İnceleme: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dış Politika

Yazar: Faruk Aydın

Mart 10th, 2021

İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde profesör olarak görev yapan Mustafa Budak, farklı tarihlerde akademiye sunduğu bilimsel makalelerini derlediği Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Dış Politika adlı kitabı Ketebe Yayınları’ndan Aralık 2020’de çıktı.

Birbirine bağlı konulardan oluşan makaleleri Misak-ı Milli, İskenderun, Paris Barış Konferansı, Musul, Sevr, Lozan, Batı Trakya, Osmanlı arşivleri ve Türk Dış Politikasına ait kaynaklar gibi konuları içermektedir. Eserin doğru incelenebilmesi adına içerdiği tüm makaleleri ayrı ayrı ele alacağız.

Budak, 2017’de yazdığı ”Milletin Ahdi: Misak-ı Milli’[1] adını taşıyan makalesinde Misak-ı Milli’nin oluşum sürecini anlatmadan önce, Osmanlı Devleti’nin büyük devletler tarafından Birinci Dünya Savaşı öncesi nasıl paylaştırıldığına dair süreci anlatmaktadır. Savaştan yenik ayrılan Osmanlı Devleti’nin parçalanmanın eşiğinde iken devleti yöneten Milli Mücadele’ye inanmış kadroların durumun vehametini kavrayıp arayışlara girdiği bir dönemde, devletin son Mebusan Meclisi’nin Misak-ı Milli tasarısını kabul ederek itilaf devletlerine barış şartlarını sunduğunu belirtmektedir. Budak, Misak-ı Milli’yi ”milletin ahdi” olarak tanımlamaktadır. Makalenin son bölümünde Lozan sürecinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Misak-ı Milli adına hangi adımların atıldığı, nelerin başarılıp nelerin başarılamadığı üzerinde durmaktadır. Sonuç bölümünde ise Misak-ı Milli’nin günümüzde sık sık gündeme gelmesinin nedenleri üzerine isabetli çıkarımlar yapmaktadır.

1998’de kaleme aldığı ”Hangi Misak-ı Milli?”[2] adlı bilimsel makalesinde Misak-ı Milli’ye atıfta bulunarak güncel tartışmaları irdelemektedir. Misak-ı Milli’nin ilan ediliş sürecinde İstanbul ve Ankara’daki yansımalarını ele almaktadır. Beyannamenin en çok tartışılan hususlarından biri olan sınırlar, yazarın da dikkat çekmek istediği konulardan biri olmuştur. Öncelikle beyannamenin sınırlarla alakalı maddelerini okuyucuya aktaran Budak, güney sınırı, Elviye-i Selâse ve Batı Trakya üzerindeki tartışmalarını aktarmaktadır. Bu noktada güney sınırının belirlenmesinde TBMM’de yaşanan tartışmalar dikkat çekicidir. Mustafa Kemal Paşa ve hükümet üyelerinin pragmatik düşünceleri, muhalif vekillerin katı tutumlarına galip gelmiştir. Doğu sınırının Lozan’da gündeme gelmemesine rağmen Misak-ı Milli’de Batum için halk oylamasının talep edilmesi önemlidir. Batı Trakya meselesinde ise önceliğin Doğu Trakya olduğuna dikkat çeken Budak, Batı Trakya için Mustafa Kemal’in düşüncelerinden hareketle bölgenin Doğu Rumeli gibi mevcut sınırlar içerisinde yer almadığı için öncelikli müzakere konusu olarak görülmediğini belirtmektedir.

1997’de kaleme aldığı ”Ankara İtilafnamesi Sürecinde Suriye Sınırı Üzerindeki Tartışmalar”[3] adlı makalesinde Suriye sınırının belirlenme sürecini eleştirel bakış açısıyla ele alan Budak, Suriye sınırının belirlenirken Misak-ı Milli’ye uyulmadığı, İskenderun ve Halep’in mevcut sınırlar dışında bırakılma sürecini TBMM’de yapılan tartışmalar ve anlaşma taraflarının görüşlerine yer vererek açıklamaktadır. Eserin diğer bölümü olan ve 1996’da yazılan ”TBMM Gizli Celse Zabıtlarına Göre Lozan Konferansı ve İskenderun Sancağı” adlı bilimsel makale ise İskenderun Sancağı’nın statüsünü açıklamaya ve TBMM’deki tartışmaları, tarafların görüşlerini sunmaya çalışmaktadır. Makaleden anlaşıldığı üzere hükümet üyeleri ile muhalif vekiller arasında derin görüş ayrılıklıkları bulunmaktadır. Mustafa Kemal’in ve hükümet üyelerinin ihtilaflı toprakların durumunu barış dönemine bırakmak görüşünün ağır bastığını vurgulamaktadır.

1999’da kaleme aldığı ”I. Dünya Savaşı Sonrası Yeni Uluslararası Düzenin Kurulma Sürecinde Osmanlı Devleti’nin Tavrı”[4] makalesi, eserin en önemli bölümlerinden birini oluşturmaktadır. Söz konusu makalede, Paris Barış Konferansı’na katılmaya çalışan Osmanlı Devleti’nin 23 Haziran Muhtırası olarak bilinen ve Misak-ı Milli’nin öncülü olan bildiri ele alınmaktadır. Aynı makale içerisinde itilaf devletleri yetkililerince oldukça yetersiz ve gülünç bulunan Damat Ferit Paşa’nın 17 Haziran Muhtırası’na da geniş yer verilerek karşılaştırılmıştır. 17 Haziran Muhtırası, Damat Ferit Paşa’nın ülkenin içerisinde bulunduğu durumu kavrayamadığı ve yeni dünya düzeninin okuyamadığını çok açık bir şekilde gösteren bir belge olarak dikkat çekerken, 23 Haziran Muhtırası’nın hukuki zemini sağlam, ayakları yere basan ve son derece rasyonel bir muhtıra olduğu görülmektedir. Misak-ı Milli’ye öncülük eden bu muhtıranın Araplar’a tam bağımsızlık yerine özerklik vaat etmesi dışında Milli Ahit’e oldukça benzediği görülmektedir.

”Milli Bir Ukde: Musul Vilayeti Meselesi”[5] adlı makalesiyle Musul konusunu da ele alan Budak, Misak-ı Milli’de Musul’un yer aldığı tartışmalarından hareketle Lozan’daki en büyük tartışmalara sahne olan meseleyi TBMM tartışmaları ışığında ele alıyor. Mondros’un 30 Ekim 1918’de imzalandığı sırada Türk ordusunun elinde bulunan Musul’un ateşkesten sonra işgal edilmesi mütareke hattına Musul’un da dahil edildiğini göstermektedir. TBMM’nin de duyarlı olduğu Musul meselesinin Lozan’da çözülemediği ve antlaşma sonrası dönemine bırakılarak İngilizlere büyük bir taviz verildiği görüşünü dönemin muhalif vekilleri gibi Budak da paylaşıyor. İsmet Paşa’nın Lozan’da Musul konusunda kararlı bir tutum sergilediğini ifade eden yazar, Ocak 1923’te Lozan’ın en kritik günlerinde konferansın Musul meselesi yüzünden kitlendiğini de eklemektedir. Lozan’da çözümlenemeyen ve Milletler Cemiyeti’ne havale edilen meselenin gözlemci raporlarıyla İngilizlerin lehine sonuçlandığı ortaya konmakta ve bu esnada Türkiye’nin yeni dış politikasının ana hatları belli olmaktadır. Türkiye’nin toprak ihtirası olmadığı noktasına kadar gelen Türk hükümetinin ekonomik bağımsızlığını önceleyerek Musul petrollerinden pay almayı uygun gördüğünü belirtmektedir. Yazara göre, Lozan’da ”bile bile lades” denilerek barış sonrası döneme bırakılan Musul’un birçok açıdan haklı olan Türkiye’nin üstelik de üye olmadığı bir Milletler Cemiyeti’nde çözümü kabul etmesi, Musul vilayetinin kaybında hayati derece önemlidir.

2004’te Musul konulu ‘‘Modern Ortadoğu’nun Kurulması Sürecinde Musul Vilayeti”[6] makalesinde İngilizlerin modern dünyayı biçimlendirme sürecinde Ortadoğu’da Musul’un önemli rol oynadığı gerçeğinden yola çıkarak Basra körfezi ve Musul’un kontrolüyle petrol sahasını; Balfour Bildirisi ile de Filistin’de bir Yahudi devleti kurma planlarından bahsetmektedir. Bu amaç doğrultusunda Araplar, Kürtler ve Fransızlarla yapılan işbirlikleri de makalenin dikkat çektiği konulardan biridir. Makalenin devamında Musul’un 18. ve 19. yüzyıl başlarındaki statüsü aktarılmış, savaş zamanı yaşanan gelişmeler anlatılmıştır. Musul’un Misak-ı Milli ve Lozan’da ele alınışı bir önceki makaleyle benzer ifadeler taşırken yazarın Musul’un Birleşik Krallık’ın kontrolünde Irak’a bırakıldığı Ankara Antlaşması’nda Irak’taki Türkmenlerle alakalı hiçbir madde bulunmadığına dikkat çekmektedir. Kanaatimizce, Türkiye’nin Irak sınırının yapaylığının sonuçlarını Kuzey Irak’taki siyasi gelişmelerle yüzleşmek zorunda kaldığını vurgulayan Budak’ın tespiti tutarlı ve realisttir.

”I. Dünya Savaşı Sonrası Yeni Uluslararası Düzenin Kurulmasına Osmanlı Devleti’nin Bakışı”[7] adlı 2006 yılında yayınladığı makalesinde ise yazar, yaşananlara ve döneme Osmanlı Devleti’nin bakış açısını ortaya koymaya çalışmaktadır. Savaş sonrası yeni uluslararası düzenin esaslarının Wilson tarafından ortaya atılan 14 ilkenin belirlediğinden hareketle Osmanlı yönetiminin Wilson ilkelerine olan güvenini ortaya koyan Budak, Osmanlı’nın 12 Haziran 1919, 23 Haziran 1919 ve 25 Haziran 1920’de ilan ettiği muhtıraları incelemektedir.

12 Haziran muhtırasında Ermeni sorununun geniş yer tuttuğu görülmekte ve kesin ifadelerle bağımsız Ermeni devletine karşı bir tutum yer almaktadır. Araplara yönelik ”idari otonom” teklifi de ilk kez bu metinde karşımıza çıkmaktadır. 23 Haziran 1919’da Paris Barış Konferansı’na sunulan muhtıra ise yazar tarafından Milli Mücadele’nin hedef programı olarak görülmektedir. Muhtıranın yeni devletin sınırlarını belirlediği ve Misak-ı Milli’ye kaynaklık ettiği düşünülürse bu yorum kanaatimizce mantıklıdır. Bu muhtırada da Araplar’a geniş özerklik vaadi yer almıştır. Sevr taslağına karşı hazırlanan 25 Haziran 1920 muhtırası ise altı esas bölümden oluşan hukuki zemini son derece kuvvetli bir bildiridir. Diğer muhtıraların aksine adli kapitülasyonların yerine yargı reformu teklifi ve bir komisyon kurulması görüşü yer almıştır. Azınlıklara yönelik mütekabiliyet esasının geçerli olmasını teklif etmekte, Türk azınlıkların da haklarını korumak istemektedir.

2010’daki ”90. Yıldönümünde Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve Misak-ı Milli”[8] adlı makalesinde de Misak-ı Milli’nin kabul ediş sürecini ele alan Budak, Damat Ferit Paşa hükümetinin istifasından yeniden seçimlere ve 12 Ocak 1920’de açılan son meclisin Milli Mücadele’nin pusula rehberini kabulünü anlatıyor. Madde madde açıklanan Misak-ı Milli’nin kabulünden sonra İstanbul’un işgal edilmesi de makalenin konularından biridir. Budak’a göre ”Türkiye’nin asgari barış şartları” olarak gördüğü Misak-ı Milli’yi TBMM hükümetinin de iç ve dış politika uygulamaları için ”başarı ölçütü” olarak değerlendirmektedir. Misak-ı Milli’nin ilanı ile Osmanlı meclisinin görevini tamamladığı ve TBMM’ye devrettiği görüşü de son derece önemlidir.

Cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan konularından biri olan ”Lozan’ın zafer mi yoksa hezimet mi” olduğu Mustafa Budak’ın da 2014 yılında kaleme aldığı ”Lozan’ın Başarı Ölçütü Misak-ı Milli mi Sevr mi?”[9] adlı makalesiyle tartışmaya başka bir pencere aralamıştır. Makalesinde önce Misak-ı Milli ile Lozan’ı karşılaştıran Budak, sınırlar, boğazlar, azınlıklar, kapitülasyonlar ve borçlar alt başlıklarıyla konuyu incelemiştir. Lozan ile Misak-ı Milli’nin sınırlar ve boğazlar konusunda farklılıklar içerdiği, azınlıklar konusunda kısmen benzerlik gösterdiği ve kapitülasyonlar ile borçlar noktasında örtüştüğü tespitine yer verilmiştir. Kanaatimizce bu karşılaştırmalar ışığında yapılan tespitler son derece makuldür.

Sevr ile Lozan’ı da makalenin ikinci bölümünde mukayese eden Budak, sınırlar konusuna geniş yer vermiş; Lozan’ın kazanımları vurgulanırken bazı sınır konularında Lozan ile Sevr’de benzer maddelerin varlığına dikkat çekilmiştir. Azınlıklar ile kapitülasyonlar noktasında Lozan’ın getirileri ön plana çıkarılmıştır. Mezarlıklar alt başlığı ise dikkate değer bir yorumla tamamlanmış, Lozan’da mezarlıklar konusunda Türk hükümetine söz konusu arazileri denetleme hakkı verildiği belirtilmiştir. Makalenin sonuç kısmında ise yazarın, kişilere atıf yapmak suretiyle kendi yargısını koyduğunu görmekteyiz. Budak, Lozan’ı devrin ağır şartları altında mümkün olanın en iyisi olarak değerlendirmekte, hezimet olmadığı gibi zafer de sayılamayacağını ifade etmektedir.

”Birinci Dünya Savaşı Çalışmalarında Osmanlı Arşivi’nin Önemi”[10] adlı makalesini 2015’te yayınlayan Budak, çalışmasında arşiv faaliyetlerini okurların dikkatine sunuyor. Osmanlı arşivine dayalı I. Dünya Savaşı üzerine akademik faaliyetlerin en önemlilerine değindiği makalesinde hangi kaynaklardan yararlanılarak hazırlandığı da anlatılıyor. Osmanlı arşivinin önemine de vurgu yapan Budak, arşivdeki belge sayısı ve tasnifi yapılan belgeler hakkında bilgiler veriyor. Yazarın arşiv çalışmalarına ve bilhassa Osmanlı arşivinin önemine dikkat çekmek için hazırladığı makale ana hatlarıyla Osmanlı arşivlerine dayalı I. Dünya Savaşı çalışmalarına yönelik bibliyograf görevi de görebilir.

2016 yılında kaleme aldığı ”Sevr Taslağına Karşı İstanbul ve Ankara Hükümetlerinin Tavrı”[11] adlı makalesini de kitabına dahil eden Budak, bu çalışmasında Sevr’e karşı Türk hükümetlerinin tavrını ortaya koymaya çalışıyor. İstanbul ve Ankara hükümetleri tarafından büyük bir tepkiyle karşılanan Sevr, bir proje olarak görülmüştür. Oldukça ağır hükümler içeren Sevr’i İstanbul hükümeti daha ağır şartların getirilme ihtimali yüzünden imzalama taraftarı olurken Ankara hükümeti buna şiddetle karşı çıkmıştır. İki hükümet de İtilaf devletlerine muhtıra sunarak tepkilerini göstermiştir. Bu muhtıralardan özellikle İstanbul hükümetinin 25 Haziran 1920 muhtırasını Baskın Oran’a atıf yaparak hem üslup hem öz hem de güçlü hukuk bilgisi bakımından bir onur anıtı olarak değerlendirmektedir. Daha önceki makalelerde geniş bir şekilde ele alınan metne burada tekrar detaylı şekilde değinilmemiş, Ankara hükümetinin muhtırasından da bahsedilmiştir. Bu muhtıranın yazarının belli olmadığı da söylenmiştir. İstanbul hükümeti taslağına göre Ankara hükümeti taslağının gelecekten ötürü daha ümitvar olduğunu belirtmektedir Budak.

Makalenin kalanında yazar, iki muhtıranın Boğazlar ve İstanbul, İzmir, Trakya ve Edirne, Vilayat-ı Şarkiyye, Kürdistan, azınlıklar, kapitülasyonlar, askeri kuvvetler vb. konularda görüşlerini karşılaştırmaktadır. Temel konularda aynı görüşleri içeren muhtıraların azınlıklar ve sınır konularında ayrıştığı görülmektedir. Ankara hükümetinin metninin tavrının daha sert olduğundan söz etmektedir yazar. Yine yazara göre, her iki muhtıranın da Sevr taslağına göre Türkiye’nin cevapları olduğudur.

”Osmanlı Belgelerine Göre Mondros’tan Lozan’a Batı Trakya”[12] makalesi ile Batı Trakya meselesine daha geniş bir yer ayıran Budak, Batı Trakya’da yaşanan direniş ve diplomasiyi inceliyor. Bulgarlar ve Yunanlar arasında kalan ve zulme uğrayan Batı Trakya ahalisinin yapılan zulümleri dünya kamuoyuna duyurma çabaları ve Türkiye’deki hükümetlerle irtibata geçme çabaları detaylıca aktarılmış.1920’de ise Batı Trakya’da Yunanlıların lehine sonuçlanan bir referandumla San Remo’daki konferansla bölgenin Yunanistan’a verildiği aktarılıyor. 1922 yılına kadar geçen sürede artan zulümler bölgenin durumunu daha da kötüye götürürken Garbi Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti heyetinin Paris, Londra ve Roma’ya seslerini duyurmaya çalıştığını öğreniyoruz. Lozan’da TBMM heyeti tarafından 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul Antlaşması’na göre Batı Trakya sınırının belirlenmesini yani Karaağaç ve Dimetoka’nın Türkiye’ye bırakılması istenmiş ancak kabul edilmemiştir. Yazarın, 30 Ocak 1923 tarihli Türk-Yunan mübadelesi dışında bırakılan Batı Trakya Türklerine yönelik zulümlerin sonraki yıllarda da devam ettiğini ifade etmesi meselenin insani boyutunun halen sürdüğünün bir göstergesidir.

Batı Trakya meselesine muhtıralar üzerinden detaylı bir inceleme içeren ”Paris Barış Konferansı Sürecinde (22 Mart-10 Nisan 1922) İtilaf Devletlerine Sunulan Batı Trakya Hakkında İki Muhtıra”[13]adlı çalışma da bu derleme eserde yer almaktadır. Budak bu çalışmasında Haydar Bey ile Tahir Lütfi Bey’in yazdığı muhtıraları incelemektedir.

Yazar, Batı Trakya’nın işgal sürecine kadar geçen dönemi kısaca özetlemesinin ardından, Mustafa Kemal ve TBMM’nin Batı Trakya hakkındaki görüşlerine değinmektedir. Mustafa Kemal’in Batı Trakya ile Doğu Trakya davalarının ayrı yürütülmesini vurguladığını görüşünü bu çalışmasında da tekrarlayan yazar, Batı Trakya için özerk bir yönetimin Ankara hükümeti tarafından benimsendiğini belirtmektedir.

Batı Trakya’nın mülkiyet ve nüfus çoğunluğu bakımından Türk olduğunu iddia eden Haydar Bey’in muhtırası incelendiğinde Pomakların, nüfus sayımında Bulgar olarak gösterildiği, Türklerin bölgedeki tarihlerinin 1000 yıldan fazla olduğu ve Osmanlı’nın bölgedeki imar çalışmalarının yoğunluğundan bahsedilmektedir. Bölgede halk oylaması talep eden Haydar Bey’in istatistiki verilerine göre Batı Trakya’nın %70’i Türk ve Müslüman unsurlardan oluşmaktadır. Lütfi Bey muhtırası ise tarihi tespitlerin ardından bölgenin Türklüğünden ve 1915’te Bulgarla yapılan nüfus değişiminden dolayı köylerde Bulgar nüfusu kalmadığını iddia etmektedir. Bölgedeki medeniyet eserlerinden de söz eden Lütfi Bey, iktisadi ağırlığın da Türklerde olduğunu belirtir.

Budak, makalenin sonuç bölümünde her iki muhtıraya atıf yaparak halk oylamasının gerekliliği ile bölgenin Türklük geçmişi üzerinde durmaktadır. Yazar, her iki muhtıradan da sonuç alınamadığı ve Ankara hükümetinin Batı Trakya ve Doğu Trakya davalarını ayrı tutan realist tavrının da bölgenin kaderini belirlediği yorumunu yapmaktadır.

Budak, pek çok dış politika konulu çalışmasını koyduğu kitabına son makale olarak ”Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikasına Dair Türkçe Kaynak ve Araştırmalar (1923-1945)”[14] adlı makalesini koyarak literatüre bibliyografik bir katkı sunuyor. Bu çalışmasında, Türk dış politikasını çeşitli konu başlıklarına sınıflandırarak bu alanlarda yapılmış öncü ve önemli çalışmaları belirterek kronolojik bir kaynakça sunuyor. Resmi yayınlar, kronolojiler ve arşivlerin önemine dikkat çekiyor; Türk-İngiliz, Türk-Fransız, Türk-Alman, Türk-Sovyet, Türk-Amerikan ve Türk-Yunan ilişkilerine dair değerli kaynakları paylaşıyor. Sonuç olarak bu makalesi de önemli bir bibliyografik kaynak olarak değerlendirilebilir.

Yazarın kronolojik olarak sıraladığı ve pek çok makalesinden oluşan bu eseri Türk tarihinin en önemli kırılma yıllarından bir dönemi teşkil eden 1919-1922 yıllarındaki mühim dış politika konularını incelemeye çalışıyor. Yazarın genel üslubunun karşılaştırmalar üzerinden sonuca varmak olduğu pek çok makalesinde görülüyor. Ayrıca Budak’ın objektif olma kaygısı güttüğü sonuç değerlendirmelerine yansıyor. Oldukça kritik yılları irdeleyen bu eserin karşıt görüşlerle beraber okunduğunda daha faydalı olacağı kanaatindeyiz. Ek olarak bu çalışmanın Türk Dış Politikası literatürüne önemli bir katkı olacağını düşünmekteyiz.

Ömer Faruk AYDIN

[1] ‘’Milletin Ahdi Misak-ı Milli’’, Yeni Türkiye Dergisi (Misak-ı Milli Özel Sayısı), Ankara, 2017.

[2] ‘’Hangi Misak-ı Milli’’, Yeni Türkiye Dergisi, (75. Yıl Özel Sayısı), Sayı 23-24, Eylül-Aralık 1998, s.253-260.

[3] ‘’Ankara İtilafnamesi Sürecinde Suriye Sınırı Üzerindeki Tartışmalar’’, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, XIII/38, Ankara 1997, s.398-425.

[4] ‘’I. Dünya Savaşı Sonrası Yeni Uluslararası Düzen Kurulma Sürecinde Osmanlı Devleti’nin Tavrı: Paris Barış Konferansı’na Sunulan 23 Haziran 1919 Tarihli Muhtıra’’, Divan İlmi Araştırmalar, Sayı 7, 1999/2, s.191-215.

[5] ‘’Milli Bir Ukde: Musul Vilayeti Meselesi’’, Irak Dosyası I (Yayına hazırlayanlar: Ali Ahmetbeyoğlu-Hayrullah Cengiz-Yahya Başkan), Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınları, İstanbul 2003, s. 361-418.

[6] ‘’Modern Ortadoğu’nun Kurulması Sürecinde Musul Vilayeti’’, Milletlerarası Ortadoğu: Kaos mu Düzen mi?’’ Konferansı, 9-10 Ocak 2004 Bildiriler, Tarih ve Tabiat Vakfı, İstanbul 2004, s. 111-142.

[7] ‘’I. Dünya Savaşı Sonrası Yeni Dünya Düzeninin Kurulması Sürecine Osmanlı Devleti’nin Bakışı’’, Medeniyetler ve Dünya Düzenleri Bildiriler, 4-6 Mayıs 2006, s. 157-178.

[8] Belgeler ve Fotoğraflarla Meclis-i Mebusan, TBMM Milli Saraylar, İstanbul 2010, s. 21-27.

[9] Tarafların Bakışıyla Lozan Uluslararası Sempozyumu Bildiriler, 9-10 Mayıs 2014, İstanbul Üniversitesi-Türk Ocağı İstanbul Şubesi, İstanbul 2015, s. 259-280.

[10] Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, Ed. Ali Arslan-Mustafa Selçuk, Kitabevi, İstanbul 2015, s. 45-64.

[11] Kuruluşundan 90. Yılına Türkiye Cumhuriyeti Uluslararası Sempozyumu, Cilt 1, Ankara 2016, s. 89-105.

[12] Dünden Bugüne Batı Trakya Uluslararası Sempozyumu Bildiriler, 23-24 Ekim 2014, İstanbul Üniversitesi-Türk Ocağı, İstanbul Şubesi, İstanbul 2016, s. 67-81.

[13] İstanbul Üniversitesi Türkiye Mecmuası, 27/2, İstanbul 2017, s. 101-117.

[14] Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi (TALİD), II/1, 2004, s. 267-340.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?