç Şampiyonu olması hem komünizmin sonuna işaret eden büyük bir adım olarak görülüyor hem de satranç oyununda 25 yıllık Sovyet hegemonyasının yıkılması olarak tahayyül ediliyordu[6]. Peki bir satranç tahtası bu çekişmenin hem bir alanı hem de bir yumuşatıcı unsuru olabildi?

ABD’li siyasetçiler kadar Rus siyasetçilerin de özelde bu karşılaşmaya, genelde ise satranç tahtasındaki hegemonya savaşına olan bakışı rakiplerinden farklı değildi. Her şeyden önce silahlanma yarışında ABD’den daha geri bir pozisyonda kalan Sovyetler Birliği için kültürel alandaki hegemonyanın sürdürülmesi bir onur meselesi haline gelmişti. Bu nedenle her iki ülkenin kamuoyunun dikkati belirgin biçimde 64 kare üzerinde yaşanan bu mücadeleye çevrilmişti. Nihayetinde, böyle bir atmosferde 1972 yılında dünyanın en genç büyükustalarından olan Bobby Fischer, Sovyet rakibi Boris Spassky ile İzlanda’nın başkenti Reykjavík’te “asrın maçı” olarak adlandırılan Dünya Satranç Şampiyonluğu için bir unvan maçına çıkmıştır. Ancak Fischer, unvan seri maçlarına çıkmadan önce oldukça şüpheliydi, çoğu zaman Rusların kendisini takip ettiğini, kendisine bir suikast planladıklarını düşünmeye elverişli şüpheci bir ortamın içerisine sürüklendi. Maça çıkmayı reddettiğinde onu arayan kişi ise ABD’nin o dönem Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini sürdüren Henry Kissinger’dan başkası değildi. Kissinger’ın Fischer’a açtığı telefonda söylediği ilk cümle “dünyanın en kötü oyuncusu en iyi oyuncusu ile görüşmek istiyor” olmuştu[7]. Fischer’ın unvan maçına çıkması için onu Kissinger’ın ikna etmeye çalışmış olması ABD’de Richard Nixon hükümetinin bu maçı ne düzeyde ciddiye aldığının açık bir göstergesi olmuştur. Bu maç aslında birçok seviyede bir rekabet ile oynanıyordu ve satranç bu seviyelerden yalnızca birisiydi.


Şampiyonluk serisinin oynandığı süre boyunca heyecanlı bir şekilde takip edilen maçlar ABD’li Bobby Fischer’in Spassky karşısında 8,5 puana karşılık 12,5 puan alması ile Fischer’in lehine sonuçlanmıştır. Bu galibiyet kültürel alandaki satranç oyununda 25 yıllık Sovyet hegemonyasının kırılarak adeta Sovyetler Birliği’nin domine ettiği bir alanın ABD tarafından ele geçirilmesi anlamına geliyordu[8]. Ancak gerçekten her iki oyuncu da bunun bilincinde olarak mı satranç tahtası üzerinde mücadele etmişti yoksa Soğuk Savaş’ın yumuşasa dahi rekabetten ödün vermeyen politik atmosferi bu maça ve satranç sporuna olan algıları inşa etmişti? Aslına bakıldığında, Fischer ve Spassky arasındaki maçın daha önceki ünvan müsabakalarından bir farkı yoktu, her iki oyuncunun kariyeri de kendinden önceki şampiyonlar kadar başarılar ile doluydu. Ancak iki süper güç arasında yürütülen ve çok çeşitli alanlarda kendisini gösteren bu rekaberin satranç dünyasını da şekillendirmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Özünde ne Bobby Fischer kendisini tam bir Amerikalı olarak tanımlıyordu ne de Boris Spassky bir Sovyet milliyetçisiydi. Onlar yalnızca satranç tahtasında strateji ve taktiklerini çarpıştıran iki büyükusta ve tutkulu birer satranç oyuncusundan daha fazlası değildiler. Diğer bir deyişle, Fischer ve Spassky dünya siyasetine yön verme mücadelesine girişen iki süper gücün parlatarak savaş alanına sürdüğü birer “piyon” olarak görülebilmekteydi. Her iki büyükustanın çocukluk dönemleri benzer travmalar altında şekillenmişti; Fischer’ın annesi Regina Fischer Polonyalı, Yahudi ve bir komünistti. Nazi iktidarı döneminde dışlanan tüm kimliklere sahipti, bu nedenle ABD’ye göç etti. 1943’te dünyaya gelen Fischer babasız olarak büyüyecekti. Benzer bir şekilde Boris Spassky ise 1937’de İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Leningrad’da dünyaya gelmiş ve henüz beş yaşındayken trende öğrendiği satranç ile yoksul ve bekar bir anne ile Sovyetler Birliği çocuk destekleme sisteminin gözetimi altında büyüyen bir yetimdi. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve akabinde süregelen olumsuz etkileri iki çocuğun da hayatlarını doğrudan şekillendirmişti. Bu nedenle her iki büyükustanın da satranç tutkusunun onları yetiştiren ve üne kavuşmalarını sağladıkları vatanlarından bağımsız biçimde gelişmiş olduğu, başarılarında yetiştikleri toprakların ve ona olan bağlılıklarının düşünülenden çok daha az olduğu yorumu yapılabilmektedir.


Fischer ve Spassky arasındaki satranç maçı iki süper gücün bir mücadele alanından daha fazlasıydı. ABD ve Sovyetler Birliği’nin birbirlerine olan güvensizlikleri ve şüpheleri, yarattıkları paranoyalar ile birlikte iki büyükusta arasındaki maçların kimi zaman sabote edildiğine, ABD tarafında KGB’nin, Sovyetler Birliği tarafında ise CIA’in parmağının olduğunu düşündükleri bir dizi etkinin varlığı günümüzde bile tartışılan bir mesele haline gelmiştir. Bununla birlikte Fischer’ın annesi Regina’nın ABD’ye geldiği ilk dönemlerden itibaren komünist faaliyetleri sürdürmeye devam etmesinden ötürü yıllar boyu FBI tarafından takip edilmesi Fischer’ın özel hayatında kapıldığı paranoyanın boyutunu artıran önemli bir faktördür. Bu nedenle Fischer özellikle ABD hükümetine karşı bir kızgınlık içerisindeydi ve bu durumdan hoşnut olmadığını kameralar karşısında her defasında yinelemekten de kaçınmıyordu.

Sovyetler Birliği cephesinde ise 1972’deki yenilginin ardından satrançtaki Sovyet etkisinin sürdürülmesinin hedeflendiği ve bu doğrultuda bir propaganda filmi olarak “Grossmeyster” isimli, içerisinde ünlü Sovyet büyükustaların oynadığı bir film vizyona girmiştir[9]. Bununla birlikte Sovyetler Birliği’nde artan paranoya kendisini daha etkili biçimde hissettirmeye devam etmiştir. Öyle ki Boris Spassky’nin Moskova Büyükelçiliği’nde görevli bir kadın ile olan ilişkisi Rus istihbaratı KGB tarafından mercek altına alınmış, bu durum Sovyetler Birliği Merkez Komitesi tarafından Spassky’nin bir casusluk faaliyetine alet olduğu ve Sovyet değerlerini zedelediği düşüncesi ile bağdaştırılmıştır[10].


Soğuk Savaş döneminde satrancın belki de Doğu ve Batı dünyasında ayrı ayrı yaygınlaşması ve tanıtılmasında büyük rollere sahip bu iki büyükusta artık kendi ülkelerinde birer “istenmeyen adama” dönüşmüştü. Fischer kendine sığınacak bir ülke ararken Spassky ise yaşananlar sonrasında Paris’e yerleşmeyi tercih etmişti. Daha sonra 1992’de Yugoslavya iç savaşının etkileri hala sürerken iki büyükusta Yugoslavya’da özel bir rövanş karşılaşması yapmak için anlaşmıştır. Bobby Fischer Bosna savaşı nedeniyle Birleşmiş Milletler’in Yugoslavya’ya koymuş olduğu ambargoyu delerek adeta ABD’ye kafa tutarak bu müsabakayı gerçekleştirmiştir[11]. Çeşitli siyasi baskılara rağmen gerçekleştirilen bu rövanş karşılaşması sonunda iki büyükusta da bir dönemin gergin atmosferinde gerçekleştirilen müsabakaların aksine masadan “yalnızca bir satranç oyuncusu” olarak kalkmayı başarmışlardır. Çünkü bu karşılaşma artık ne bir ABD-Sovyetler Birliği çekişmesini simgeleyen bir kültürel hegemonya mücadelesini işaret ediyordu ne de dünyanın gözü kulağı artık bu maça çevrilmişti. Kısacası Soğuk Savaş döneminde satranç iki süper gücün bir mücadele alanı olarak inşa edilmiş ve her iki süper güç de kamuoyunun algısını bu oyun üzerinden şekillendirmeyi başarmıştır. Nihayetinde, az önce yukarıda da bahsedildiği üzere bir dönemin kahraman olan iki büyükusta artık adına çarpıştıkları devletlerin “istenmeyen adamları” olarak doğdukları topraklardan uzaklarda hayata gözlerini yummuşlardır.

Dipnotlar

[1]FIDE (2019) “AGON releases new chess player statistics from YouGov” Erişim Adresi: https://web.archive.org/web/20190113092220/https://www.fide.com/component/content/article/1-fide-news/6376-agon-releases-new-chess-player-statistics-from-yougov.html

[2]Politicians and Chess (2020)http://billwall.phpwebhosting.com/articles/Politicians.htm#:~:text=Napoleon%20Bonaparte%20(1769-1821),a%20former%20West%20German%20chancellor.

[3] Garry Kasparov (2020) “Derin Düşünce” Pegasus Yayınevi,İstanbul s.30

[4] Ibid. s.30

[5] Prospect Magazine (2019) “Cold War Chess” Erişim Adresi: https://www.prospectmagazine.co.uk/magazine/coldwarchess

[6] Prospect Magazine (2019) “Cold War Chess” Erişim Adresi: https://www.prospectmagazine.co.uk/magazine/coldwarchess

[7] David Edmonds, John Eidinow (2004) “Bobby Fischer Goes to War : How the Soviets Lost the Most Extraordinary Chess Match of All Time” Ecco Publising s.22

[8] Daniel Johnson, White King and Red Queen: How the Cold War Was Fought On The Chessboard, Houghton Mifflin Company, Boston 2008 s.226

[9] Batuhan Alişoğlu (2020) “Soğuk Savaş Rekabetleri ve Satranç” ESOGÜ Tarih Dergisi Cilt 3 Sayı 2 s.77

[10] Ibid s.78


Kaynakça

Batuhan Alişoğlu (2020) “Soğuk Savaş Rekabetleri ve Satranç” ESOGÜ Tarih Dergisi Cilt 3 Sayı 2

Bill Wall (2019) “Politicians and Chess” Erişim Adresi: http://billwall.phpwebhosting.com/articles/Politicians.htm#:~:text=Napoleon%20Bonaparte%20(1769-1821),a%20former%20West%20German%20chancellor.

Daniel Johnson, White King and Red Queen: How the Cold War Was Fought On The Chessboard, Houghton Mifflin Company, Boston 2008

David Edmonds, John Eidinow (2004) “Bobby Fischer Goes to War : How the Soviets Lost the Most Extraordinary Chess Match of All Time” Ecco Publising

FIDE (2019) “AGON releases new chess player statistics from YouGov” Erişim Adresi: https://web.archive.org/web/20190113092220/https://www.fide.com/component/content/article/1-fide-news/6376-agon-releases-new-chess-player-statistics-from-yougov.html

Garry Kasparov (2020) “Derin Düşünce” Pegasus Yayınevi,İstanbul

Prospect Magazine (2019) “Cold War Chess” Erişim Adresi: https://www.prospectmagazine.co.uk/magazine/coldwarchess

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?