Avrupa’nın Büyük Komutanı: Napolyon Bonapart

Yazar: Behlül Ömer Bilen

Ocak 3rd, 2020

15. ve 19. yüzyıllar arasındaki dört yüzyıl Avrupa tarihi için tam anlamıyla bir dönüm noktası olmuştur. Bu süreç Rönesans ve coğrafi keşifler ile başlamış, devrimler çağına kadar gelmiştir. Devrimler Avrupası’na geldiğimizde ise denizlerde Büyük Britanya, karada ise Fransa ve Rusya’nın üstünlüğü vardır. Fransız monarşisi Kral XIV. Louis’in döneminde sağlam temeller üzerine oturmaya başlamıştı ve Kardinal Richelieu’nun kara ordularında başlatmış olduğu reformlar sonucu Fransa, konumunu güçlendirmişti. İspanya’nın 1701 ve 1714 yılları arasında geçirmiş olduğu Veraset Savaşları sonucunda, Avrupa’daki konumu büyük ölçüde kaybetmesi ve kendi monarşisini Bourbon tesiri altında bırakması, Fransa’nın karada güçlenmesini sağlamıştır. Fransa’nın büyük hasmı olan Britanya, denizlerde halen daha üstünken, karada muhatabı olarak Avusturya, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu vardı. Richelieu’nun kara orduları reformunu devam ettirmesi gerektiği ortaydı, ancak krallık hasımlarına karşı giriştiği savaşlar neticesinde büyük ekonomik sorunlar altına girmiş, 1789 yılında ülke içerisinde ihtilal patlak vermişti. İşte tam bu olaylar zincirinin ortasında karşımıza ihtilalin önemli komutanlarından olan ve ileride “Fransızların Büyük Komutanı” olarak anılacak Napolyon Bonaparte çıkmaktadır.

Yazarın çizimi.

“Korsikalı”dan İmparator’a: Napolyon’un İtalya ve Mısır Seferleri

Avrupalı tarihçilerin birçoğu Napolyon konusunda fikir ayrılığına düşmektedir. Napolyon adına yazılan makale ve biyografiler sonucu; belli bir kesim onun başarılı olmasını isterken, bazıları onu “Avrupa’nın baş belası” olarak nitelemiştir. Günümüzde, başarılı olmasını isteyenlerin sayısı daha fazladır. Bunun sebebi de Napolyon’un ortaya koyduğu idealin, “birleşik bir Avrupa” olmasıdır. Napolyon bu düşüncesini Sainte-Heléné’de sürgün zamanında dile getirmiştir. Kendisine göre birleşik Avrupa’nın ilerlemesi için aynı ilke, aynı sistem, ortak mahkeme, ortak para, ortak ölçü ve ortak ağırlık sistemleri altında tüm Avrupa vatandaşları yaşamını sürdürecek, herkes serbestçe seyahat edip kendisini aynı vatanda hissedecekti [1]. Bu Napolyon’un kafasındaki Roma İmparatorluğu düşüncesini bize göstermektedir. Napolyon’un düşlediği “birleşik Avrupa” ise iki büyük dünya savaşının ardından yaşanan zorluklar neticesinde kurulacaktı. Napolyon ile ilgili tartışmalara ülkemizden Halil İnalcık da katılmıştır. Kendisinin “Napolyon nasıl Fransa’yı mahvetmişse…” şeklinde başlayan cümlesi ile Napolyon hakkındaki düşüncesi ortaya koymuştur [2]. Enver Ziya Karal, Mehmet Fuad Köprülü, Ali Akyıldız, Fahir Armaoğlu gibi önemli tarih profesörleri de Napolyon dönemi ve Osmanlı üzerinde tesirleri hakkında makaleler ele almıştır. Batı akademilerinde, Napolyon ile ilgili yazılan eserler yukarıda açıkladığımız tartışmalar ekseninde yazılmaktadır. Lakin elimizde çevirisi de mevcut olan ve Napolyon’u en iyi anlatan Biyografi François- René de Chateaubriand’ın “Mezar Ötesinden Hâtıralar Napolyon” (Mémories d’Outre-tombe Napoléon) adlı eseri olmuştur. Bu biyografi sayesinde Napolyon’un şahsi, askeri ve sosyal hayatını detaylı şekilde öğrenmekteyiz. Günümüzde Batı’da ve Türkiye’de yapılan en büyük hatalardan biri Napolyon hayatını az önce bahsettiğimiz tartışmalar zincirinde yazmaktır. Oysa Napolyon için çağdaş kaynaklara başvuran tarihçilerin yazdığı eserler her zaman daha önemli olmuştur. Bunun sebebi Napolyon’un anlaşılması çok zor bir portre olması ve hayatının birçok döneminde düşüncelerinin keskin bir şekilde değişmesidir. Napolyon’u her yönüyle kaleme aldığımız zaman ne demek istediğini ve ne yapma arzusunda olduğunu daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Bonaparteların soyu eski şecere kayıtlarında Nordille Bounaparte ile başladığı görülmektedir. Chateaubriand’ın de belirttiği bu bilgi sayesinde Bonapartlar’ın soyunu 13. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren oluğunu görmekteyiz. Nordille Bounaparte’nin ismi 2 Nisan 1266 yılında Prens Conardin de Souabe ile yaptığı anlaşma sonucu kayıtlarda rastlanılmaktadır [3]. 1255 yılında Güney İtalya’dan kuzey İtalya’ya kovulan Trevisalı ailelerin içerisinde yer alan Bonapartlılar, Toskana bölgesine yerleşmişlerdir. 1612 yılına kadar bu bölgede kalarak yüksek kademelerde görev yapmışlardır [4]. 1612 sonrası tarihte Luigi-Maria-Fortunats Bounaparte, Korsika adasına geçerek Bonapartler’in Korsika kolunu başlatmıştır. [5]. 1768 yılında Kral XV. Louis’in hükümdarlığı sırasında Korsika Adası, Versailles Anlaşması ile Fransa’ya bırakıldı. Chateaubriand ise bu anlaşmanın tarihini 15 Mayıs 1769 olduğunu ve adanın tam hakimiyet altına aldığı tarihi 14 Haziran 1769 olarak verir. İki kaynağında ortaya koyduğu sonuç arasında bir yıl fark olmuş olsa da, adadan Cenevizliler’in bu tarihten önce Pascale di Paoli tarafından kovulduğunu bilmekteyiz [6]. Ada, Fransa egemenliği altına girdiği zaman ise Paoli İngiltere’ye sürgüne gönderilmiştir. Napolyon’un babası Carlo, Paoli gibi sürgünü tercih etmiş olsaydı Napolyon Britanya vatandaşı olacaktı [7].

Napolyon’un kabul edilen doğum tarihi ve yeri ise 15 Ağustos 1769 Ajaccio kasabasıdır (Napolyon doğduğu dönemde kasaba 20 yıllıktır). Chateaubriand, bu tarihin 5 Şubat 1768 olduğunu söyler, fakat kabul edilen tarihi reddetmez [8]. Ebeveynleri Carlo Bounaparte ve Maria Letizia Romalino’dur. Annesinin soyu 14. yüzyıla dayanan Lombardiya’ya dayanmaktadır [9]. Bazı batı kaynaklarında yer alan 5 Ocak 1768 olan tarih ise ağabeyi Joseph’in doğum tarihi olmuştur. Napolyon tam bir yıl arayla Fransa’nın vatandaşı olarak gözükmektedir. Napolyon, kendisini 20’li yaşlarına kadar Fransız olarak görmemiştir. Bunu Devrim’in başlangıç tarihi olan 1789 yılında yazdığı bir mektuptan öğrenmekteyiz:

“Ben vatan mahvolurken doğdum. Kıyılarımıza otuz bin Fransız saldırdı, hürriyet tahtını kan selleri ile içinde boğdular, gözlerimin ilk gördüğü şey, işte bu korkunç manzara oldu” [10]

Aynı tarihte Ulusal Meclis’in Korsikalılar’ı tanıması için kaleme aldığı mektubun başlangıcında ise şöyle der:

“Baylar, Fransızlar bize hükmetmeye zorbalıkla muvaffak oldular; fetihlerini gene zorbalıkla emniyet altına almak istediler” [11]

Dönemin Fransız ressamlarından olan Antoine- Jean Gros’un 1796 tarihinde çizmiş olduğu Bonaparte Arcole’da yani Genç Napolyon’u yansıttığı tablosu. Diğer tabloda Napolyon’un Brienne okulundaki öğrencilik zamanını gösteren resmi görmekteyiz.

Devrim ortasında kaleme aldığı bu mektupları monarşiye karşı olan tutumundan dolayı olduğunu bilmeliyiz. Napolyon’un gençlik dönemleri ise Fransa’nın yoğun savaşlar dönemi ve kötüye doğru giden ekonomisi etrafında şekillenmişti. Gelişimini tamamlamak için 9 yaşında Fransa’ya giderek eğitimine devam etti. 14 Ekim 1784 günü, Brienne Okulunu yani Ecole Militarie’yi bitirerek (Napolyon Ecole Militarie’ye eğitim almak için giren ilk Korsikalıdır), Paris Askeri Okuluna geçmiştir. Kendisi 1785 yıllarının başında Paris’te ki kütüphanelerden pek fazla dışarı çıkmamış ve Fransa’nın içinde bulunduğu durumu çözmek için çözümler bulmaya çalışmıştır. Fransa’nın en büyük hasmı olan Britanya’yı durdurmanın yollarını aramış, ancak devrimin patlak vermesi ile birlikte; önce 20 Haziran 1789 tarihinde Tenis Kortu Anlaşması ile meşruti monarşi, ardından 21 Eylül 1792 yılında ilan edilen Fransız Cumhuriyet’i ülke dışından büyük bir tehdit altında kalmıştır. Meclis içerisinde yer alan Jakobenlerin öncülerinden olan Brissot, ülkenin savunulması için Avusturya, Prusya ve Rusya’ya savaş ilan edilmesi gerektiğini ileri sürdü. Jakobenler içerisinde önemli bir konuma sahip olan Robespierre, buna karşı çıkmaktaydı. Brissot’un görüşünün baskın gelmesi üzerine 21 Nisan 1792 tarihinde Avusturya, Prusya ve Rusya’ya savaş ilan edilmiştir. Birinci Koalisyon Savaşı ise Kral XVI. Louis’in 21 Ocak 1793 tarihinde vatana ihanet suçundan giyotine götürülüp idam edilmesi sonucunda, İspanya’nın ve Britanya’nın Avusturya, Prusya ve Rusya safında savaşa dahil olmasıyla kurulmuştur. Fransa, Avrupa’nın büyük devletleri tarafından böyle bir kuşatma altındayken 1789 Eylül ayında Napolyon, Korsika’ya giderek burada ulusal muhafızların güçlenmesine yardım etti. Ardından, Ulusal Meclis’e gönderdiği mektupla Korsikalıların, Fransa vatandaşı olarak sayılması gerektiğini söylemiş ve bağımsızlık isteyen Korsikalılardan uzaklaşmıştır. Paoli o dönemde İngiltere’deki sürgününden dönmüş, bağımsız bir Korsika istemekteydi. Napolyon’un bu hamlesi aralarının açılmasına neden olmuştur [12]. Napolyon’un kendisini iyi incelemek gerekmektedir. Bu hamlesinden de anlamalıyız ki kararlarını bir anda çok keskin bir şekilde değiştirebiliyor. Başta Korsika’nın bağımsızlığını Fransa’ya karşı savunmuş, daha sonra ise Korsika’nın Fransa’nın bir parçası olması gerektiğini söylemiştir. Bu sözleri batılı birçok tarihçi tarafından tartışılmaktadır. Önemli olan bu hamleyi neden yaptığıdır. Napolyon Korsika’yı Fransa’ya bağlayarak aslında başka bir Avrupa ülkesi tarafından işgal edilmesini engellemek için önemli bir adım atmaktadır. Bunu birçok kişi öngörü olarak değerlendirmektedir. Tabii ki Fransa’yı daha iyi bilmesi ve yeni rejime güvenmesi de önemlidir. Napolyon devrimin ve arkasından gelen terör döneminin etkisiyle Jakobenliği benimsediğini görmekteyiz. Bunun en büyük kanıtlarından biri ise 1792 yılında Paskalya Pazarı’nda, Katolik Kilisesi adına gösteri yapanların üzerine ateş emri vermiş olmasıdır [13]. Fransa, Koalisyona karşı savaşını devam ettirirken ülke içinde çıkan isyanlar ile de uğraşmaktaydı. Napolyon ise bu çıkan isyanları bastıran komutanlar arasındaydı. Fransa cumhuriyet rejimine geçmiş olsa da halen daha ülke içerisinde monarşiyi geri getirmek amacı güden isyanlar çıkmaktaydı. Napolyon’un tarih sahnesine ilk çıktığı yer olan Toulon da kralcı bir ayaklanmanın başladığı bölgedir. Toulon, çıkan isyanlar sonucu bölgenin hükümdarı olarak Kral XVII. Louis’i tanımış, limanlarını İngiliz donanmasına açmıştır [14]. Kamu Güvenlik Komitesi ise bu duruma bir son vermesi için 1793 yılında Napolyon’u görevlendirdi. Kendisi Britanya donanmasını ve şehre yapılması planlanan Mulgrave Kalesi’nin inşaatını durdurmak zorundaydı.

Toulon’un 1793 yılında Toulon’da çarpışan Britanya ve Fransa güçlerini tasvir eden çizim.

Napolyon, Toulon’un coğrafyasını ezberlediği için ve şehirden aldığı haberler neticesinde Britanya donanmasının konumu iyi bilmekteydi. Donanmanın şehri terk etmesi için Eguillette ve Balaguier tepelerine topçu bataryalarını yerleştirip üzerlerine yoğun ateş açılması gerektiğini ileri sürdü. Öngörüsü doğru çıkmış, kuzey batı yönünden başlayan saldırı sonucu teperler kontrol altına alınmıştı. Britanya donanması yoğun top ateşi sonucu şehri terk etmek zorunda kalmıştı. Chateaubriand’ın, bizzat bu olaylar yaşanırken orada olması ve eserinde bu olayları yazması tarih açısından oldukça önemlidir. Kendisinin askeri kariyeri Napolyon’un yanında şekillenmiş ve ona olan bağlılığı gün geçtikçe artmıştır. 1794 yılında Robespierre’nin erkek kardeşinin de Napolyon’un yanında olduğunu görmekteyiz [15]. Bütün Avrupalı tarihçilerin kabul ettiği gerçeklerden biri de; Napolyon’un tarih sahnesine çıkıp, yıldızının parıldadığı yerin Toulon olmasıdır. Napolyon’un bu zaferi Fransa ve hatta Avrupa’ya yeni bir askeri sınıfın ve yeni taktik savaşlarının başlayacağını göstermiştir. Genç generalin kafasında tasarladığı savaş stratejilerinin gereği, her ülkeye büyük paydalar biçmiştir. Bu ülkelerden biri Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Doğuya olan ilgisi oldukça derin olduğu ve Heredot’un Tarih adlı kitabını sürekli olarak yanında taşıdığı bilinmektedir. Napolyon’un tasarladığı savaş planları Güvenlik Komitesi tarafından hayal ürünü olarak kabul edilmiş ve konumu düşürmek girişimlerde bulunulmuştur. Bunlardan ilki İtalya Sefer ordusunun topçu komutanlığından alınarak Paris’e gelmesi, dahili isyanları bastırmak için kurulan orduya komuta etmesiydi [16]. Fakat Napolyon bu görevi kabul etmemiştir. Paris’te kalmayı tercih etmesiyle, Komite üyelerine bir koz vermiş ve Napolyon bu doğrultuda 15 Eylül 1794 yılında kadro dışı bırakılmıştır [17]. Osmanlıların ordu reformlarının büyük örneği olan Fransız birliklerinin komutanlarından birkaçı Osmanlı idaresinde görev yapmaktaydı. Bu komutanlar içerisinde en çok bilinen isimlerden biri Macar asıllı Fransız komutan François Baron de Tott olmuştur. Baron de Tott’un Padişah III. Mustafa zamanından Osmanlı idaresinde görev yapmaya başlaması, bize Osmanlı-Fransa münasebetlerinin başka bir göstergesidir. Napolyon bu durumu bildiği için Osmanlı Bâbıâlisi’nin gönderdiği topçu komutanı talebi üzerine göreve talip olmuştur. 17 Eylül 1795 yılında Comité de Salut Public’e yazdığı mektupta bunu açıkça dile getirmiş ve incelemeler sonucu isteği kabul edilmiştir [18]. Komite Napolyon’un yanına Fransız komutanlardan Junot ve Marmont’da tayin etmiştir. İstanbul yolculuğuna hazırlık yaparken 6 Ekim 1795 yılında Paris’te başlayan monarşi isyanı neticesinde dahili ordular komutanı Paul Barras tarafından ayaklanmayı bastırmak için göreve çağrılmıştır. Bu olay sonucunda Napolyon’un İstanbul’da ki alacağı görev iptal olmuş, ardından Barras’ın yerine Dahili ordular komutanı tayin edilmiştir. Ardından 1796 yılında İtalya seferinde ordu komutanlığına getirilmiştir. Birinci İtalya Seferi, kariyeri için oldukça önemlidir. Kendisinin doğuya olan ilgisinin bu sefer sonucunda çok fazla arttığını bilmekteyiz. Mısır’ın işgalini bu sefer sırasında düşündüğü tahmin edilmektedir. İtalya’ya yapılacak sefer Avusturya ordusunu durdurmak içindir. Komitenin Napolyon’u bu göreve ataması, geçmişteki başarılarına bağlı olması ve devrimin muzaffer komutanlarından biri olarak gözükmesine bağlıdır.
Napolyon’un soy ismini bu tarihe kadar Bounaparte olarak görmekteyiz. Bounaparte soy isminin İtalyancasıdır. İtalya Seferi sırasında, soy isimini değiştirme kararı almıştır. Bounaparte’yi Bonaparte (Bonapart) olarak değiştirmiştir [19]. 1796 Kasım ayında Arcole, ardından mayıs ayında Lodi savaşlarında Avusturya kuvvetlerini yenilgiye uğratmıştı. Bu iki savaş Toulon’da kazandığı şöhreti gün geçtikçe arttırmıştır. Kendisi narsist tarafı bu savaşlar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu durumu kendisi şöyle izahat eder:

“Üstün bir varlık olduğumu fark ettim ve o zamana kadar yalnızca büyüsel bir düş olarak düşüncelerimi dolduran büyük şeyler gerçekleştirme tutkusunu kazandım. Sanki havada yol alıyormuşum gibi, dünyanın altımdan hızla aktığını gördüm.” [20]

Bu sözler sadece kafasında tasarlamış olduğu planların ilk kıvılcımı olarak görülebilir. İtalya seferi Napolyon isminin sadece Fransa’da değil, Avrupa’da da duyulmasını sağladı. Fakat Doğu, kafasını hala meşgul etmektedir. Birinci Koalisyon Fransa’nın düşmemesinden dolayı yavaş yavaş parçalanıyordu. 1795 yılında Napolyon, İtalya Seferi’ne çıkmadan önce Toskanya arşidükü ilk barış görüşmelerini başlattı. Onu, Prusya ile İspanya takip ederek koalisyondan çekildiler.

Avusturya, Napolyon karşısında almış olduğu yenilgiler sonucunda 18 Ekim 1797 tarihinde Campo Formio Barış Antlaşmasını imzalayarak Koalisyondan çekilmiştir. Roma şehri ile İtalya’nın kuzeyinin belli bir kısmı Fransa’ya verilmiştir [21]. Aynı şekilde Venedik başta olmak üzere Adriyatik kıyılarının büyük bir kısmı da Fransa idaresine bırakılmıştı. Avusturya’nın böylece denizle bağlantısı kesilmiştir. Koalisyon dağılmış ve Britanya, Fransa karşısında yalnız kalmıştı. Fransa Cumhuriyeti beklenin aksine büyük bir mukavemet göstermiştir, ancak orduları hala düzensiz bir yapıya sahipti. Napolyon koalisyonun dağılmaya başladığını görünce kafasında tasarladığı doğu planını devreye sokmak için acele etti. Bu planını devreye sokmasındaki en büyük sebep Britanya’yı yenilgiye uğratmak istemesiydi. Napolyon’un Britanya adasının işgalini zor olacağını bildiği için yıpratma politikasını tercih ettiğini görüyoruz. İngilizlerin Akdeniz’deki nüfuslarına son verilmesi gerektiğini düşünerek, Fransa’nın limanlarında donanma sayısının arttırılması için Komiteye baskı yaptı. Ünlü İngiliz Amiral Horatio Nelson, Fransızların donanmaları ile Akdeniz’e açılacaklarının haberini almıştı. Britanya Akdeniz filosu koalisyona katıldığı tarihten beri Fransa’nın limanlarını abluka altına almıştı. Toulon bu limanlardan biriydi. Napolyon’un, Britanya için hayati önem arz eden Mısır ve Hindistan meselesini anladığını görüyoruz. Dönemin İngiliz Savaş Bakanı ve Hindistan İşleri Teftiş Kurulu Başkanı olan Henry Dundas’a göre Napolyon’un asıl amacı Mısır değil Hindistan’ı ele geçirmek istemesiydi [22]. Napolyon, Hindistan’ı İngilizler nüfuzundan kurtarmak için ilk adım atacağın yerin Mısır ve Mezopotamya olacağına inanıyordu. Batılı tarihçilerin büyük bir kısmı Napolyon’un önce Mısır’ı, ardından Hindistan’ı ele geçirmek için başlattığı Suriye seferlerinin başarılı olması halinde, tıpkı Büyük İskender gibi doğuya doğru hiç durmadan ilerleyeceğini ve muhtemelen orada da vefat edeceğini konusunda anlaşmaktadırlar. Napolyon doğuya olan ilgisini şöyle dile getirir:

”Avrupa bir köstebek yuvasıdır; büyük imparatorluklar ve büyük ihtilâller ancak doğuda olmuştur; şan ve şöhretim şimdiden sönüp gitti: bu küçük Avrupa adama ne kadar şan temin edebilir ki!” [23]

İngiliz Bahriye Amirali Horatio Nelson, 1758- 1805. Kendisinin bir kolu yoktur ve tek gözüyle görebilmektedir.

Direktuvar’ın, “Napolyon’un Mısır Seferi Projesini” Talleyrand’ın da desteği ile 1798 Mart ayında kabul etmesiyle hazırlıklara başlanmıştı. Nelson, Napolyon’un nereden hareket edeceğini tam olarak bilmemesi üzerine geniş çaplı bir abluka başlatmıştı. Napolyon, 9 Mayıs 1798 tarihinde Toulon’a gelmiş ve burada on gün kalıp bütün eksiklerini tamamlamıştır. 19 Mayıs günü, tarih sahnesine ilk çıktığı Akdeniz kenti olan Toulon’dan 35.000 kişilik ordusu ile Mısır’a doğru yol aldı. Nelson, Napolyon’un Toulon’dan ayrdılığını fark etmesi üzerine donanmayı harekete geçirdi. Chateaubriand, Nelson’un Napolyon’un donanmasını tespit ettiği zaman altı fersah kadar yakınına geldiğini ancak yakalayamadığını söyler [24]. Napolyon’un tarihçiler tarafından en çok üzerinde durulan hususu, seferleri sırasında arkasında götürdüğü bilim adamı ve sanatçılardan oluşan bir grubun olmasıdır. Matematikçiler, fizikçiler, zoologlar, mühendisler ve sanatçılardan oluşan bir birliktir. 22 Haziran 1798 yılında denizde Nelson’a yakalanmadan gitmeye çalışan Napolyon ordusunu cesaretlendirmek adına şöyle bir nutuk çeker:

‘Askerler! Öyle bir Fütuhata (zafere) çıkıyorsunuz ki bunun medeniyet ve dünya ticareti üzerindeki etkileri hesapsız olacaktır. İngiltere’yi en emin ve hassas yerinden vuracaksınız, öldürücü darbe sonradan gelecek. Yalnızca İngiliz ticaretini destekleyen, bizim tacirlerimize (tüccar) kötü davranan, zavallı Nil halkını boyundurluk altına alan Memlûk beyleri, gelişimizden birkaç gün sonra yok edilecek. Aralarında yaşayacağınız millet müslümandır; ”Tanrıdan başka tanrı yoktur, Muhammed’de onun peygamberidir”: İşte onların başlıca inancı. Bu inanışlarına karşı durmayın; yahudilere, İtalyanlara karşı nasıl davrandıksa, onlara da aynı şekilde davranın; vaktiyle hahamlara, papazlara yapmış olduğumuz gibi onların müftilerine ve imamlarına karşı da saygı gösterin. Romalı lejiyonlar, bütün dinleri himaye ediyorlardı. Burada Avrupa’dan farklı örf ve âdetler göreceksiniz, onlara uymanız gerek. Karşılaşacağınız ilk şehir, İskender tarafından kurulmuştur. Orada, her adımda, Fransızların gıpta hissini harekete getirecek hatıralar bulacağız.” [25]

Yapmış olduğu bu nutuk içerisinde kendi kafasındaki düşünceleri ortaya koymuştur. Roma İmparatorluğu idealini destekleyecek sözleri ilk defa bu konuşması sırasında dile getirmiş, (27 Mart 1796 yılında İtalya seferinde ordusuna yaptığı nutuk gibi) [26] birliklerini cesaretlendirmiştir. Mısır seferinde, yerel halka karşı nasıl hitap edeceğini bu deniz yolculuğu sırasında tasarladığı düşünülmektedir. Bu konuyu halletmek adına Roma’da büyük bir meblağ karşılığında, Arap harflerinin döküldüğü büyük bir matbaa takımının hazırlanmasını emretmişti [27]. Fakat Mısır halkı ve Müslümanlar için böyle bir emir veren Napolyon, Mısır’a varmadan önce Kur’an’ın yalanlar ile dolu olduğunu söylemiştir [28]. Napolyon deniz yolculuğunun ilk durağı olan ve stratejik öneme sahip Malta Adası’nı kontrol altına aldı. Nelson, Malta Adası’nın düştüğü haberini almasına rağmen hala Napolyon’un Mısır’a doğru gideceğini düşünmemekteydi. Napolyon Malta’nın ardından rotasına devam ederek 2 Temmuz 1798 yılında İskenderiye’ye varmıştır ve Osmanlılara bağlı olan Memluklerin (Kölemenlerin) idaresindeki Mısır’ı işgale başlamıştır.

Fransız ressam Jean-Léon Gérôme’nin (1824-1904) Napolyon’un Mısır ve Suriye seferi anlattığı resimlerinden sadece bir tanesi. Napolyon’un Mısır seferi ile ilgili tabloların birçoğunu Gérôme tarafından çizilmiştir.

Napolyon’un Mısır Seferi sürekli olarak Osmanlılar tarafından bir ihanet, arkadan vurma olarak gözükmüştür. Bu durum Padişah III. Selim (Selim-i Sâlis) için çok büyük bir hayal kırıklığı ve iç politikada büyük bir prestij kaybına yol açmıştır [29]. İskenderiye Limanında, İdris Bey komutasında bulunan Osmanlı harp gemisi, gelen Fransız donanmasını görünce harekete geçmiş ve Napolyon’a Emin Kaptan’ı göndererek ne için buraya geldiklerini sormuştur. Napolyon: ”Bizim kimseye zararımız dokunmayacaktır. Düşmanımız olan İngilizler Hint iklimini aldılar. Biz orayı kurtarmaya gidiyoruz. Ben; bütün dünya ile düşman olsam da Osmanlılara yine dostum. Fakat eğer gemilerimizin üstüne top atmaya kalkışırsanız, ben de mukabele için emir veririm. Bir tek geminiz benim dört yüz parça gemim ile başa çıkamaz. Beyhude yere ne geminizi ne de kendinizi telef etmeyiniz.” [30] şeklinde karşılık vermiştir. 21 Temmuz 1798 tarihinde, Ehramlar Muharebesinde (Piramitler Savaşı) Kölemenleri yenilgiye uğratmış ve Kahire’yi işgal etmiştir [31]. Osmanlılar, Napolyon’un bu tutumu karşısında Britanya ve o tarihe kadar birçok kez savaştığı Ruslar ile yakın münasebetleri başladı. Nelson, Napolyon’un İskenderiye’yi işgali üzerine Fransız donanmasının peşinden giderek Abukir’e (Ebuhır) gelmiş ve Fransız donanmasına baskın düzenlemiştir. Nelson’un bu hamlesi sonucu dört yüz parçalık Fransız donanmasından sadece dört tanesi kurtulabilmiştir. Napolyon işgalini yerli halk karşısında meşru kılmak ve Malta’da karşılaştığı muhalefetin bir benzerini burada görmemek için o meşhur nutkunu beyan etmiştir:

‘Mısır halkı! Size, dininizi yıkmak için geldiğimi söyleyeceklerdir. İnanmayınız. Onlara, haklarınızı iade etmek, sizi sömürenleri cezalandırmak için geldiğimi ve Memlukler ’den daha fazla Allah’a, Peygamberine ve Kur’an’a saygı duyduğumu söyleyiniz.”

Napolyon’un bu nutkundan sonra Mısır halkının ona ”Sultanel-Kebir’‘ yani Büyük Sultan olarak hitap etmesi ve Mekke Şerifi’nin ona ”Kutsal Kâbe’nin Koruyucusu” şeklinde hitap ettiği bilmektedir [32]. Papa’nın da Napolyon’dan ”çok sevgili oğlum” diye bahsetmesi oldukça önemlidir. Napolyon’un Mısır Seferi’nin yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen, çok büyük ilgi görmesinin sebebi ise Avrupalıların Haçlı Seferleri’nden sonra doğuda böyle başarılara şahit olmamasıdır. Napolyon, Osmanlılar ile İngilizlerin anlaşacağını düşünerek elini çabuk tutmak istemiştir. Suriye üzerine harekete geçmeye karar vermiştir. Osmanlılar, Napolyon’un bu saldırısı karşısında, Aralık 1798 tarihinde İngilizler ile müttefik olmuştur. Mısır Seferi, Osmanlı tarihi için çok önemli bir gelişmeyi meydana getirmiştir. Bu gelişme Rusya ile Osmanlıların Ocak 1799 yılında müttefik olmasıdır. Çariçe II. Katerina’nın döneminde bu yana Osmanlıyı parçalamak isteyen Rusya, artık Osmanlıların müttefiki olmuştu. Bunun sebebi Çar I. Pavel’in, Akdeniz ve Osmanlı toprakları üzerindeki politikalarında, Fransızların olmasını istememesidir. Ayriyeten tabiiyeti altına aldığı Rodos Adası’nın Napolyon tarafından işgal edilmesi unutulmamıştı. Napolyon’un arkasında getirdiği bilim adamı ordusunun Mısır’da çok büyük incelemeleri olmuştur. Napolyon’da tıpkı Büyük İskender gibi Nil Nehri’nin kaynağının neresi olduğu konusunda oldukça vakit harcamış ve etrafındaki coğrafyacılara bu konuda çalışmaları konusunda görev vermiştir. Önemli gelişmelerden biri ise kelaynak kuşunun mumyalanmış bir halde burada bulunması ve Georges Cuvier gibi bilim insanlarının evrim teorisinin temellerini atması için iyi bir örnek teşkil etmesidir. Bir diğer konu ise, Mısır Hiyeroglifleri üzerine yapılan çalışmaların büyük oranda sonuç vermesidir. Napolyon bu gelişmelerin ortasında, Kahire’de Mısır Enstitüsü’nü kurdu. Mısır Biliminin (Egiptoloji) doğuşuna sebep oldu [33]. Mısır Enstitüsü’nün kurulması, Jean- François Champollion (Şampolyon) gibi Mısır bilimcilerin yetişmesini sağladı. Napolyon’un yapmış olduğu bütün bilimsel ve sanatsal projeler, işgalini “Uygarlaştırma Misyonu” adı altında meşrulaştırmıştır [34]. Elbette yaptıkları, bilim camiasının takdirini almıştır.

Antoine- Jean Gros’un Ehramlar Muharebesini (Piramitler Savaşını) ve Napolyon ile ordusunu resmettiği tablosu.

Gazze ve Yafa Seferleri sonucu ilerleyişini sürdüren genç generalin, donanmanın çok büyük bir bölümünü kaybetmesi sonucu Fransa ile iletişimi kopmuştur. Napolyon, İngiliz-Osmanlı kuvvetleri ile Akka önünde karşı karşıya geldi ve kaleyi iki ay boyunca kuşatma altına aldı. Nizam-ı Cedit ordusunun komutanı Cezzar Ahmet Paşa’nın komutasındaki ordunun mukavemeti ile baş edememesi ve ordu içerisinde hastalıkların baş gösterip ölümlerin artması sonucunda, 25 mayıs 1799 tarihinde kuşatmaya son vererek Mısır’a geri çekilmiştir. Bu kendisinin attığı geri adım ve düştüğü ilk noktadır. Mısır’a vardığı zaman Direktuvar ile iletişimin kopuk olmasından dolayı haberleri geç alması, Mısır Seferi’ne son vermesinin diğer bir sebebidir. Fransa’dan gelen haberlerin kötü olduğu ortaydı. Avusturya, Campo Formio Antlaşması’nı fes etmiş ve Britanya’nın Fransa’ya karşı oluşturduğu ikinci koalisyona katılmıştı. Ülke içinde isyanların çıkması, Ruslar ile Osmanlıların bu koalisyondaki yerini alması işi iyice çıkmaza sürüklemişti. Osmanlılara karşı son seferini Abukir’de yapmış ve kazanmıştı. Ancak geri dönmesi gerektiğini anlayıp Mısır Seferi’ne son vermiştir. Fransız basınının iki yüzlülüğünü bu olayda görmekteyiz. Basının manşeti, Napolyon Mısır’dan ayrıldığı zaman aynen şöyledir:
”Beceriksiz komutan ordusunu doğuda bırakıp kaçtı.” Ancak Napolyon Fransa’ya geri döndüğü zaman atılan manşet ise şöyledir: ”Muzaffer Komutan görevinin tamamlayıp vatanına geri döndü.” Direktuvar, rejiminden halkın ve ordunun ileri gelen komutanlarının şikayetçi olmasından dolayı Abbé Emmanuel Sieyés’in tertiplediği bir darbe girişimi baş gösterecekti. Mısır’dan dönen genç komutansa, bu konuda Sieyés’e katılmaktaydı ve 9 Kasım 1799 tarihinde planladıkları darbe sonucu Direktuvar rejimini devirdiler. Napolyon baş konsül olarak görev yaptı. 1802 yılında “yaşam boyu konsül” olarak seçildi [35]. Bu dönem arası Napolyon gerçekleştirmek istediği reformları ve Britanya’nın başına açmış olduğu ikinci koalisyon ile uğraşmak zorun kaldı. Kendisini İmparator I. Iustinianus’a benzettiği söylenir. Bunun örneklerini ülke içerisinde yapmış olduğu kanunlar sonucu söylenir. 1799 Aralık ayında ilan edilen anayasasında, genel oy hakkının yer vermesi ülke genelinde prestijini arttırmıştır. Ardında gelen Baş Konsüllük unvanı, Napolyon’u Fransa’nın en güçlü adamı haline getirmişti.

Burası kırılma noktalarından biridir. Çünkü Bonaparte, kafasında tasarladığı planları gerçekleştirme sahasına kavuşacaktı. Jakoben ve Monarşistlerin yetkilerini kısıtlayarak, ülke genelinde sansür uyguladı. Kendisi almış olduğu bu kararlar ile bize Fransa’da bir diktatörün nasıl olacağını göstermişti. Papalık ile aralarının son derece açık olmasını engellemek için Konkordato (Papalık Anlaşmasını) imzalayarak çatışmaya bir son vermiş, Katolik kilisesini devletin denetimi altına almıştır [36]. Başındaki İkinci Koalisyon belasını bertaraf etmek için, Avusturya üzerine harekete geçerek 1800 yılında Milano’yu geri almıştır. Avusturya ordusu birinci koalisyondan almış olduğu yenilginin yorgunluğunu daha atamamıştır. Napolyon düşmanını aşağılamak için Avusturyalıların çok kötü asker olduğunu ve Tanrı onlar savaş kazansın diye İtalya’yı yarattığını söyler. Napolyon’un, Avusturya’yı tekrardan Campo Formio Anlaşmasının sınırlarına geri dönmesini sağlamıştır. Rusya’nın ittifaktan çekilmesi ve Osmanlıların 1802 yılında imzaladığı Paris Barış Antlaşması sonucu, Britanya bir kez daha Fransa karşısında yalnız kalmış, daha fazla savaşacak durumunun kalmaması sonucu, Amiens Barış Antlaşması ile savaştan çekilmiştir. İkinci Koalisyon böylece son bulmuştur. Fakat artık karşılarında başka bir Napolyon durmaktadır. Kazandığı savaşlar ve ülke içerisindeki konumunu göz önüne alarak, kafasında ince ince düşünüp tasarladığı Avrupa’yı yaratmak adına harekete geçti. Halil İnalcık’ın tabiriyle “Bu yeni hürriyet devrinin bir kahramanı olarak Avrupa Napolyon’un peşinden gidiyordu.” [37] Avrupa’da çok büyük şekilde yankı bulan “Hürriyet” kavramının yılmaz savunucusu konumuna gelmiştir. Napolyon, kıtadaki kazanımlarını pekiştirmek ve Britanya ile ne kadar sulh halinde görünse de, İngilizlere güvenmediği için Amiens Barışı’nda geri kazandığı sömürgeleri üzerinden tacizlerine devam ettirmiştir. Haiti’nin 1802 yılında yenide işgali ve Hindistan’a gönderilen üst düzey askeri yetkililerin kışkırtmaları, Britanya ile yeniden karşı karşıya gelmesini sağladı. Napolyon, İngilizlerin dize getirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu doğrultuda büyük bir donanma yapılmasını ve ordunun hazır hale getirilmesini istedi. İngiltere, kendisini geçmişte İspanyol donanmasına karşı koruyabilmişti. Bu sefer karşısına Napolyon çıkmış ve kendisini yine korumak zorunda kalmıştı. Fakat bu sefer donanması daha güçlü ve Avrupa ülkelerinin hepsinin donanmasından daha büyüktü. 18. yüzyılın yarısından, 19. yüzyılın başlarına kadar İngiltere, Avrupa deniz ticaretinin merkezi konumundaydı. Avrupa ülkelerini birçoğunun ekonomisi İngiltere ile yaptıkları ticarete bağlıydı. Rusya’nın koalisyon savaşlarında, İngiltere’nin yanında durmasının en büyük sebebi de zaten budur. Napolyon ise buna bir son verip, kıtayı bir bütün olarak yönetmeyi istemekteydi. Bu istediğini başarması için Britanya’yı işgal edip kontrol altına alması gerekiyordu. İngilizler denizde Napolyon’u beklemekteydi ve saldıracağı anı kestirmeye çalışıyordu. Nelson, Fransızların büyük bir donanma inşaat etmeye başladıklarını duymuş ve hazırlıklarını devam ettirmişti. Avrupa’nın iki büyük gücünün karşı karşıya gelmesi için diplomatik bir krize ihtiyacı vardı. Napolyon, başlangıç olarak İngiltere ile ticaret yapan ülkelerin gümrük vergilerini arttırdı. Osmanlılar ile olan sorunlarını 1802 Paris Anlaşması ile düzeltmeye çalışmıştı. Bu anlaşma sonucu iki ülke birbirine elçilerini atadı. Osmanlılardan Mehmed Said Halet Efendi, Paris elçisi olarak gönderilmiş, Fransa’yı temsil etmek adına Maraşel Brune İstanbul’a gelmişti [38]. Halet Efedi’nin Fransa’yı beğenmediğini söylemek yanlış olmaz. Kendisi Fransızlar için şöyle der:

“… Zirâ Paris’e kadar geldik halkın naki ve medh ettkleri Frengistân’ı dahi göremedik. O tuhaf şeyler ve o akıllı Frenkler kangı Avrupa’dadır bilmem…” [39]

Kendisini Paris’e gidişi sırasında büyük ekonomik sorunlar çekmiş ve birçok eşyasını satmak zorunda kalmıştı. Osmanlılar ile Fransızların münasebetleri, Kanuni Sultan Süleyman döneminden bu yana ters düşülen noktalar olsa da devam etmekteydi. Napolyon, Osmanlı’nın nasıl bir konumda olduğunu ve Rusya’yı baskı altında tutmak için iyi bir müttefiki olacağına inanıyordu. Mısır üzerindeki isteğinden henüz vazgeçmemişti. Osmanlıları, İngilizler ve Ruslara karşı yanında görmek istediği için Osmanlı Bâbıâlisi’ne baskı yapması adına güvendiği isimlerden biri olan Sébastian’ı görevlendirmişti. Bonaparte, Osmanlılar siyasetini devam ettirirken İngiltere’nin işgali için hazırlıklarını bitirme noktasına gelmişti. İspanya, Fransa’nın nüfusu altına girmiş ve İngiltere’nin işgalinde denizden yardım etmiştir. Napolyon, 1803 yılında Piyemonte ve İsviçre’nin topraklarını ihlak etmiş, Avrupa’yı istediği gibi kontrol eder hale gelmişti. Britanya’nın, Amiens Barışı’nın maddeleri gereğince Malta’dan kuvvetlerini çekmiş olması gerekiyordu. Fakat Napolyon’un İsviçre ve Piyemonte hamlesi, İngilizlerin Malta Adası’ndan çıkmamaları için karşı kozları olmuştu. Napolyon ihlak ettiği toprakları terk edip gitmediği sürece İngiltere, Amiens Barışı’na uymayacak ve Malta Adası’ndan çıkmayacaktı. Napolyon bu durum karşısında İngiltere’yi işgal etmek adına istediği fırsatı elde etmişti ve 26 Nisan 1803 tarihinde İngiltere ile siyasi ilişkilerini kesip savaş ilan etti [40]. Napolyon, İngiltere ile savaşı devam ederken 2 Aralık 1804 tarihinde kendisini Fransa İmparatoru ilan etti. Birçok tarihçi Napolyon’un düştüğü üç tane yerin olduğuna işaret eder. Bunların Mısır Seferi, İspanya ve Rusya olduğu söylenir. Aslında Napolyon en büyük düşüş yeri 2 Aralık 1804 tarihi olmuştur. Napolyon’un kendisini imparator ilan etmesi, Avrupa’ya halledilmesi gereken çok büyük bir sorunu göstermiş oldu. Bu sorun Napolyon’un bütün Avrupa’yı kendi hükümdarlığı altında toplamak istemesiydi.

Jacques-Louis David’in “İmparator Napoleon, Notre Dame Katedrali’nde İmparatoriçe Joséphine’e Taç Giydiriyor” isimli tablosudur.
Tablo’nun içerisinde Osmanlı Paris elçisi Mehmed Said Halet Efendi’de bulunmaktadır.

İmparatorluk Yılları: Trafalgar, Austerlitz Muharebesi ve Tilsit Görüşmeleri

Napolyon’un, imparatorluk tacını Papa VII. Pius’un elinden giymek yerine kendi kafasına takması ve ardından aynı hareketi İmparatoriçe Joséphine’e yapması oldukça ilginç bir olay olarak gözükmektedir. Bu tarihe kadar herkesin sempatisini hürriyet ve adaletin koruyucusu görünümü ile kazanmış, şimdi de kendini imparator olarak ilan etmişti. Alman besteci Beethoven, Napolyon’u hürriyet kahramanı olarak görmüş ve Heroica (Kahraman) adını verdiği 3. Senfoni’yi onun adına yazmıştır. Fakat imparator olduğunu öğrendiği zaman çok sinirlenmiş ve yazdığı senfonideki bir cümleyi şöyle değiştirmiştir:

”Demek o da bayağı bir adammış! Şimdi, insanlık haklarını ayaklarının altına alacak ve yalnızca kendi hırsını tatmin edecek; bundan böyle kendisini başka herkesten üstün kılacak ve bir tiran olacak!” [41]

Atatürk ile bir genç kız arasında geçen sohbet vardır. Atatürk genç kıza Napolyon mu, Sezar mı daha büyüktü diye sorar. Genç kız, Sezar der ve şöyle açıklar: ”Sezar kendine bir unvan aramak zorunda kalmamış, kendi adı unvan olmuştu. Napolyon ise kendisini imparator ilân etmişti.” der [42]. XVI. Louis’in önemli isimlerinden olan Baron Necker’in kızı Mademe de Stael ise Napolyon’un peşini hiçbir zaman bu konudan dolayı bırakmamış ve diğer Avrupa ülkelerini öven yazılarından dolayı (Almanya Üzerine adlı eseri) 1810 yılında Amerika’ya gönderilmiştir [43]. Simon Bolivar, Napolyon taç giyerken, günlüğüne şu cümleleri yazmıştır: ”Napolyon’un taç giymesini sefalet timsali gotik bir hayalcilik addediyorum. Bana etkileyici gelen, bu kişinin uyandırdığı yaygın coşku ve ilgiydi.” [44] Bonaparte’ın imparator olması özellikle Rusya için büyük bir sorun olmuştu. Rusya’yı baskı altında tutmak için Osmanlılar kışkırtılmaya devam edilmiştir. Rusya’nın bu durum karşısında Avusturya ile yakınlaşması söz konusu olsa da Avusturya almış olduğu yenilgiler sonucunda bir daha Napolyon’a baş kaldırmak konusunda emin olmamış, ancak Avusturya; Napolyon’un Avrupa üzerindeki iddialarının son bulmayacağını anlayınca, Rusya ile 6 Kasım 1804 tarihinde ittifak yapmıştır. Napolyon, bu duruma misilleme yapmak adına 17 Mart 1805 yılında Kuzey İtalya’da devrim tarafından kurulan cumhuriyete son vererek, kendisi İtalya kralı ilan etti. Britanya’nın da Napolyon ile savaşta olması ittifakları pekiştirdi ve üç Avrupa devleti arasında 11 Nisan 1805 müttefiklik imzalanarak, Fransa’ya karşı Üçüncü Koalisyon oluşturulmuştu. Napolyon denizden ve karadan Fransa’nın müdafaasını yapmak zorundaydı. İspanya’nın desteğini almasıyla birlikte ilk olarak İngiltere’yi denizde yenip Britanya Adası’nı işgal etmeyi planladı. Askerlerini geçmişte yaptığı gibi tekrardan cesaretlendirmek adına bir nutuk daha çekti:

“İngiltere’yi istilâ edeceğimden epey korktular mı? Bu konuda genel düşünce ne merkezdeydi?… Siz Paris’te bir istilâ fikrine gülebilirdiniz, fakat Pitt, Londra’da pek gülmüyordu. İngiliz oligarşisi, tarihin hiçbir devrinde bundan daha büyük bir tehlike ile karşılaşmadı…” [45]

Kara ordusunu Britanya’ya çıkaracak olan Amiral Villeneuve komutasındaki donanma, İngiliz Amiral Nelson tarafından abluka altına alınmış ve İspanya’da ki Cadix Limanına sıkışmıştı [46]. Napolyon çıkarmanın başarılı olması için Britanya donanmasının yok olması gerektiği sonucuna vardı. Bu amaç için İspanya’nın donanmasını da yanına alarak, İngiliz kuvvetleriyle 20 Ekim 1805’te Trafalgar bölgesinde karşı karşıya geldi. Trafalgar’da, Nelson Victory adlı gemisinde filoyu yöneterek uyguladığı bölme taktiği sayesinde birleşik Fransız ve İspanyol donanmasını yendi. Nelson aldığı yara sonucu Trafalgar’da vefat etmiştir. Bu tarihten sonra Napolyon, Britanya işgâlinden vazgeçmiş ve İngiltere adayı muhafaza edebilmişti.

20 Ekim 1805 Trafalgar Deniz Muharebesi’nin haritası. Kırmızı renk Britanyalıları, Mavi renk Fransızları, Sarı renk İspanyolları temsil etmektedir.
Fransız Ressam François Gérard’ın “Austerlitz Muharebesinde Napoléon” adlı tablosu.

Napolyon’un imparator olduktan sonra aldığı ilk yenilgi Trafalgar’dı. Yaklaşık olarak on sekiz gemisini bu savaşta kaybetti. İngilizleri yenemeyeceğini anlayıp, Avusturya ve Rusya üzerine harekete geçti ve ordusunun önemli bir kısmını Almanya topraklarına doğru ilerletti. Bavyera’nın Ulm bölgesinde Avusturya ordularını yendi, 40.000 civarında esir aldı. Rusya savaşa girmeden önce Avusturya’ya yardım edeceğini söylemesinden dolayı ordularını Avusturya topraklarına sokmuştur. Napolyon İngiltere’yi dize getirememişti belki ama Rusya ile Avusturya’yı kesin olarak yenmek niyetindeydi. Ordusunu toparlayıp Viyana doğru harekete geçti. 2 Aralık 1805’te, Austerlitz kasabasında karşı karşıya geldiler. Napolyon bu savaştan galip gelip, Rusya ve Avusturya ordularını yenilgiye uğrattı. Bu zaferin imparator oluşunun tam yıl dönemine denk gelmesi, Trafalgar’daki yenilgisinin prestiji bakımından telafisi olarak gözükmektedir. Üç İmparator savaşı olarak adlandırılan Austerlitz Muharebesi’nin sonunda Avusturya, Napolyon’a barış teklif ederek 26 Aralık 1805 tarihinde koalisyondan çekildi. Rusya da, 1806 Temmuz ayında “barış ve ittifak” anlaşmasını izleyip savaştan çekilmişti. Bu anlaşma Rus Hükümeti tarafından adil bir anlaşma olarak görülmemiş ve onaylanmamıştır [47]. Britanya bir kez daha Napolyon karşısında yalnız kalmış ancak Fransız donanmasının gücünü Trafalgar’da kırmıştı. Bu zafer İngiltere’nin en büyük güvencesi durumundaydı. Napolyon kıtanın hâkimi konumuna gelmişti ancak İngiliz tehdidini ortadan kaldırmak için diplomasi yolunu tercih etti. Bu doğrultuda Osmanlılar ve özellikle İran’a baskı yaptı. İran Şahı’na 30 Mart 1805 tarihinde bir mektup yazdı ve şöyle dedi:

”Fransızların İmparatoru Bonaparte’dan İranlıların Şahı Feth Ali’ye, Selamlar! Devletlerin kaderlerini yöneten Cinin, benden imparatorluğunuzun gücünün arttırmak için giriştiğiniz çabaları desteklememi istediğine inanmak için nedenim var. İran Asya’nın en asil devleti, Fransa Batı’nın en büyük İmparatorluğudur… Fakat yeryüzünde insanları doğuştan huzursuz, açgözlü ve kıskanç olan imparatorluklar da var. Kendi çöllerinde yorulan Ruslar Osmanlı topraklarının en güzel yerlerine tecavüz ediyorlar. İmparatorluğumuzun en küçük eyaleti kadar bile olmayan bir adaya kısılan İngilizler… Hindistan’da her gün daha da endişe edilmesi gereken bir güç oluşturuyorlar. Bunlar izlenmesi ve korkulması gereken devletlerdir…” [48]

Amédée Jaubert Finkenstein Kalesi’nde İran elçisi Kazvinli Mirza Muhammed Rıza ile Napolyon’un görüşmesi François Mulard tarafından resmedilmiştir.

Napolyon’un isteği İran’ın Hindistan üzerinden İngiltere’ye, Kafkasya üzerinden Rusya’ya doğru harekete geçmesiydi. Rusya ve İngiltere için plan yapıyor, ancak Austerlitz’de kazandığı zaferin ardından parçalanmış Alman topraklarını 1806 Ren Konfederasyonu altında birleştiriyordu. Napolyon, Madame de Stael’in “Bugün İspanya’yı, Rusya’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı parçalamanın kabil olduğuna kim inanır? Almanya için de aynısı neden geçerli olmasın?” [49] sorusuna bu hareketi ile cevap veriyordu. Prusya, Austerlitz Muharebesi’nden önce Rusya ve Avusturya ile anlaşmıştı. Yenilgilerinin ardından Napolyon’un da baskısı sonucunda ittifaktan ayrılıp 15 Aralık 1805 tarihinde safını değiştirmişti. Britanya, Trafalgar savaşını kazanmasına rağmen koalisyonun çöktüğünü görünce Napolyon ile bir kez daha yalnız bir şekilde mücadele etmemek için Şubat 1806 yılında barış görüşmelerini talep etti. Britanya’nın bu hareketini mayıs ayında da Rusya takip etti. Fakat yoğun geçen görüşmeler sonuç vermedi ve Rusya ile Britanya, Prusya’yı Napolyon ile yaptığı ittifaktan koparmayı başardılar. Prusya’nın bunu kabul etmesindeki en büyük sebep, Napolyon’un üzerinde kurduğu baskı sonucu bağımsızlığını yitirmiş olmasıdır. Temmuz 1806 yılında Prusya, Rusya ve Britanya ile birleşerek Fransa’ya karşı Dördüncü Koalisyonu oluşturdular. Valmy Savaşı’nda, Prusya ordusunun yenilmesi halen daha akıldaydı. Napolyon’un bunu tahmin edermiş gibi ordusunun büyük bir bölümünü Alman topraklarında tutuyordu. 8 Ekim 1806 yılında Prusya üzerine harekete geçti. Napolyon ordusunu tam olarak Prusya birliklerine göstermedi, ilerlemelerini istedi. Arkalarından Dresden yolunu kapatmış ve Prusya ordusunu köşeye sıkıştırmıştı. 14 Ekim 1806 tarihinde Jena bölgesinde Prusya ordusunu uyguladığı taktik sonucu mağlubiyete uğratan Napolyon ilerleyerek Berlin’e girdi. Aynı zamanda Napolyon’un Osmanlı siyaseti de işe yaramıştı zira 1806 yılında Osmanlı-Rus savaşı başlayacaktı. Böylelikle Rusya iki cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Osmanlı-Rus savaşının çıkması Britanya için oldukça sıkıntılı bir durum teşkil etmekteydi. Britanya, müttefiki Rusya’ya yardım etmek için 11 parçalık bir donanma ile Çanakkale Boğazını geçip 3 Mart 1807 tarihinde İstanbul önlerine geldiler ancak başarılı olamadılar. Bu sırada Rusya, Fransızlar ile Poznan’ın Eylau bölgesinde kanlı bir muharebeye tutuştu. Savaşın tam sonucu belli olmamakla birlikte, 14 Haziran 1807 tarihinde Niemen Nehri’nde Napolyon, Rus ordusunu büyük bir yenilgiye uğrattı. Çar Aleksandr iki cephede böyle savaşamayacağını anlayıp Napolyon ile barış görüşmelerini yapmak için 25 Haziran 1807 tarihinde Tilsit’e gitmiştir. Napolyon doğu Avrupa’yı geçici olarak Çar Aleksandr ile bölüşme fikrindeydi. İkisinin arasında şöyle bir diyalog geçmiştir:

Çar Aleksandr:

– Mısır kimin olacak?

Napolyon:

– Fransa’nın olacak.

Çar Aleksandr:

– Lehistan kimin olacak?

Napolyon:

– Rusya’nın olacak.

Çar Aleksandr:

– Sen Mısır’ı aldın. Boğazları istiyorum. İstanbul’u istiyorum.

Napolyon:

– İstanbul ve Boğazlar, Dünya hakimiyeti demektir. [50]

Fransız İmparatoru Napolyon ile Rus Çarı I. Aleksandr Tilsit’te Nieme Nehrinde görüşüyor.

Tilsit Antlaşması’nın hem Napolyon hem Avrupa için bir dönüm noktası olduğunu söylemek lazım. Bu anlaşma gereği Rus İmparatorluğu, Fransa’nın yanında yer alıyor ve Bağımsız Polonya kurulmuş oluyordu. Bağımsız Polonya, Kral XVI. Louis döneminden beri Fransızların kafasında yer eden bir düşünceydi. Napolyon ise bunu gerçekleştirmişti. Çar, Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımı konusunda Napolyon ile anlaşamamış ve kazançlarını arttırmak adına Erfurt Görüşmesi’ni talep etmiş. Erfurt Görüşmeleri’nden bir gün önce Napolyon’un Talleyrand’ı yanına çağırarak “Şark mesâili için aceleye lüzûm yoktur. Bu husûsta ısrar edeceksiniz…” [51] demiştir. Erfurt’ta, Çar’ı kendi tarafında tutabilmek için Finlandiya ve Lehistan isteğini kabul etmiştir. Bu durum karşısında Aleksandr, Napolyon’un 21 Kasım 1806 tarihinde Britanya’ya karşı ilan ettiği Kıta Ablukası’ndaki yerini değiştirmiyordu. Çar, kıta sistemine Tilsit Antlaşması ile katılmıştı. İsveç Krallığı Napolyon’un Finlandiya’yı Rusya’ya vermesi sonucu harekete geçmiştir. İsveç Kralı IV. Gustaf, Napolyon’un desteğini alabilmek için hanedanlığının varisi olarak Napolyon’un hiç sevmediği generallerinden biri olan Bernadotte’yi kendi krallığının varisi ilan etti [52].

Tilsit Anlaşması, Britanya için diplomatil bir felaket olmuştur. Çünkü bu anlaşmayla Avrupa’da en fazla güvendiği müttefiki Rusya’yı kaybetmiştir. Napolyon, İngilizleri denizde yenemeyince ekonomik yolla yok etmeye çalıştı. 21 Kasım 1806 tarihinde Kıta Ablukasını (Blocus Coninental) bütün Avrupa için ilan ediyor. Anlaşma gereği Avrupa ülkelerinin Britanya ile ticaret yapmasını yasaklıyordu. Bu Britanya için büyük bir sorun olsa da Avrupalı devletler için çok daha büyük bir sorun olmuştu. Çünkü Avrupalı büyük devletlerin ticaretinin büyük bir kısmı İngiltere ile yapılmaktaydı. Kıta Ablukası’ndaki ilk çatlak Portekiz’de gözükmektedir. Bunun sebebi Portekiz’in ekonomisinin İngiltere ile yaptığı ticaretlerle ile ayakta kalmasıydı. Napolyon bu sıkıntıyı çözmek adına Kasım 1807 yılında İspanya ile birleşerek Portekiz’i işgal etmişti.

İspanya halkının ve ordusunun Fransızlardan pek hoşnut olmadığı bilinir. Avrupa’da o dönem Fransız modası hâkim olduğu için kıyafetler Napolyon ordusuna göre dikiliyordu. Hatta hükümdarların kıyafetleri bile Fransız usulü olmuştu. İspanya’da sosyal anlamda Fransız modası oldukça popülerdi. Birçok rahip bile bu kıyafetlerden giymekteydi. Napolyon kendisi dışındaki bütün hükümdarlara şüphe gözüyle bakıyordu. İşgal ettiği toprakları kendi kardeşleri arasında bölüştürüyordu [53]. Hollanda Kralı olarak kardeşi Louis’i, Napoli Kralı olarak ağabeyi Joseph’i ve Tilsit Anlaşması sonucu Almanya’da kurmuş olduğu Vestfalya Krallığı’nın başına diğer erkek kardeşi Jerome’yi tayin ediyordu. Kendi isteğine göre Avrupa’yı elinde oynatıyordu ve Tilsit Anlaşması’ndan sonra ona karşı koyabilecek tek güç Britanya’ydı. Kardeşleri arasında Avrupa’yı bölüştüren Napolyon, İspanya Monarşisine güvenmediği için Kral IV. Charles’ı tahtan indirmiş ve yerine Napoli Kralı olan ağabeyi Joseph’i geçirmiştir. Jacques Bainville “İspanya, Napolyon’un talih gemisinin ilk çarptığı kaya olmuştur” der [54]. İspanya’da monarşinin değişmesi halk arasında ciddi sorunlara ve isyanlara dönüşmüştür. Kralının tahtan indirilmesi, diğer bütün Avrupa monarşilerinin de aynı risk altında kaldığını göstermiştir. Bundan dolayı Napolyon’un otoritesi kıtada sorgulanmaya başlanmış ve kurtuluş çareleri aranmaya çalışılmıştır. Britanyalılar, üstlendikleri kurtarıcı kimliğinin farkında olup savaşa devam ederek Portekiz’e asker çıkartmıştır. Napolyon’un bütün Avrupa halklarıyla mücadelesi imkansızdı. Napolyon, İspanya’yı tekrardan kontrol altına almak ve en kısa zamanda Alman topraklarında çıkan sorunlarla ilgilenmek istediği için İspanya’ya 150.000 kişilik bir ordu gönderdi. Fakat İspanya’daki Yarımada Savaşı beklediğinden zor geçecekti. Ordusu ile Madrid’e girip tahtı bırakan abisi Joseph’i yeniden başa geçirdi. İspanyollar teslim olmamakta direnip Fransız kuvvetlerine karşı gerilla savaşını başlatmıştı. Lord Wellington öncülüğündeki Britanya kuvvetleri İspanyollara yardım etmişlerdi. Napolyon’un İspanya’yı kontrol altına tutması artık çok zordu. İspanyolları cezalandırma yoluna gitti ve Madrid düştükten sonra yerli halkın bir kısmını kurşuna dizdirdi. Napolyon, endişeli yüzünü ilk defa İspanya’da göstermişti. İspanya, İngiliz- Fransız rekabetinin ortasında kalmıştı ve yerli halk Napolyon’dan kurtulmak istiyordu. Endişesinden dolayı İspanya’daki ordusunun sayısını arttırıp 350.000 civarına çıkarttı. Kendisi İspanya’da ki durumu şöyle özetler:

“Bu işi pek fena bir şekilde ortaya attım. Teşebbüsüm gayri ahlâkiliği pek açık, haksızlık pek yüzsüzce görünmüş olacak, hâlâ herkes ayıplıyor, çünkü başaramadım…” [55]

Seküler tarihçilerin birçoğu, Napolyon’un İspanya’da Engizisyon’u kaldırıp tutsakları serbest bırakmasını büyüklük olarak görmektedir. Fransız ordusu, İspanya’da gerilla savaşları ile meşgulken Avusturya’da çıkan isyanlar Napolyon’u bir kez daha iki cephede savaşmak zorunda bıraktı. Avusturya ordusu şerefini Napolyon karşısında kaybettiği savaşlar yüzünden yitirmişti ve ülkesinin bu durumdan hoşnut olmadığını bilerek Nisan 1809 yılında Bavyera’ya karşı harekete geçti. Napolyon kesin bir darbe vurulması gerektiğini düşünüp Yarımada Savaşı’nı yarıda bırakarak Avusturya üzerine harekete geçti. 9 Temmuz 1809’da Wagram’da, Napolyon Avusturyalıları yenmişti, ancak kayıpları geçmiş zaferlerine kıyasla çok fazlaydı. Tilsit’te Napolyon’un safına katılan Çar Aleksandr, tarafını değiştirdi ve Avusturya’ya yardım etti. Çar Aleksandr, Osmanlı İmparatorluğu ile savaştayken Napolyon’un İngiltere’ye karşı ilan ettiği Kıta Ablukası’na katılmaktan hiç memnun değildi. Bunun sebebi Rusya’nın ekonomisinin büyük bir bölümü İngiltere ile yaptığı ticaretlerle ayakta durmasıydı. Napolyon, Aleksandr’ın bu ihanetini asla unutmamıştı. Diğer taraftan Hollanda Kralı olan kardeşi Louis Kıta Ablukası’nı delmiş, İngiltere ile ticaret yapmaya başlamıştır [56]. 1810 Temmuz ayında Napolyon, kardeşinin saltanatına son verip Hollanda’yı ilhak etmişti. İtalya’nın ve Almanya’nın ileride birleşip büyük bir Avrupa devleti olmasını sağlayan kişi Napolyon olmuştur. Çünkü ilhak ettiği İtalya ve Alman topraklarını bir araya getirerek birlik duygusunu uyandırmıştı. Bu uyanışı Napolyon’a karşı bir birlik kurulmasını sağlamıştır. Napolyon kendisini kurduğu sistem ile zora sokmaktaydı. Ancak Beşinci Koalisyon savaşını, ordu içerisindeki kurduğu askeri sistem ile kazanmıştı. Yaşanan onca şeye rağmen Napolyon ayakta kalmayı başarmış ve zaferlerini devam ettirip Avusturya’dan birçok toprak alıp üzerindeki baskısını arttırmıştır. Fakat İspanya sorununu halledememiş ve daha büyük bir sefere doğru yola çıkmıştı. Tarihçilerin birçoğu Napolyon’un en büyük hatasının egosuna yenik düşmesi olarak görmektedir. Bu tespitin haklılık payı oldukça yüksektir. Çünkü devrimin koruyucusu konumundayken kendisini İmparator ilan etmiş ve despotluğu altında bütün Avrupa’yı istediği gibi elinde oynatmaya başlamıştı. Osmanlı’nın Paris elçisi Halet Efendi Napolyon için “kelb-i akur” (kuduz köpek) benzetmesini kullanmış [57], ve Fransızların cumhuriyet rejimine geçtiği günden beri Avrupa’yı yıkmak istediklerini dile getirmiştir.

Napolyon’un Çöküşü

Napolyon için, kendisini imparator ilan ettiği günden sonra halkla bağları kopmuştu. Sadece kendisinden ve ordusunun başarılarından bahseder hale gelmişti. Fransız halkı, Napolyon’un durmadan savaşmasından bıkmıştı ve savaş istemediklerini dile getirmişlerdi. Ancak Napolyon bu sözlere kulak asmayarak kafasında tasarladığı Avrupa’yı kurmak adına Rusya’nın üzerine büyük bir sefer düzenlemek için yola koyuldu. Çar Aleksandr’ın tarafını değiştirip Avusturya’ya yardım etmesini unutmamıştı ve Rusya’nın Kıta Ablukasını delerek İngiltere ile tekrardan ticaret yapmasına tahammülü kalmamıştı. Aleksandr ile aralarının açılması Tilsit Antlaşması’ndan sonra başlamıştı. Bunun sebeplerinden biri Polonya’yı bağımsız hale getirmesi ve Çar’ın kız kardeşi Anna Pavlovna ile evlenmek istemesiydi. Ancak bu isteği kabul görmedi ve Napolyon tahtına erkek varis bırakamadığı için 1797 yılında evlendiği eşi Josephine’yi boşayıp, Avusturya İmparatoru olan II. Franz’ın kızı Marie Louise ile Mart 1810 tarihinde evlendi. Bir yıl sonra Roma Kralı olacak oğulları II. Napolyon dünyaya geldi. Çar’ın Kıta Ablukası’nı delmesi ve kendisini Avrupa’yı Napolyon’dan kurtaracak tek kişi olarak görmesi sonucu Napolyon ile karşı karşıya geldi. Napolyon, Avrupa’da birçok devleti kendi kontrolü altına almıştı. Lakin Britanya ile Rusya daima Napolyon’un karşısında durmuştu. Osmanlıları Rusya’ya karşı kışkırtıp savaş ilan etmesini de sağlayan yine Napolyon’du. Napolyon Tilsit Antlaşması ile Rusya’yı kontrol altında tutacağını sanmış ancak yanılmıştı. Bu yanılgısı onu kesin sonuçlara itmiş ve 1811 yılında hazırlıklarına başlamıştı. Napolyon Rusya’yı yeneceğini düşünüp yapacağı savaşın bütün Avrupa’ya bir ders olmasını istiyordu. Bu şekilde Britanya’yı barışa zorlayabileceğini düşünmekteydi. Napolyon Rusya’nın coğrafyasına tam olarak vakıf değildi ancak bütün imkanlar onun tarafındaydı. Britanya dışında bütün Avrupa Napolyon’un kontrolündeydi. Prusya’ya Rusların ellerinden almış olduğu toprakları geri vereceğinin sözünü vererek ordusunun yanında olmasını istemişti [58]. Avusturya, Wagram savaşındaki yenilgisinden sonra Viyana’da imzaladığı barış antlaşması sonucu Napolyon’un müttefiki olmuştu. Sultan II. Mahmud’dan yardım talebinde bulunmuş ve Tuna boyuna yüz bin Türk göndermesini istemiştir [59]. Karşılığında, Osmanlılar’a Eflak ve Boğdan’ı vermeyi teklif etmiştir. Ancak Rusya Osmanlı ile olan savaşına bu sebepten dolayı son vermiş ve Napolyon’dan daha önce davranıp 28 Mayıs 1812 tarihinde Bükreş Antlaşması’nı imzalayıp Elfak ve Boğdan’dan çekilmiştir. Türklerden yardım gelmemesi üzerine Avusturya ve Prusya üzerinde daha fazla baskı kurup daha fazla asker talebinde bulunmuştu. Prusya 20.000 kişilik bir ordu ile Napolyon’un yanında yer alırken, Avusturya 30.000 kişiyle yardım etmekteydi. Fransız askerleri ile birlikte ordunun toplam nüfusu 420.000 civarındaydı, buna “Yirmi Millet Ordusu” ismi verilmişti [60]. Napolyon’un elinde 1350 civarında top varken, Rusya’nın elinde 1600 top bulunmaktaydı [61]. 65.000 Fransız askeri ise abisi Joseph kontrolünde, İspanya’da Britanya kuvvetlerine karşı durmaktaydı. Napolyon, Rusya’ya karşı işgal girişimini başlatmadan önce 22 Haziran 1812 tarihinde ordusuna şu konuşmayı yaptı:

“Askerler! İkinci Polonya harbi başladı; birincisi Friedland ve Tilsit’de sona ermişti. Rusya, Tilsit’de Fransa ile ebedî ittifaka ve İngiltere ile harbe yemin etmişti. Bugün yeminini bozmuş bulunuyor! Havsalaya sığmayan bu hareketine sebep olarak da, Fransız Kartallarının Ren nehrini geçmiş olmasını gösteriyor. Rusya kendini kaderin ellerine bırakmıştır; alın yazısı yerine getirilmelidir. ” [62]

Bu konuşmasından iki gün sonra 24 Haziran 1812 tarihinde Niemen Nehri’ni geçmişti. Niemen Nehri, Çar ile Tilsit Antlaşması’nı yapmak için buluştuğu yerdi. Çar Aleksandr, ordusunun başına 66 yaşındaki General Mihail Kutuzov’u geçirdi.

General Kutuzov, Rus ordusundaki en deneyimli askerlerden biriydi. Çar ile pek anlaşamazlardı. Bunun sebebi Kutuzov’un, Rusya’nın Napolyon’a karşı Avusturya’nın yanında saf tutarak, Austerlitz Muharebesi’ne girmemesi gerektiğini düşünmesiydi. Çar’ın üstlendiği kurtarıcı misyonu, Kutuzov’u dinlemesine engel olmuştu. Kutuzov, geçmişte Çar Aleksandr’ın birçok politikasını desteklememişti. Aleksandr, generallerine karşı her zaman şüphe ile yaklaşmaktaydı. Akıbetinin babası I. Pavel gibi olmasını istemiyordu. Kutuzov, Napolyon’un ilerlediğini görerek Çar’a İskit taktiği uygulanması gerektiğini söylemiş, Rus ordusunun ve halkına geri çekilme emrini vermesini sağlamıştır. Geri çekilen ordu ve halk evleri, tarlaları yakmış ve su kuyularını zehirlemiştir. Bu taktiğin amacı Fransız birliklerinin barına ve gıda ihtiyacını gidermesini engelleyerek yorulmasını, savaşamayacak hale gelmesini sağlamaktır. Bir süre sonra ordu içerisinde hastalıklar baş göstermiştir. Ancak Napolyon bu sefere çıkarken birçok vaatte bulunmuştu ve İspanya’da düşen prestijini yeniden toplamak niyetindeydi. Napolyon, Rusların savaşacağını düşünmüş, bundan dolayı ordusunu tam 18 gün Vilna’da bekletti [63]. Savaş başladığı zaman Çar, Vilna’da bulunmaktaydı ve Napolyon şehre gelmeden iki gün önce şehri boşaltmıştı [64]. Smolenks önlerine geldiği zaman karşısında 120.000 Rus askeri vardı. Napolyon burada gerçekleştirilen muharebeyi kazanmıştı ve Rus askerlerinin Moskova yolunu tuttuğunu görmüştü. Napolyon, zafer kazanmıştı ancak ordu içerisinde hastalıklar ve firarlar başlamıştı. Generalleri, Napolyon’a bu durumu söylemişti ancak Napolyon durmadan ilerlemek istiyordu. İnandığı şey şimşek hızında savaştı. Kendisi bir ordunun gücünü “kütlesi çarpı hızı” olarak ifade etmektedir. Ancak bu seferde ordusunun ne hareket edecek gücü ne de savaşacak dirayeti vardı. Kutuzov, Fransız ordusunun yorulduğunu görmüştü ama savaşmaya pek istekli değildi. Bunun sebebi günümüzde de tartışma konusudur. Napolyon, ordu içerisinde yaşadığı kayıplara rağmen ilerlemeye devam etmiş ve 7 Eylül 1812 günü Moskova’nın 160 km batısında bulunan Borodino bölgesine gelmiştir. Borodino, Moskova’ya giden yolun anahtarı konumundadır. Kutuzov bunu bildiği için Napolyon’un karşısına çıkmak istemiştir. Borodino, Avrupa’nın o devirde gördüğü en kanlı muharebelerden birisi olmuştur. Rus kuvvetleri, Fransızların saldırmasını beklemiş ve taarruza geçmiştir. Bir günde 100 bin civarında kişi yaşamını ya yitirdi ya da yaralandı [65]. Kutuzov, ordusuna Moskova’ya çekilmesi emrini verdi. Napolyon bu kanlı zaferinin ardından Moskova’ya doğru harekete geçti ve Rusların teslim olmasını bekleyip durdu. Kutuzov, Borodino’dan sonra Napolyon’un geleceğini düşündü ve 13 Eylül 1812 gecesi generallerini toplayıp hep bir ağızdan “Moskova’nın vatan demek olmadığını” söylediler ve Moskova yangını böylece başlamış oldu [66]. Moskova Valisi Rostopçin’in yangını başlatan kişi olarak gözükse de iddiaların hiçbirini kabul etmemiştir. Napolyon, Borodino Muharebesi’nden sonra Moskova’ya girdi ancak Moskova, Ruslar tarafından ateşe verilmişti. Barınacak ev ve erzak bulamayan Fransız ordusu, Moskova’da tam 35 gün bekledi. Napolyon bu süre boyunca Çar’a üç defa teslim olması için haber gönderdi. Napolyon, Çar Aleksandr’a yazdığı mektubunda şu cümlelere yer verdi:

“Bey kardeşim, ihtişamlı ve güzel Moskova şehri kül oldu. Onu Rostopchine yaktırdı. Dört yüz kundakçı suçüstü yakalandı, hepsi de valinin ve polis müdürünün emriyle şehri ateşe verdiklerini ifade ettiler; dört yüzü de kurşuna dizildi. Yangınların nihayet önü alınabildi. Evlerin dörtte üçü kül oldu, ancak dörtte biri ayakta. Bu hareket tarzı korkunçtur ve gâyesizdir. Bizi yiyecek kaynaklarından mahrum etmeyi mi hedef güdüyor? Fakat bu kaynaklar mahzenlerde saklıydı ve yangın oraları sarmadı. Aslında, bu kadar önemsiz hedefe varmak için, dünyanın en güzel şehirlerinden biri ve yüzyılların eserlerini nasıl yok edebilir? …” [67]

Napolyon gönderdiği mektuplar aracılığı ile Çar’ın teslim olması ve çabasının ümitsiz olduğunu dile getirip dursa da kötü durumda olan Fransız ordusuydu. Napolyon, ordu içerisindeki sorunların artık göz ardı edilemeyeceğini görerek, generallerini dinleyip 19 Ekim 1812 günü Moskova şehrinden geri çekilme kararı aldı. Moskova’dan geri çekildiği haberini alan Kutuzov peşine düştü. Napolyon Rusya’dan kolay bir şekilde çıkıp gidememişti. Rus ordusu ve halkı, Fransız ordusuna her gün saldırıyordu. Napolyon, Rusya’dan yoğun uğraşlar sonucu 12 Aralık 1812 tarihinde çıkmıştı.

420 bin kişi ile girdiği Rusya’ya 50 bin kişi ile geri dönebilmişti. Napolyon, Rusya Seferi ile uğraşırken Abisi Joseph, İspanya’da İngilizlere karşı yenilmişti.

Napolyon ordusu ile Moskova’ya yürüyor.

Napolyon, Rusya Seferi için kendisini övmek adına şu cümleleri söylemiştir:

Fransızlar benden şikâyet edemezler. Fransızları korumak için Almanları ve Polonyalıları feda ettim. Rusya seferinde 300.000 insan kaybettim. Lâkin bunların sadece 30.000’i Fransız’dır.” [68]

Napolyon’un Rusya’daki yenilgisi bütün Avrupa’da duyulmuştu. Prusya, hemen harekete geçerek Rusya ile 1813 yılında ittifak imzaladı. Napolyon, iki orduya karşı önemli muharebeler kazansa da buna yetebilecek güce sahip değildi. Britanya, Napolyon’un yenilgisini görerek haziran ayında Prusya ile ittifak yaptı ve Fransa’ya Karşı Altıncı Koalisyon kuruldu. Avusturya, Napolyon’un barış görüşmelerini reddetmesi üzerine Ren Konfederasyonu’nun dağıtılmadığı gerekçesini öne sürerek 1813 Ağustos ayında koalisyona katıldı. Napolyon’un imparatorluğu, Avrupa’nın her köşesinden kuşatma altına alınmıştı. Müttefikler, Napolyon’a 1795 sınırlarına geri dönmesi takdirde barış yapılacağını söyledi ancak Napolyon bunu kabul etmeyerek savaş yolunu tercih etti. Napolyon’un en büyük yenilgilerinden biri olan ekim ayında aldığı Leipzig Muharebesi (Milletler Muharebesi) oldu. Napolyon bu yenilgi sonucunda Fransa’ya geri çekildi. Paris’te bir araya gelen Yasama Meclisi Napolyon’u suçlayan bir belgeyi onayladı [69]. Bu belgeye destek veren kişilerden biri abisi Joseph’ti. Müttefikler durmayarak Mart 1814 tarihinde Paris’e girdiler. Napolyon bu sırada müttefikler üzerine Paris’e bir saldırı yapılmasını söyledi ancak generalleri onu dinlemedi. Yakın dostu Talleyrand bile Napolyon’a sırtını dönüp Senato’yu toplantıya çağırdı. Toplantıda, Napolyon’un tahtan feragat etmesi için oylama yapıldı. Napolyon bu durum karşısında Fransız halkına şu sözleri söyledi:

“Millî istiklâli korumak için harbe atılırken, bütün gayelerin, bütün iradelerin bir araya geleceğini umuyor, milli otoritelerin iş birliğine inanıyordum. Durum ve şartlar artık bana değişmiş görünüyor. Kendimi Fransa düşmanlarının kin ve intikam duygularına teslim ediyorum. Temenni ederim ki sözlerinde samimi olsunlar ve bütün kinleri sadece benim şahsıma ait bulunsun. Umumun selâmeti adına, bağımsız bir millet olarak kalmak için, hepiniz birleşiniz. Oğlum Napoléon II adıyla Fransızların İmparatoru ilan ediyorum.” [70]

Tahtan feragat etmesi tarih kaynaklarında 6 ve 11 Nisan arası gözükmektedir. Müttefikler, Napolyon’un oğlunu taht varisi olarak kabul etmemiş ve yerine XVI. Louis’in kardeşi XVIII. Louis’i geçirmişlerdir. 30 Mayıs 1814 tarihinde Paris’te, Fransa ve müttefikler arasında barış antlaşması imzalandı. Anlaşma gereği Napolyon, Elbe adasının imparatoru olacak ve kendisi dahil ailesine maaş bağlanacaktı. Eşi Marie- Louise Napolyon ile gitmeyi reddetmiş, Parma düşesi olarak kalmayı seçmiş. Üç yaşındaki oğluna babasının büyük hatalar yaptığını, babasına benzerse, onun da sonunun kötü olacağına dair yaklaşımlarda bulunduğu bilinmektedir. Müttefikler, Fransa hükümdarı olarak XVIII. Louis’i krallığın başına getirerek; Bourbon Restorasyonu’nu yapmayı planladırlar. Halkın büyük bir kısmı da sokaklarda yeni kralın ismini bağırıyordu. Fransa tekrardan Avrupa monarşilerinin arasına dönmüştü ve Napolyon şu sözleri ile Fransa’dan ayrılmıştı:

“Bütün çıkarlarımı vatanın çıkarları uğruna feda ettim. Şimdi ise ayrılıyorum. Siz dostlarım, Fransa’ya hizmet etmeye devam ediniz.” [71]

Fransa 1792 sınırlarına geri dönmüş ve Talleyrand’ın politikaları sayesinde krizin kenarından dönülmüştü. Napolyon ise Fransız bayrağını öptü ve ilk sürgün yeri olan Elbe Adası’na doğru yol aldı.

1792 yılından bu yana 22 yıl boyunca Fransa ile harp eden Avrupa, yıkılan düzeni tekrardan kurmak adına eylül ayında Viyana’da bir araya gelmiştir. Viyana’da alınan kararlar neticesinde, Avrupa’nın haritası yeniden çiziliyor ve yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyordu. Talleyrand, kongreye katılmıştı ve Fransa’yı en zararsız şekilde kurtarmak istiyordu. Müttefiklere, Napolyon’un Azor Adalarına, Batı Hint Adalarına veya St. Helena adasına sürgüne gönderilmesi gerektiğini öne sürmüştü [72]. Bu sırada Fransa içerisinde ciddi sorunlar baş göstermişti. Halk kendi içerisinde Cumhuriyetçiler, Monarşistler ve Bonapartçılar olarak üçe ayrılmıştı. Kral XVIII. Louis’in devlet hazinesini sorumsuzca harcaması sonucu iç karışıklar çıkmaya başlamıştı. Napolyon, bu durumdan haberdar olmuş ve vatanın kötü durumda olduğunu ileri sürüp sürgünde bulunduğu Elbe Adası’ndan kaçarak 1 Mart 1815 yılında Cannes kıyısındaki Juan Körfezine ayak bastı [73]. Başta bütün Fransa’da yayılan bu haber bütün Avrupa’yı sardı. Maraşel Ney, Kral XVIII. Louis’e, Napolyon’u “altın bir kafes” içerisinde huzuruna çıkaracağını söylüyordu [74]. Napolyon hakkında tutuklama emri çıkarıldı ve Grenoble komutasındaki birlik Napolyon’u tutuklamakla görevlendirildi. 7 Mart tarihinde Napolyon ile karşı karşıya gelen Grenoble Birliği, Napolyon’un önünde yerlere kapanıp saflarını değiştirdiler.

7 Mart 1815, Napolyon Grenoble öncülüğündeki 5. Piyade Alayı’na mensup bir grup asker ile karşılaşıyor. Askerler Napolyon’u tutuklama görevini bırakıp hizmetine girmek istiyorlar. Napolyon bu görüntüden sonra söyle diyor: “Grenoble’dan önce maceracının tekiydim; Grenoble’dan sonra ise hükümdar oldum.” demiştir. Resim Karl Steuben tarafından çizilmiştir. [75]

Napolyon, Paris’e kadar ilerleyişini sürdürünce; Kral XVIII. Louis ailesi ile birlikte Belçika’ya doğru kaçtı. Talleyrand, Viyana’da Fransa’yı kurtarmaya çalışırken Napolyon’un geri dönmesi bütün planlarını altüst edecekti. Napolyon, 20 Mart günü Paris’e girdi ve yoğun coşkuyla karşılandı. Ancak geçmişteki yenilgiler akıldaydı ve ölen askerlerin acısı hala tazeliğini koruyordu. Napolyon, Paris’e girdiği zaman eski kudreti ve gücü yoktu. Son derece yorgundu ve bu yorgunluğu hakkında çizilen birçok resme yansımıştır. Napolyon’un ordusunu yeniden kurması için zamana ihtiyacı vardı ancak müttefikler, Napolyon henüz Paris’e ulaşmadan, 700 bin civarındaki müttefik ordusunu bir araya getirmişti. Napolyon ise 200 bin civarında bir ordu meydana getirmeyi başarmıştı. Napolyon, savaş istiyordu ancak bunu sebepsiz yapma niyetinde değildi. Bunun için müttefiklere barış teklifinde bulundu. Müttefikler teklifini reddetmesiyle birlikte aslında Napolyon’un istediği şeyi yaptılar. Napolyon, taktik becerisine çok fazla güveniyordu fakat karşısında çok büyük bir ordu vardı. Bu zamana kadar sayı bakımından kendisi avantajlıydı ancak işler tersine dönmüş ve sonuna doğru ilerler bir halde ordusunu komuta etmeye çalışıyordu. Napolyon’un teklifini reddetmelerinden sonra 14 Haziran 1815 tarihinde ordularını Belçika’ya soktu. Britanya kuvvetleri, Napolyon’u durdurmak için Lord Wellington komutasında Napolyon’un üzerine harekete geçti. 18 Haziran günü Waterloo’da karşı karşıya gelen kuvvetler arasında muharebe başlamış ve ilerleyen zamanda Napolyon’u altın kafes içine sokmak isteyen Maraşel Ney tarafından Britanya kuvvetleri zor duruma düşmüşlerdir. Wellington’ın yardımına 72 yaşındaki Prusya ordusunun komutanı Leberecht von Blücher’in gelmesi, Napolyon’un yenilmesiyle sonuçlandı. Napolyon, hayatının son savaşını böylece yapmış ve Avrupa’da kurulmak istenen düzeni 100 günlük bir süre ile engellemişti.

Bunun yanında Fransa için işler masada da iyi gitmiyordu. Talleyrand’ın diplomasi becerileri bu sefer sonuç vermemiş ve Fransa’nın kuzeyinin müttefikler tarafından işgal altında kalması kararlaştırılmıştı. Aynı zamanda Fransa, 700 milyon Frank savaş tazminatı ödemek zorunda kalmıştır [76]. Napolyon, Britanya kuvvetlerine teslim olmuş ve İngilizlerin esiri olmuştur. Napolyon, İngilizlerin kararı neticesinde son sürgün yeri olacak olan Sainte- Helena Adası’na götürülmüştür. Adadaki sürgün hayatı boyunca yanındaki İngilizler ondan sürekli korkmuştur. Kendisi, bu tarihten sonra kitap okumaya ve erken yatmaya başlamıştır. Sürekli geçmişi ile baş başa kalıp hatalarını görmüş, her seferinde pişmanlığını dile getirmiştir. Oğluna 17 Nisan 1821 tarihinde yazdığı mektup bu pişmanlığını kanıtlar niteliktedir:

“Oğlum, ölümümün öcünü almayı düşünmemeli, bundan ders almalıdır. Başarmış olduğum büyük işlerin hatırası hafızasından silinmesin. O da benim gibi sonuna kadar Fransız olarak kalsın. Bütün gayretini sulh yolu ile hükümdar olmaya harcamalı. Lüzumsuz yere ve sırf beni taklit amacı ile, harplere girecek olursa maymundan farkı kalmaz. Benim eserim yeni baştan başlamak, benim için hiçbir şey yapmamış olduğumu varsaymaktır.” [77]

Sürgün döneminde sürekli olarak Avrupa’yı bir arada tutmak için çabaladığını söylemiş, Fransa’nın rahat etmesi için birçok krallığı fethettiğini söylemiştir. Fakat bir cisim yükseldiği yerden düşer. Napolyon, bunu tarih sahnesinde kanıtlayan insanlardan biridir. Kendisinin mirası, imparator olmadan önceki haliyle takdir görmüştür. Kendisini imparator ilan ettiğin gün, düşüşe geçtiğini söyleyebiliriz.

Napolyon, tam 22 yıl hiç dinlenmeden harp etti. 15 Ağustos 1769 tarihinde Korsika’da doğmuş ve 5 Mayıs 1821 tarihinde Sainte- Helena’da vefat etmişti. Kendisi vasiyetinde, Ajaccio Katedrali’ne gömülmek istemiş, daha sonra bu kararını değiştirip kemiklerini Fransa’ya emanet etmişti [78]. Naaşı 1840 yılında Fransa’ya getirilmiştir. İmparator olmadan önceki yaptığı hukuk reformları hala takdir görmektedir. Fransa Meclisi’ne kadınların girmesini sağlaması ve seçim haklarının genişletilmesi önemli örneklerdendir. Kendisi, Avrupa’yı bir bütün olarak hayal etmişti. En büyük hatası kendi egosuna yenik düşmesiydi. Kendisini bir Roma hükümdarı olarak görmüş ve ona göre yaşamaya çalışmıştır. Tacı, arması, kıyafetleri bu vizyon etrafında şekillenmiştir. Beyaz atı ile resmedilmesi onun kurtarıcı olarak gözükmesinden kaynaklıdır.

İngiliz Oryantalist Willam Jones, Napolyon ile Timur’u yapmış oldukları kış seferinden dolayı bir tutar [79]. Napolyon sürekli asker olduğunu dile getirmiş ve bazen aldığı canlardan pişman olmadığını söylemiştir. Keskin dönüşler yapıp aldığı kararlar neticesinde, Fransa’nın başına çok büyük dertler açmıştır. Birçok genç, 1792 yılını izleyen yıllarda Napolyon’un savaşları sebebiyle hayatını kaybetmiştir. Fransa kaybettiği nüfusunu çok uzun zaman telafi edemedi. Napolyon’un bir araya getirdiği Alman ve İtalya toprakları, Napolyon’dan kısa süre sonra bir araya gelerek ulus devleti olmayı başarmış, Fransa karadaki üstünlüğünü bu şekilde kaybetmiştir. Fransa ve Avrupa için iyi bir kişiliğe mi, yoksa kötü bir kişiliğe mi sahip bilinmez. Ancak yapmış oldukları sayesinde, kendisi olmadan bir dünya tarihi yazılmasının mümkün olmadığını bizlere göstermiştir. Napolyon’u en güzel özetleyen kişi Atatürk olmuştur:

“Napolyon, memleketiyle başladığı işi kendisiyle bitirdi.” [80]

Rousseau’nun Korsika için “Günün birinde bu küçük adanın, Avrupa’yı şaşırtacağına dair bir önsezim var.” sözünde hayal ettiği Avrupa bu şekilde miydi, bilinmez. Fakat kesin olan kısım şudur ki: Avrupa’nın en çok konuştuğu isimlerden biri Napolyon’dur.

Napolyon Dönemi Avrupası ile ilgili dünyaca ünlü iki yazar, önemli eserler vermiştir. Lev Nikolayeviç Tolstoy’un yazmış olduğu “Savaş ve Barış” adlı kitabı, Napolyon’un Rusya’yı işgalini ve bu dönemde yaşanan trajediyi anlatan kusursuz bir eserdir. Fransız yazar Alexandre Dumas’ın “Sainte-Hermine Şövalyesi”, Napolyon Dönemi reformlarına ayak uydurmaya çalışan bir şövalyenin hikâyesini anlatmaktadır. Alexandre Dumas’ın ”Monte Cristo Kontu” adlı eserini, Napolyon’un Elbe Adası’ndaki hayatını ele almaktadır. Napolyon’un ünlü Alman yazar Goethe ile olan anısını ise Hasan Ali Yücel’in kaleme aldığı ‘‘Goethe’‘ romanından öğrenmekteyiz [81].


DİPNOTLAR:

[1] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 115.

[2] Emine Çaykara, Tarihçilerin Kutbu ” Halil İnalcık Kitabı”, İstanbul 2017, s. 119.

[3] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 7.

[4] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 7.

[5] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 7.

[6] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 529.

[7] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 529.

[8] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 15.

[9] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 529.

[10] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 16-17.

[11] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 17.

[12] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 531.

[13] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 530.

[14] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 36.

[15] Norman Davies, Avrupa Tarihi, Doğu’dan Batı’ya, Buz Çağı’ndan Soğuk Savaş’a, Urallar’dan Cebelitarık’a, Avrupa’nın Panoraması, Çev. Burcu Çığman, Elif Topçugil, Kudret Emiroğlu, Suat Kaya, Ankara 2011, s. 774.

[16] İsmail Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk- Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), Ankara 1999, s. 161.

[17] İsmail Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk- Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), Ankara 1999, s. 161.

[18] İsmail Soysal, Fransız İhtilâli ve Türk- Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), Ankara 1999, s. 162.

[19] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 530.

[20] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 530.

[21] Anja V. Hartman & Beatrice Heuser, Tarih Boyunca Avrupa’da Savaş ve Barış, Çev. Onur Atalay, İstanbul 2006, s. 312.

[22] Fatih Yeşil, Trajik Zafer, Büyük Güçlerin Doğu Akdeniz’deki Siyasi ve Askeri Mücadelesi (1806-1807), İstanbul 2017, s. 8.

[23] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 70.

[24] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 73.

[25] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 23.

[26] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 5.

[27] Ziya Şakir, Türkler Karşısında Napoleon, C. 1, İstanbul 2009, s. 94.

[28] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 75.

[29] Süheyla Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Halet Edendi, İstanbul 2018, s. 34.

[30] Ziya Şakir, Türkler Karşısında Napoleon, C. 1, İstanbul 2009, s. 114.

[31] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 75.

[32] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 75.

[33] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 531.

[34] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 531.

[35] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 532.

[36] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 532.

[37] Halil İnalcık, Tarihe Düşülen Notlar, Röportajlar (1958-2015), C.2, İstanbul 2017, s. 251.

[38] Süheyla Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Halet Edendi, İstanbul 2018, s. 36.

[39] Süheyla Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Halet Edendi, İstanbul 2018, s. 123.

[40] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 81.

[41] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 537.

[42] Lord Kirnoss, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Ayhan Tezel. İstanbul 1972, s. 719.

[43] Madame De Stael, Almanya Üzerine, Çev. Hasan Aydın Karahasan, İstanbul 2017, s. 3.

[44] John Lynch, Simon Bolivar, Çev. Bülent O. Doğan, İstanbul 2017, s. 30.

[45] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 121.

[46] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 81.

[47] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 83.

[48] Norman Davies, Avrupa Tarihi, Doğu’dan Batı’ya, Buz Çağı’ndan Soğuk Savaş’a, Urallar’dan Cebelitarık’a, Avrupa’nın Panoraması, Çev. Burcu Çığman, Elif Topçugil, Kudret Emiroğlu, Suat Kaya, Ankara 2011, s. 775.

[49] Madame De Stael, Almanya Üzerine, Çev. Hasan Aydın Karahasan, İstanbul 2017, s. 7.

[50] Halil İnalcık, Tarihe Düşülen Notlar, Röportajlar (1958-2015), C.2, İstanbul 2017, s. 205.

[51] Edouard Driault, Napoléon’un Şark Siyâseti, Selîm-i Sâlis, Napoléon, Sébastiani ve Gardane, Tercüme. Köprülüzâde Mehmed Fuad Köprülü, Çev. Selma Günaydın, Ankara 2013, s. 369.

[52] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 178.

[53] Roger Price, Fransa’nın Kısa Tarihi, Çev. Özkan Akpınar, İstanbul 2016, s. 165.

[54] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 86.

[55] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 143.

[56] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 87.

[57] Süheyla Yenidünya Gürgen, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Halet Edendi, İstanbul 2018, s. 129.

[58] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 175.

[59] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 177.

[60] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 89.

[61] Akdes Nimet Kurat, Rusya’nın Tarihi, Başlangıçtan 197’ye Kadar, Ankara 2014, s. 321.

[62] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 80.

[63] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 89.

[64] Akdes Nimet Kurat, Rusya’nın Tarihi, Başlangıçtan 197’ye Kadar, Ankara 2014, s. 322.

[65] Paul Bushkovtich, Rusya’nın Kısa Tarihi, Çev. Mehmet Doğan, İstanbul 2017, s. 159.

[66] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 212.

[67] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 83.

[68] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 90.

[69] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 558.

[70] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 109.

[71] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 91.

[72] Geoffrey Wooten, Waterloo 1815, Modern Avrupa’nın Doğuşu, Çev. M. Okan Doğan, İstanbul 2012, s. 10.

[73] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 96.

[74] John Merriman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 560.

[75] Geoffrey Wooten, Waterloo 1815, Modern Avrupa’nın Doğuşu, Çev. M. Okan Doğan, İstanbul 2012, s. 11.

[76] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), İstanbul 2019, s. 97.

[77] Octave Aubry, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, Çev. Fethi Yücel, Ankara 1964, s. 143-144.

[78] François-René de Chateaubirand, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémories d’Outre-tombe), Çev. Yaşar Nabi Nayır, İstanbul 1946, s. 510.

[79] Onur Bilge Kula, Batı Edebiyatında Oryantalizm, C. 2, İstanbul 2011, s. 414.

[80] Lord Kirnoss, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Ayhan Tezel. İstanbul 1972, s. 719.

[81] Hasan Âli Yücel, Goethe: Bir Dehanın Romanı, İstanbul 2019, s. 262-264.


KAYNAKÇA:

Chateaubriand, François-René de, Mezar Ötesinden Hâtıralar Napoléon (Mémoires d’Outre-tombe Napoléon), Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1946.

Aubry, Octave, Napoléon’dan Ölmez Sayfalar, 1. Basım, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1964.

Miquel, Pierre, L’ Histoire De France, İsviçre 1995.

Merriman, Norman, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, 1. Basım, Say Yayınları, İstanbul 2018.

Brelingard, Désire, Lohrer, Robert, Louis, Mazoyer, Histoire L’Ere Des Révolutions, C.2, Paris 1962.

Price, Roger, Fransa’nın Kısa Tarihi, 2.Basım, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 2016.

Davies, Norman, Avrupa Tarihi, Doğu’dan Batı’ya, Buzul Çağı’ndan Soğuk Savaş’a, Urallar’dan Cebelitarık’a, Avrupa’nın Panoraması, 2. Basım, İmge Kitabevi, Ankara 2011.

Roberts, J.M., Avrupa Tarihi, 1. Basım, İnkılâp Yayınları, İstanbul 2015.

Breuilly, John, Avusturya, Prusya ve Almanya’nın Oluşumu (1806-1871), 1. Baskı,İletişim Yayınları, İstanbul 2019.

Yeşil, Fatih, Trajik Zafer Büyük Güçlerin Doğu Akdeniz’deki Siyasi Ve Askeri Mücadelesi (1806-1807), 1. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017.

Lynch, John, Simon Bolivar, 2. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017.

Driault, Edouard, Napoléon’un Şark Siyâseti Selîm-i Sâlis, Napoléon, Sébastiani Ve Gardane, 1. Basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2013.

Stael, Madame de, Almanya Üzerine, 1. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017.

Kirnoss, Lord, Atatürk Bir Milletin Yeniden Doğuşu, 4. Basım, Sander Yayınları, İstanbul 1972.

Karal, Enver Ziya, Selim III’ün Hatt-ı Humayunları, 2. Basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1999.

Fulbrook, Mary, Almanya’nın Kısa Tarihi, 3. Basım, Boğaziçi Üniverstiesi Yayınevi, İstanbul 2017.

Aksan, Virginia H., Kuşatılmış Bir İmparatorluk Osmanlı Harpleri (1700- 1870), 3. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017.

Kula, Onur Bilge, Batı Edebiyatında Oryantalizm, 2. Basım, C.2, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2011.

Bushkovitch, Paul, Rusya’nın Kısa Tarihi, 2. Basım, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 2017.

Kurat, Akdes Nimet, Rusya Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar, 6. Basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2014.

Şakir, Ziya, Türkler Karşısında Napoleon, 1. Basım, C.1, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2009.

Armaoğlu, Fahir, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789-1914), 18. Basım, Kronik Yayınları, İstanbul 2019.

Wootten, Geoffrey, Waterloo 1815 Modern Avrupa’nın Doğuşu, 1. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2012.

Phillips, William D., Phillips, JR. Carla Rahn, İspanya’nın Kısa Tarihi, 1. Basım, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 2016.

Soysal, İsmail, Fransız İhtilâli ve Türk- Fransız Diplomasi Münasebetleri (1789-1802), 3. Basım, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1999.

Gürgen, Süheyla Yenidünya, Devletin Kâhyası, Sultanın Efendisi: Mehmed Said Halet Efendi, 1. Basım, Dergâh Yayınları, İstanbul 2018.

Hartmann, Anja V., Heuser, Beatrice, Tarih Boyunca Avrupa’da Savaş ve Barış, 1. Basım, Etkileşim Yayınları, İstanbul 2006.

Çaykara, Emine Tarihçilerin Kutbu ‘’ Halil İnalcık Kitabı’’, 14. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2017.

İnalcık, Halil, Tarihe Düşülen Notlar, Röportajlar (1958-2015), 5. Basım, C .2, Timaş Yayınları, İstanbul 2017.

Yücel, Hasan Âli, Goethe: Bir Dehanın Romanı, 3. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019.

Yorumlar (1 Yorum)

  • Napolyon ile ilgili şöyle bi söylenti vardır:
    Napolyon daha küçükken evlerine anasının bir misafiri gelir. Gülüşmeler, şakalaşmalar vesaire havada uçuşmaktadır. Bizim bildiğimiz napolyon 157 boyunda, haliyle küçükken pek daha küçük boyu. Küçük napolyonu gören misafir başlar kıkırdamaya. En son kendini tutamaz:
    – Ay cicim, der. Maria Letizia Romalina, bu çocuk pek ufak tefek bişey. Yere değiyor vallahi, eh eh eh. Bu minnoş savaş çıkınca nasıl binecek atlara bakalım, eh eh eh. Burnundan makas alır küçük Napolyon’un. Sen ata binene kadar savaş biter çoktan, diye de ekler.
    Napolyon küçük, Napolyon küçük ama Napolyon Napolyon:
    – Lan kadın, der. Ben öyle savaş çıktığında ata binmeyeceğim, ben ata binince savaş çıkacak. Merak etmeyin, der.

Şuanda Alihandrowski adlı kişinin yorumuna cevap yazıyorsunuz. Cevabı iptal etmek için tıklayın.