M.Ö. 2. Binyılda Hitit Uygarlığı ve Hititleri Etkileyen Uygarlıklar

Yazar: Misafir Yazarlar

Ocak 15th, 2021

Asur Ticaret Kolonileriyle birlikte Anadolu yazıyla tanışmış ve sadece mal takası yaşanmayıp kültürler arası takas gerçekleşmiştir. Bununla birlikte Anadolu gerek batısında Grek kültürüyle gerekse güneyinde Sümer, Asur ve Mısır kültürüyle bir köprü görevi görmüş ve bu kültürler arası geçiş güzergahı olmasından dolayı bu medeniyetlerden derin bir şekilde etkilenmiştir. Hititler kurulmadan önce Anadolu’da; Hattiler, Luviler, Palalar vardı. Hititlerin Anadolu’ya gelip Hattileri yıkmasıyla, Hititler, Hattilerin hemen hemen tüm kültürünü özümsemiş ve çevresinde yaşayan devletlerden etkilenerek yeni bir medeniyet inşa etmiştir yorumunu yapabiliriz. Hititler sadece Anadolu’da var olan devletlerden etkilenmemiş zaman içerisinde Mezopotamya medeniyetinin varisi Hurriler ve köklü Mısır medeniyetinde de etkilenmiştir. Bu yazımda Hititlerin kısa bir siyasal tarihinin yanı sıra Hititleri M.Ö. 2. binyıl sürecine kadar Anadolu ve dışında; sosyal, kültürel ve ekonomik olarak etkileyen uygarlıkları belli alt konu başlıkları (din, hukuk, fal, büyü, bayramlar, şenlikler, edebiyat, mitoloji, sanat ve yazı) içerisinde karşılaştırmalı olarak incelenmiştir.

Giriş

Tarih boyunca Anadolu, medeniyetlerin kesişimi ve etkileşimi merkezi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu coğrafyada zaman içerisinde onlarca devlet tıpkı insanlar gibi doğmuş, gelişmiş ve yok olmuştur. Aynı şekilde çeşitli diller konuşulmuş, dinler yaşanmış ve bunlar da zaman içinde kaybolmuş. Her coğrafyada olduğu gibi Anadolu’da da kültürlerin dağılması yeni kültürlerin atılım yapması için fırsat yaratmıştır. Hititler bu coğrafyaya geldiklerinde geçmişte kalanla mevcut olan arasında bir sentez yaparak başta kendi kültürünü ardından medeniyetini inşa etmiştir. Hititler bulundukları coğrafya ve zaman dilimi içerisinde pek çok uygarlıkla çeşitli yöntemlerle etkileşim içerisinde girmiştir. Bunun sonucunda; devlet yönetiminde, sosyal hayatta, askeriyede, dini yaşamda ve ticarette etkileşim sayesinde gelişmeler yaşanmıştır. Tabii Hititler, Anadolu’ya geldiklerinde; Luviler, Palalar, Kaşgalar ve Hurriler gibi güçlü medeniyet birikimleri ile karşılaşmışlardı. Başta Hatti medeniyeti, Hititler için iyi bir atılım yapmak için temel oluşturmaktaydı. Ayrıca zaman içerisinde Hititler, Hattilerin varisi olduklarını pek çok yazılı belgede vurgulamışlardır.

Yazılıkaya açık hava tapınağından bir görüntü

Hitit Tarihine Kısa Bir Bakış

M.Ö. 3. binyılda Anadolu’ya baktığımız zaman Anadolu’nun kuzeylerinde Palalar, güneydoğusunda ve Mezopotamya civarında Hurriler, iç ve orta kesimde Hattiler ve batı ve güney kesimlerinde Luviler mevcuttu. M.Ö. 1950-1750 tarihlerinde Asurlu tüccarlar, Anadolu’ya ticaret amacıyla çok büyük bir kazanım sağlamışlardır. Bu kazanım Anadolu’da protohistorya [1]dönemini bitirecek ve yeni bir dönemin başlangıcı olacaktı. “M.Ö. 1750 yılında Asur Ticaret Kolonileri Devri’ne son veren, Kuşşara Kralı Anitta’yı ataları olarak kabul eden Hititler, Hattuşa’da bir krallık kurmuşlar ve zamanla M.Ö. 2. binyılın en güçlü devletleri arasına girmişlerdir” (Asghar, 2014, s. 8).

Hititlerin hangi coğrafyadan ve ne zaman geldikleriyle ilgili pek çok teori ortaya atıldıysa da henüz net bir bilgi söylenememektedir. Fakat ağırlıklı iki görüş mevcuttur. Bunlar Transkafkasya coğrafyası veya Balkanlar üzerinden Anadolu’ya geldikleri yönündedir. Hititler, Hint-Avrupa dil ailesine bağlı bir topluluktu. Genel bir bakış açsısıyla Hititler, M.Ö. 1800 ila 1200 yılları arasında Orta ve Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de hüküm sürmüştür.Anadolu’nun M.Ö. II. bin yılın ilk çeyreğinde yani Hititlerin Anadolu siyasetinde güç haline gelmesinden önceki yapısı, daha öncede belirtilmiş olduğu gibi, Güney Mezopotamya’nın Erken Hanedanlık dönemindeki politik görüntüsüne benzemekteydi. Güney‘deki Sümer kent beylikleri, Akkadlı Sargon’un (M.Ö. 2350) ortaya çıkıp, bunları birleştirip bir merkezi güç altına toplamadan önce, dağınık bir siyasi görüntü sergilemekteydi ve Anadolu’nun politik durumu da bu yapıyı anımsatmaktaydı. Anadolu irili ufaklı birçok otonom kent-beyliğine ev sahipliği yapmaktaydı. Bazı kentler diğerlerinden daha büyüktü ve bunların başında güçlü krallar bulunmaktaydı. Daha güçsüz olan beylikler ise bu kralların vasalları durumundaydılar” (Küçükbezci, 2010, s. 51). Orta Anadolu’da M.Ö. 2. binyılın başlarında Kızılırmak bölgesi içinde kurulan Hitit Devleti, Anadolu’da bulunan pek çok bağımsız şehir devletlerini aynı çatı altında toplamıştır. Anadolu coğrafyası üzerinde ilk siyasi birliği kuran Hititler, Anadolu’da merkezi otoriteyi sağlamlaştırarak kendisine iç ve dış politikada hedefler oluşturmuştur.  Hititlerin Anadolu dışındaki askeri faaliyetleri, devletin pozisyonunu ve otoritesini güçlendirmiştir. M.Ö. 18. yüzyılda Hitit Krallığı, I. Hattuşili tarafından ilan edilmeden önceki krallar Pithana ve oğlu Anitta olarak düşünülmektedir.

Hitit Devleti, Anadolu’daki otoritesi ile kültürel ve ekonomik alanda büyük medeniyetlerin seviyesine ulaşmayı hedeflemiştir. Hititlerin ilk kralı kabul edilen I. Hattuşili’den (1650-1620) itibaren, Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’da egemenlik kurmak isteyen Hititler, bu isteklerine I. Şuppiluliuma (1380-1340) ile ulaşmıştır. I. Şuppiluliuma, Hitit tahtına geçtikten sonra, Hitit Devleti’nin sınırlarını genişletmiştir. Hitit Devleti’ni imparatorluk düzeyine ulaştırarak Anadolu’ya hakim olan ilk imparatorluğu kurmuştur. Hititlerin, Anadolu’da ve Kuzey Suriye’ yükselen güç haline gelmesi hem yerel krallıkların hem de bölgede çıkarları olan diğer güçlü devletlerin farklı politikalar izlemesine neden olmuştur. Hititler, 15. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar pek çok olay yaşamış ve bu dönem içerisinde kültürel anlamda ilerlemeler yaşadığı gibi ülke içerisinde iç karışıklıklar ve taht kavgaları gibi olaylarda yaşanmıştır.

M.Ö. 13. yüzyılda Anadolu ve Mezopotamya’nın önemli imparatorluklarından biri haline gelen Hititler, Doğu Akdeniz’de siyasi gücünü artırmak ve imparatorluğunu genişletmek isteyen Mısır ile bir sürtüşme içine girdi. Bu sürtüşme, M.Ö. 1285 yılında Kuzey Suriye’deki Kadeş kenti yakınlarında II. Muvatalli yönetimindeki Hitit ordusuyla, II. Ramses yönetimindeki Mısır ordusunun giriştikleri savaşla doruğa ulaştı. İki tarafın da kesin zaferini ilan etmesine rağmen net bir şekilde yenilgi veya zafer olarak adlandırılamayacağı bu savaş tarihte sonuçları bakımından ilk yazılı anlaşmaya (M.Ö. 1269) sahip olduğundan büyük bir öneme sahiptir. M.Ö. 13. yüzyılda bölgede birçok bölgesel güç mevcuttu. Bunlar: Babil, Asur ve Miken federasyonu idi. Mısır ve Hitit İmparatorluklarıysa dönemin süper güçleri arasındaydı.

Kadeş Savaşında kullanılan atlı Hitit arabalarıyla ilgili bir tasvir.

M.Ö. 1200’lerde Hitit İmparatorluğu, giderek zayıflamaktaydı. Gerek son dönemlerde yaşanan kıtlıklar gerekse siyasi kargaşalar devleti yıpratmış ve ülkeyi yıkımı götürecek noktada batıdan gelen Deniz Halklarının istilası etkili olmuştur. Hitit devletinin çöküşünden sonra demir çağının başlarında, Orta Anadolu’da Karanlık Çağ adı verilen bir dönem yaşandı. Anadolu’nun güneydoğusunda ise M.Ö. 1100-700 arasında Geç Hitit Krallıkları adı kent devletleri varlıklarını etkisiz bir şekilde sürdürmüştür.

Hititleri Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Olarak Etkileyen Uygarlıklar

Yazımda Hititleri etkileyen her uygarlığı ve uygarlıkların altında etkilendikleri başlıkları sıralamaktansa; din, hukuk, fal, büyü, bayramlar, şenlikler, edebiyat, mitoloji, sanat ve yazı şeklinde başlıklar belirleyip bu başlıklar altından Hititlerin etkilendiği uygarlıklarla ilgili bilgileri yazmanın doğru olduğu kanaatine vardım.

Din

Antik Çağlarda insanlar, yaşanan doğa olaylarını net bir şekilde çözemedikleri için bunları dini bir çerçeve içerisinde anlamlandırmışlardır. Fakat bu çerçevenin içinde de yine insan yatmaktaydı. Yani insanlar yaratıcı gücü anlayamadıkları için onu kendisine benzer şekilde yorumlamış ve tasvir etmiştir. Bu doğrultuda; bir yıldırımın klan yakınlarına düşmesi, tanrının insanı cezalandırmasının bir sonucu olarak yorumlanmıştı. Antik çağlarda insanlar çözemedikleri olay sadece yıldırımın düşmesi değildi. Yüzlerce doğa olayı meydana geliyor ve insanlar her doğa olayını bir tanrının meydana getirdiğine inanıyordu. Bu durumda ilerleyen süreçte çok tanrılı inançları (politeizm) oluşturacaktı.

Siyasal organizasyonda olduğu gibi sosyal organizasyonda da tanrılar büyük önem taşıdılar. Hititler Anadolu’da siyasi egemenlik kurmadan önce Anadolu halkıyla ilişki içine girdiklerinden, eski Anadolu tanrılarının kültlerini Hitit dini içinde tesis etmeleri kolay olmuştur” (Sevinç, Mayıs 2008, Sayı:17, ss.11-32., s. 13).

Orta Doğu coğrafyası özellikle Eski Çağ dönemlerinden itibaren din ve inancın çokluğu bakımından epey bereketli bir bölgeydi diyebiliriz. Bilakis bu coğrafyadan çıkan çok tanrılı dinler, tarih boyunca hem bir birlerini hem de daha sonradan tek tanrılı dinleri etkiyecekti. Ki bunun kaynağı Sümer mitlerinin en temel çıkışı olan “erkek gökle dişi yerin çiftleşmesi” ve akabinde yaratılışın gerçekleşmesi denilebilir. Eski Çağ döneminde Anadolu’da yoğun bir şekilde pagan inançları ve pagan inancıyla sentezlenmiş Sümer, Mısır, Luvi ve Yunan mitlerinin olduğunu söyleyebiliriz.

Hititler, uygarlıklarını inşa ederken pek çok konuda olduğu gibi din konusunda da Hatti kültürünü rehber almıştır.Hitit dini her şeyden önce çok tanrılı bir dindir; panteonun içinde binlerce tanrı ve tanrıça vardır ve bunların pek çoğu “milli” dinden değil, diğer kavimlerin dinlerinden alınmış yabancı kökenli tanrılardır. Hititlerin kendi ana vatanlarından getirdikleri bir tanrı tipi yok gibidir” (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu II, 2003, s. 75) . Öyle ki Hititler, Hattileri yıktıklarında tanrılara ve tapınaklara asla zarar vermemiş ve onları kendi tanrıları kabul edip panteonlarının en tepesine çıkartarak onurlandırmışlardır. Hititler için “Hatti ülkesinin bin tanrısı” veya “bin tanrılı yer[2] olarak anılmaktaydı. “Hitit egemenliği altında yaşayan toplulukların devlete bağlılığını daim kılma adına kullanılmıştır. Devletin kurulmasından önce dağınık olan toplumsal yapı üzerinde kontrolün yitirilmemesi için tanrılar ve tanrıçalara tapınım önemli rol oynamış, toplumsal tabakalaşma en üstte Hititler yer alacak şekilde düzenlenmiştir. Hititlerin yok ettikleri kentlere, fethedilen bölgelerden insan kaynakları ve maddi kaynaklar getirtilerek merkezi otoriteye bağlı yeni birimler haline dönüştürülmeleri sağlanmıştır” (Sevinç, Mayıs 2008, Sayı:17, ss.11-32., s. 13). Ele geçirilen bölge artıkça doğal olarak tanrı sayısı da artmaktaydı. Artan tanrılar ismi Sümerce ve Hurrice olarak değişse de özellik bakımından aynı tanrıya ibadet edilmekteydi. Bu bakımdan Hattice Taru, Hurrice Teşup, Fırtına tanrısını diğer isimleri olmakla aynı tanrıyı betimleyen kelimelerdi. Bununla birlikte Hitit panteonunun en önemli tanrılarından biri olan Güneş tanrısı Arinna, Hurrice de Hepat’a karşılık gelmekteydi. Şunu da belirtmekte fayda var ki Hitit tanrılar ya Luvi, Hatti gibi Anadolu kökenli ya da Mezopotamya kökenliğiydi. Yani genel olarak bakıldığında Hititler ele geçirdiği topraklardan tanrıları kendi panteonuna eklemiş ve ikili ilişkiler yoluyla başka bir medeniyetten etkilendiğinde kültürel olarak etki altına girmiş ve dinde bu alandan etkilenmişti.Özellikle III. Hattuşili’nin eşi Puduhepa zamanında bu etkinin daha da arttığı, onun Hurri kökenli dini metinleri kopya ettirmesinden anlaşılmaktadır. Panteonun baş tanrısı Teşup’tur. Bu tanrı, dağların tepesinde oturur, yağmurdan, şimşekten ve fırtınalardan sorumludur. Kutsal hayvanı boğadır. Arabasına Şerri (gün) ve Hurri (gece) adını taşıyan iki boğa koşuludur. Fırtına tanrısının eşi Hepat, Arinna’nın güneş tanrıçası ile özdeşleşmiştir” (Reyhan & Cengiz, 2015, s. 92). Bu etkilenmelerin sonucunda, tanrılar ve inanç yönünde değişimler yaşansa da bakıldığında dinin temelleri aynı kalmış, sadece isimler ve ritüeller yönünde küçük değişimler yaşanmıştır.

Hitit dini, Anadolu ve Mezopotamya özellinde; Hattiler, Hurriler ve Luvilerden etkilenmiştir. Bunun haricinde Antik Mısır ve Antik Yunan mitlerinden de etkilenmekle birlikte Hatti, Hurri ve Luvilerle kıyaslandığında bu etkilenme zayıftır diyebiliriz. Hitit panteonundaki Hatti, Hurri ve Luvice bazı tanrı ve tanrıçalar: “Hatti kökenli; Taht tanrıçası Halmaşuit, Yabani hayvanlar tanrıçası Teteşhapi, Fırtına tanrısının oğlu Telepinu, … Savaş tanrısı Wurunkatte(Mezapotamya’da ZABABA) , Sihir ve büyü ile ilgili tanrıça Katahzipuri (Hititlerde Kamruşepa) … Hurri kökenliler; Hurri dilinde “büyük (tanrıçaya)” anlamına gelen aşk ve savaş tanrıçası Şauşga (Mezapotamya’daki IŞTAR), öbür dünya tanrıçası Allani … Luvi kökenli olarak da; Ay tanrısı Arma, Savaş tanrısı İyarri sayılabilir” (Reyhan & Cengiz, 2015, s. 93).

Dönemin tüm tanrılarında olduğu gibi Hitit tanrıları da insan gibi şekillendirilmiş ve bir nevi ruhu ve yetkisi güçlü insan gibi bakılmıştır.  “Hitit tasavvurunda tanrılar tıpkı insanlar gibidir ve zaten onların insanlara muhtaç durumda olmaları buradan kaynaklanmaktadır. Fiziki şekilleri insan gibi (antropomorj) olduğu kadar, ruhen de onlarla aynıdırlar, tıpkı insanlar gibi yerler, içerler, eğlenirler, severler, nefret ederler, kavga ederler, ihtiras yaparlar, isterlerse yardım eder, istemezlerse sırt çevirirler” (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu II, 2003, s. 80). “Do ut des” yani ver ki versin ilkesi hem tapınma ve kurbanı hem de dini bayramların asıl çıkış noktası olarak gösterilebilir. Sonuçta, tanrılarda tıpkı insanlar gibi bir şeylere ihtiyaç duyuyorlar[3] ve bu ihtiyaçlar insanlar tarafından karşılandığında insanların istedikleri veriliyordu. Bu durum hem tanrılar hem de insanlar açısından “kazan kazan” ilişkisi şeklinde de yorumlanabilir. Yazılı metinlere ve mitlere baktığımızda tanrılar isteklerinin karşılanmasını bekleyen güçlü ama tembel varlıklar olarak betimlenmektedir.

“‘İnsanoğlu nu niye yok etmek istiyorsunuz ki? İnsanlar biz tanrılara muntazaman kurban sunup, itriyat olarak sedir ağacı yakmıyorlar mı? Eğer insanları mahvederseniz, onlar tanrılarıyla ilgilenemezler; artık hiç kimse size ekmek ve içki veremez olur. Bu durumda, Kummiya kentinin kahraman kralı Fırtına Tanrısı sapanın sapına yapışı çift sürmek zorunda kalacak, Istar ve Hepat değirmen taşını döndüreceklerdir’. Ea Kumarbi ‘ye şöyle der: ‘Ey Kumarbi, sen n için insanların kötülüğünü istersin ki? Tahıl yığınlarını bizim için hazır bulunduran onlar değil mi? Onlar sen Kumarbi ‘ye muntazaman kurban sunmuyorlar mı ?”‘ (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu II, 2003, s. 79).

Geç Hititler dönemine gelindiğinde din hem maddi anlamda hem de politik bakımdan hayatta daha fazla alan işgal etmekteydi. Bilhassa tapınakların alan bakımından giderek büyümesi ve tapınakların içindeki yapıların (putlar, dini ritüel mekanizmaları) giderek daha fazla boyuta ulaşmaktaydı. Ayrıca Hititlerin ilk dönemindeki gibi putlar vb. yapılar basit şekilde değil daha ayrıntılı şekilde yapılmaktaydı.

Bayramlar ve Şenlikler

Dinin önemli noktalarından biri tapınma ritüellerdir. Bayram ve şenliklerde bunun en net örneklerindendir.  “Hititler ülkelerinin başına gelen tüm felaketlerin nedeni olarak tanrıların öfkelerini görürler ve tanrıları öfkelendirmemek için onlara sürekli yiyecek ve içecekler sundukları törenler düzenlerlerdi. Bu törenlerdeki sunumlar oldukça sıkı kurallara bağlıydı ve tapınak görevlilerinin sunum sırasında uyması gereken temizlik kuralları ve sunumların içeriğini belirleyen krallar tarafından düzenlenen yasa niteliğinde yönerge metinleri vardır” (Koç, Atakuman, Erdem, & Tanyeri Erdemir, 2006, s. 104). Hititlerde bayramlar; mevsimsel, tarımsal ve törensel olarak ayrılmaktaydı. Bayramların bir kısmı düzenli olarak kutlanmakla birlikte bazı bayramlar yıllar sonrada kutlandığı görülmüştür.

Hititlerde yaygın olarak kutlanan bayramlar; Antahşum Bayramı(Çiğdem Bayramı), Nuntariyaşha Bayramı (Hız Bayramı), KILAM Bayramı (Pazar, kapı önünde kutlanan bayram) ve Purulliya Bayramı (Toprak Bayramı) şeklindedir. Bu bayramlardan KILAM ve Purulliya kelime kökeni olarak Hititçe değildir. KILAM, Sümerceden gelip “Pazar yeri, kapı yapısı” demektir. Ayrıca Purulliyada Hattice’den gelip “toprak” manasını karşılamaktadır. “Yerli Anadolu mitoslarından biri olan illuyanka mitosu purulli bayramı kutlamaları sırasında muhtemelen Nerik’te ve şenlik güzergahında bulunan diğer şehirlerde canlandırılmaktadır” (Reyhan & Cengiz, 2015, s. 97). Sonuç olarak, Hititlerde kutlanılan bayramların bir kısmı eski Sümer ve Hatti kökenli olduğu anlaşılmaktadır.

Büyü ve Fal

Hititler bir yeri ele geçirdiklerinde sadece toprağı ele geçirmiyor, kültürü ve sosyal yaşımı da kendi içine aktararak yeni bir sentez gerçekleştiriyordu. Hititler, Hattileri yıkıp Anadolu’da bir devlet kurduklarında Hatti öncesine kadar dayanan kadim Anadolu büyü ve fal geleneğini de fark etmiş oldular. “Bu ilgiyi fark eden diğer halklar özellikle de Hurriler Hattuşa’ya gelip Hititler ile bilgilerini paylaşmaya başlamışlar ve zamanla Hattuşa’da bir büyü arşivi oluşmaya başlamıştır. Arşivde bulunan her metinde büyünün geldiği ülke ve yapan kişinin adı da yer almaktadır” (Koç, Atakuman, Erdem, & Tanyeri Erdemir, 2006, s. 108).

Hititlerde büyü ikiye ayrılmaktaydı. Bunların ilki, ak büyü diğeriyse kara büyüydü. Ak büyü, devlet tarafından imtiyazlı büyücüler tarafından sağlık vs. için yapılırken kara büyü kişilerin geleceğini olumsuz anlamda etkilemek için yapılmaktaydı. Ayrıca kara büyü, Hitit devleti tarafından yasaklanmış ve yapan kişiler ölümle cezalandırılmıştır.

Hepatoskopi: Hayvanların iç organları vasıtasıyla bakılan bir Babil kökenli fal türüdür. Resimdeki bir karaciğer falıdır.

Hititlerde fal ikiye ayrılmaktadır. Bunların ilki Babil kökenli kehanet falıdır. Bu fal kahinler tarafından, hayvanların iç organları ve doğa olayları vasıtasıyla belli çıkarımlar yapılarak kehanetler içermektedir. İkincisiyse, Anadolu kökenli analojik[4]faldır. Buradaki mantık belli nesneleri belli şeylere benzeterek tanrıların düşüncelerini anlamaktır. Bunun dışında dört çeşit fal türü bulunmaktadır. “Bunlardan ilki Talih Falı’dır. Anadolu kökenli olan bu falın tam olarak nasıl bakıldığı bilinmemekle beraber zar ya da bakla tanelerinin birleşiminin kullanıldığı düşünülmektedir. Falda şekiller iyi ya da kötü olarak gruplandırılıyordu; şekillerden iyi olanlar çoğunlukta ise sonuç olumlu ya da evet, kötü olanlar çoğunluktaysa olumsuz ya da hayır olarak yorumlanıyordu. İkinci fal tipi ise; yine Anadolu kökenli olan Kuş Falı’dır. Burada fal kuşları denilen ve sayıları kırkı aşan göçmen kuşlar kullanılıyordu. Kuşların konakladıkları dağ, ırmak vs. gibi yerlere gidilip hareketleri gözlenirdi. … Üçüncü fal türü ise; Et Falı’dır ve Babil ya da Hurri kökenli olduğu düşünülmektedir. Sırf bu amaç için kesilen hayvanların organlarına bakarak tahminler yürütülmesine dayanan bir fal türüdür. Dördüncü fal tipi; Su Yılanı Falı’dır. Bu yılanlar içi çeşitli bölmelere ayrılmış havuzların içine atılıyor ve buradaki gidiş geliş hareketleri gözlenerek sonuç çıkarılıyordu” (Koç, Atakuman, Erdem, & Tanyeri Erdemir, 2006, s. 111,112).

Dolayısıyla Hitit büyü ve fal gelenekleri Hatti ve Sümer, Babil kökenlidir. Hititler yeni harekâtlarla ülkesini genişletirken elbette komşu ülkeler veya ele geçirdikleri bölgelerin kültürlerini özümsemiş; bu özümsemenin sonucunda fal ve büyüyü devlet yönetiminde karar alınırken, tıbbi olarak ve kara büyüden korunmak için kullanmışlardır.

Yazı

Yazının temel kaynağı olan dillerin nasıl oluştuğuyla ilgili epey teori mevcuttur. Bunların biride ilk insanların çevrelerindeki hayvanları ve doğa seslerini taklit etmesi sonucunda dillerin oluştuğudur. Dillerin oluşmasıyla birlikte insanlar bilgilerini gelecek nesillere aktarmak istemişler ve bunun sonucunda Mezopotamya medeniyeti olan Sümerler tarafından M.Ö. 3200 ila 2800 arasında yazı icat edilmiştir. Fakat yazının Anadolu coğrafyasına gelmesi bu kadar erken olmamıştır. Yazı icadından yaklaşık on asır sonra Anadolu’ya Asur Ticaret Kolonileri vasıtasıyla gelmiştir. Tabii yazının gelmesiyle Anadolu’daki protohistorya dönemi sona ermiştir.

Hitit dili[5], Hint-Avrupa dil ailesi içerindedir. “…Ancak, yazıyla birlikte en başta Sümerce, Akadca ve Hurriceden ve en belirgin şekliyle Hattice olmak üzere birlikte yaşadığı yerli Anadolu dillerinden alınan çok fazla yabancı kelime yüzünden dil tamamen yabancılaşmıştır ve Hint-Avrupa kökenli sözcük dağarcığının sayısı çok azalmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Hititçenin durumu, tıpkı Arapça ve Farsça kelimeler ile karmaşık terkiplerden oluşan Osmanlıca gibidir. Bundan dolayı nasıl ki iyi Arapça ve Türkçe bilen bir insan sathi de olsa Osmanlıcayı anlayabilirse, iyi Sümerce, Akadca ve Hind-Avrupa dillerden Grekçe ve Latince bilen bir insan, bir Hitit metninin içeriğini az çok anlayabilir” (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu I, 2002, s. 57,58). Dolayısıyla Hititçe ve Hitit yazısı bütünüyle özgün bir yazı olmamakla birlikte Hattice, Akadca, Luvice, Palaca ve Hurrice karışımı bir dildir. “Çivi yazısının alınması ve Hititçeye uyarlanması, tıpkı sanatta, dinde ve diğer kültürel öğelerde olduğu gibi, sadece bir taklitten ibarettir. İlk Hitit kralı 1. Hattusili, askeri işgaller ve yağma amacıyla, o zamanlar medeni dünyanın merkezi, yani yukarda belirttiğimiz gibi “Avrupa” sı olan Kuzey Mezopotamya’ya, yani bugünkü Kuzey Suriye’ye gittiğinde, oralardan alınıp Anadolu’ya getirilmeye değer diğer uygarlık verileri arasında en başta yazıyı da görmüş, esir alıp Boğazkale-Hattusa’ya getirdiği sanatkâr ve zanaatkarlar arasına en başta katipleri de sokmuş ve onlara adeta “haydi bakalım, oralardaki beyleriniz için yazıp çizdiğiniz o şeylerden, şimdi de benim için yazacaksınız!” demiştir. Bundan dolayıdır ki, Hititçe bilmeyen bu katipler, ilk yazın örneklerini, kendi anadillerinde, yani Akadca veya Babilce olarak vermişlerdir” (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu I, 2002, s. 56).

Hitit yazısı iki gruptan oluşmaktaydı: İlki Asur Ticaret Kolonileriyle birlikte Anadolu’ya gelen çivi yazısı tarzıydı. Ki bu yazı tipini Hititler, Geç Hitit dönemine kadar yaygın olarak kullanmışlardır. “Hititler’in kullandığı bir başka yazı sistemi ise hiyeroglif (resimyazı) yazısıdır. Bu yazıdaki dil, çiviyazısından bilinen Luvice’ye benzerliğinden dolayı kaynaklarda Luvi hiyeroglifleri olarak da geçmektedir. Hiyeroglif yazısı eski Anadolu insanının bulduğu ve geliştirdiği bir yazı biçimidir” (Koç, Atakuman, Erdem, & Tanyeri Erdemir, 2006, s. 27).

Sonuç olarak özetlemek gerekirse Hititçe kendisinden önce ve dönemi içerisinde yaşayan dillerden etkilenmiş ve ağırlıklı olarak Hattice’den temel alınarak oluşmuş melez bir dil yapısına sahiptir.

Edebiyat, Mitoloji ve Sanat

Hitit edebiyatı çeşitlilik bakımından oldukça zengin olup on binlerce kil tablet üzerinden; şiir, hikaye, masal ve destan tarzı metinler içermekteydi. Hitit edebiyatına ait olan eserlerin büyük bir kısmı Hatti, Hurri ve Sümer kökenlidir. Bunun nedeniyse, Hititlerin bir bölgeyi ele geçirdiğinde oranın kâtipleri ve bilginlerini kendi saraylarına taşıması sonucunda bölgenin efsanelerinin yerel dilden (Hurrice, Hattice, Luvice, Palaca vs.) Hititçeye çevrilmesi olarak açıklanabilinir. Çevrilen eserlerin büyük bir kısmı dini mitlerdi. Bu dini mitlerin bir kısmı şu şekildedir:

Hatti (Anadolu) Kökenli Mitler: Kayıp Tanrı Mitleri, Tanrıça İnara’nın Kayboluşu, Telipinu’nun Kayboluşu, Deniz Kızı ve Telipinu, Lihzina kenti Fırtına Tanrısı.

Hurri Kökenli Mitler: Kumarvi (Gökteki Krallıklar Efsanesi), Tanrı LAMA’nın Şarkısı, Gümüş’ün Şarkısı, Hedammu Şarkısı, Ulikummi Şarkısı.

Mezopotamya Kökenli Mitler: Gılgamış

Kenan Kökenli Mitler: Elkunirşa ve Aşertu (Reyhan & Cengiz, 2015, s. 116).

Hititler, Babil çivi yazısı geleneğini almasıyla Mezopotamya kültüründe yaygın olan tarih yazıcılığı, edebiyat vb. uğraşlar Anadolu coğrafyasına taşınmıştır. “Hitit devleti kurulur kurulmaz ve Babil çivi yazısı alınır alınmaz Hititçe edebi eserlerin birdenbire ortaya çıkması, şaşılacak bir olgudur. Nasıl olur da yenice yazı dili olmuş bir dil bu kadar çabucak edebiyat ürünleri vermeye başlayabilirdi? Bu olgunun bir ön hazırlık safhası mı vardı, yoksa Babilli ve Hurrili katiplerin etkisi mi söz konusuydu, bugün kesinlikle karar verilemiyor. Ama söylemek lazımdır ki, edebiyat böyle aniden çıkan olgulardan biri değildir; bunun yanında sanat, mühürcülük, seramik, tarih yazıcılığı, idari, askeri ve politik teşkilatlanma gibi olgular da karşımıza aniden çıkmaktadırlar ve edebiyatın bu çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca, eski Hitit çağın dan elimize geçen yazılı belgelerin edebi değeri, sonrakiler kadar yüksek değildir; bunlar çoğunlukla tarih, idari sistem ve politika içeriklidir” (Ünal, Hititler Devrinde Anadolu II, 2003, s. 164).

İnandık Vazosuna ait bir kabartma

Hititlerde sanat genellikle sınıflar arasında statüyü belirtmek için kullanılırdı. Yani toplumsal tabakadaki asiller ile hürler arasındaki el takıları veya dokuma kıyafetler asla bir olamazdı. Herkes kendi sınıfsal durumuna göre takılar takar veya takmazdı. Tabii sanat sadece takı ve kıyafetten ibaret değildi. Hititler; vazo, çömlek, seramik, heykel, altın ve gümüş işçilikleri ve kil sanatlarında iyi eserler çıkartmıştı. Ayrıca Hititlerin yıkılma süreci sonrası Geç Hitit devri olarak bilinen süreçte, Hititler sanat açısından giderek Asurlaşmış ve Fenikeleşmiştir. Burada dikkat edilmesi gerekilen husus Hititlerin özgün bir Anadolu sanatı tarzının olduğu kadar bu özgünlüğün belli dış kaynaklardan beslenerek oluştuğudur. Yukarıda bu kaynakların çeşitliliğini değindiğimiz gibi Hititler çoğu alanda olduğu gibi başta edebiyat, mitoloji ve çeşitli sanat alanlarında Anadolu, Mezopotamya medeniyetlerinden etkilenmiştir.

Hukuk

Hitit kralı, ülkeyi tanrılar adına ve tanrıların yeryüzündeki temsilcisi olarak yönetmekteydi. Bu doğrultuda Hitit hukukunun teokratik bir zemini de mevcuttu. Hitit hukuku ile ilgili bildiğimiz bilgilerin önemli bir kısmı Boğazköy’de Hugo Winckler tarafından başlatılan kazılar sonucunda ulaşılmıştır. Bu kazılarda mahkeme tutanakları, kralın bölge yöneticilerine gönderdiği talimatlar ve kraliyet içi davalarla ilgili belgelere ulaşılmıştır.

Hitit hukuku takriben iki yüz yasa maddesinden oluşmaktadır. Bu yasa maddelerini iki başlık altında inceleyebiliriz. Bunlar; takkuantuhşaş( eğer bir insan) ve takkugışgeştin (eğer bir üzüm bağı) şeklindedir. “Hititler’de adalet çok önemliydi ve yasalar adaleti ve huzuru korumak için yapılırdı. Hitit yasalarında ceza ile ilgili kısım; adam öldürme, saldırı, mal ve mülke verilen zarar, büyücülük, hırsızlık, cinsel suçlardan oluşuyorken; medeni hukuk ile ilgili kısım ise; evlilik, hayvanların ve belirli mallar ile hizmetlerin fiyatının belirlenmesi, insan emeği gibi konulardan oluşmaktaydı” (Koç, Atakuman, Erdem, & Tanyeri Erdemir, 2006, s. 117).

Ölüm cezası üzerinden Hitit yasalarıyla, Babil’li Hamurabi yasaları kıyaslandığında Hitit yasaları oldukça hafif kalmaktadır. Hitit yasaları daha çok tazminat merkezli bir ceza sistemine sahiptir. Hitit Yasa maddelerine göre ölüm cezası verilen suçlar:

  • Mahkemeye karşı gelmek
  • Kara büyü yapmak
  • Sodomi(Hayvanlarla cinsel ilşki)
  • Bir kız veya kadını dağa kaçırıp tecavüz
  • Kral tarafından verilen bir tarlayı başka birini devretme
  • Akrabalar arası cinsel ilişki
  • Saray kapısından mızrak çalma (Reyhan & Cengiz, 2015, s. 89).

Hititlerde ülkenin diğer uçlarında kral adına yerel yöneticiler bölgeleri yönetmekteydi. Bu bölgelerde merkezi hukuk yasaları yerine bazen yerel hukuk yasaları da uygulanmaktaydı.

Sonuç

Hititler coğrafi konumu itibariyle gerek Anadolu uygarlıkları olan Hatti, Luvi ve Palalardan gerekse Mezopotamya uygarlıkları olan Sümer, Asur ve Mittanilerden dönem dönem etkilenmiştir. Bu etkilenmeler sosyal hayatın içinde de bizzat hissedilmiştir. Bunun en net göstergeleri din, yazı, edebiyat ve sanattır. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var ki ekonomi ve ordu sistemlerinde Mısır, Hurrilerle bir paralellik gösterse de bütünüyle aynı değildir. Özetlemek gerekirse Asur Ticaret Kolonileri Çağı ile birlikte Anadolu yazı ile tanışmış ve medeniyet inşasına başlamıştır. Bu medeniyet inşası ilk etapta Hatti, Luvi ve Palalar iken Hitit ordularının Hattileri yıkmasıyla birlikte Hititlere geçmiştir. Hititler var olan kültürü yıkmak yerine sahiplenmiş ve diğer kültürlerden etkilenerek yeni bir sentez oluşturmuştur.

Yazar: Sezai Berat Ünal


[1] Protohistorya, tarihöncesini yasayan bir toplum hakkında tarih cağlarına geçmiş bir başka toplum tarafından bilgi verilen zaman dilimidir.

[2] LIM DINGIRMES: Bin tanrılı yer anlamına gelmekle birlikte sayıyı belirtmez. Amaç tanrıların çokluğunu ifade etmektir.

[3] Ama insanlar gibi ekip biçemediklerinden dolayı insanlara ihtiyaç duyuyorlardı.

[4] TDK:Benzeşim, benzeşme (https://sozluk.gov.tr/)

[5] Neşaca, Kaneşçe: Hititlerin kendi dillerine verdikleri isimler.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?