Henri Pirenne, Ortaçağ Kentleri (İnceleme)

Yazar: Ahmet Ziya Akın

Mayıs 27th, 2021

Adı sıkça anılan tarihçilerden birisi olan Henri Pirenne 23 Aralık 1862 yılında doğmuş, kısa zamanda tarih bilimi alanında önemli çalışmalar yürüterek 24 yaşında Gent Üniversitesi’nde profesör unvanıyla ders vermeye başlamıştır. Bunun yanı sıra Birinci Dünya Savaşı yıllarında Almanlara esir düşen Pirenne bir dönem sürgüne de maruz kalmıştır. Daha sonra Belçika Kraliyet Akademisi üyeliği ile onurlandırılan Pirenne 1925 yılında tarih alanında oldukça ses getiren “Ortaçağ Kentleri” başlıklı kitabını yayınladı. Pirenne’in tarih yazıcılığı konusunda disiplinlerarası bir konsept ile incelenmesini amaçlayan Annales Okulu ekolüne de mensup olduğunu da hatırlatmak gerekir. Pirenne’in ünlü tezlerini içeren kitabı “Ortaçağ Kentleri” işte tam da bu ekole uygun bir şekilde Ortaçağ tarihi literatürüne kazandırılmış bir eser olarak göze çarpmaktadır.

Tarih kitaplarından beklenenin aksine oldukça kısa bir kitap olan Ortaçağ Kentleri, ilk bölümde Akdeniz Bölgesi’nin coğrafik konumundan hareketle Roma İmparatorluğu’ndan İslamiyet’in doğuşuna değin geçen süre içerisindeki değişimleri aktarmaktadır. Pirenne’e göre Ortaçağ Avrupa’sının temelleri İslamiyet’in doğuşu ile Frank İmparatorluğu’nun kurulması arasında mutlak bir ilişki bulunmaktadır. Bununla birlikte üçüncü yüzyılın sonlarında Akdeniz, Pirenne tarafından Doğu-Batı ticaretinin yoğun olarak yaşandığı bir bölge olarak ifade edilmektedir. Daha sonra barbar kavimlerin özellikle Germen kabilelerin artan nüfusu ve istila faaliyetleri bölgedeki güç dengesini kökünden değiştirmiştir. Beşinci yüzyılda Germen krallıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu gelişmeleri takiben Batı Roma İmparatorluğu’nun 476 yılında çökmesi de önemli bir sonuç olarak göze çarpmaktadır. Pirenne’e göre Avrupa’nın ekonomik gelişiminde Akdeniz’in rolü ve niteliği önemli bir yer tutar. Altıncı yüzyılda civitas (yurttaşlık, yurttaşlık topluluğu) kavramı ortaya çıkmış, 7 ve 8. yüzyıllarda İslam İmparatorluğunun yükselişi ile Avrupa yıkıma uğramıştır. Bu durum ticari Avrupa’nın ticari canlılığını yitirmesine neden olmuş ve kiliselere para basma yetkisi tanınmaya başlamıştır. Devlet para basma tekelini böylelikle kaybetmiştir.

Bu gelişmeler doğrultusunda merkezi bir güç olarak krallıklar güç kaybetmeye devam etmiş, Avrupa’da devletin ekonomik gücünü bundan böyle toprak sahipleri oluşturmaya başlamıştır. Bundan böyle Avrupa toprakları malikane adı verilen soylulara ait topraklar ile kaplı bir araziyi ifade etmektedir. Bu toprakların hepsinin bir sahibi, sahiplerinin de emrinde bulunan köylüleri vardır. Erken feodal sistem tam da böyle bir sistem olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca değişim (takas) ekonomisinin yerini “tüketim ekonomisi” almıştır. Dokuzuncu yüzyıl bu yüzden Pirenne tarafından “pazarsız ekonomi” dönemi olarak adlandırılmaktadır.

Feodal prenslerin artan gücü kilise ile çatışmaya başlamaları ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde kilisenin aforoz yetkisi oldukça önemli bir caydırıcı etkiye sahiptir. 9-10. yüzyılda ticaretin görece önemini kaybetmeye başlamış,  ticaret yollarının güvenliğinin sağlanmasında yaşanan aksaklıklar nedeniyle ticaret köylülerin kurduğu yerel pazarlar ile surların içerisinde satış yapılmaya başlanması ile devam ettirilmiştir. Buna ek olarak istilacılara karşı güvenlik ihtiyacı sebebiyle kentler surlar ile çevrilmeye başlanmıştır. Dönemin ünlü ticaret şehirleri Konstantinopolis ve Venedik olarak ön plana çıkmaktadır. Birinci Haçlı Seferi ile birlikte (1096) Akdeniz’deki Müslüman ilerleyişi durmuş, 12. yüzyıla gelindiğinde ise Avrupa kır-kent ilişkisinin ortaya çıkmasıyla Avrupa ticareti büyük bir dönüşüm geçirmeye başlamıştır. Bu dönemde ayrıca tüccarlar da kâr tutkusunun artmasıyla ticarette aktif rol almaya başlamışlardır. Ruhban sınıfı tüccarların bu yükselişinden tutumundan rahatsızlık duymuşlardır. Daha sonraki dönemlerde İtalya ve Hollanda dönemin önemli ticaret şehirleri haline gelmiştir. Tüccarlığın gelişmesi ile kent kavramı da değişerek ticaretin canlı olduğu yerler “kent (burg)” olarak adlandırılmaya başlanarak kentsoylu anlamına gelen burgenses” (burjuva) terimi ortaya çıkmıştır. Tüccarlığın ve ticaretin gelişmesi aynı zamanda bir orta sınıfı ortaya çıkarmıştır. Orta sınıf ekonomik ve siyasi anlamda giderek güçlenmiş ve soylu sınıfın güç kaybetmesine neden olmaya başlamıştır. Kilise de orta sınıfın gelişmesine karşı bir savaş vermek zorunda kalan güç odakları arasında yerini almıştır.

12. yüzyıldan itibaren kentler içerisinde zanaatkarlık ortaya çıkarak belli işlerde usta-çırak ilişkisine dayalı bir lonca sistemi oluşmaya başladı. Ancak zamanla usta çırak ilişkisinin bozulmasından ötürü lonca sistemi de önemini kaybetti. Hukuki alanda ise orta sınıf reform yapacak kadar güçlenince medeni hakları ve cezai düzenlemeleri içeren “kent hukuku” kavramı ortaya çıktı. Kentlerin doğuşu ile ruhban sınıfı, soylular ve orta sınıf olacak şekilde üç sınıf ortaya çıktı. Artık parayı ellerinde tutan kesimler aynı zamanda onu biriktirmeye de başlıyorlardı. Böylece tüketim ekonomisinden birikim ekonomisine hızlı bir geçiş başladı. Nihayetinde kentler güç kazanarak monarşiye karşı ayaklanmaya başlayınca 1215 yılında Magna Carta imzalanarak kralın yetkileri sınırlandırılmıştır. Bu gelişme de Batı Avrupa’da yeni bir dönemin başlangıcına işaret etmektedir.

Sonuç olarak Pirenne’in Ortaçağ Kentleri eseri küçük hacimli olmasına karşın Ortaçağ ve kentleşme konularına yönelik oldukça kıymetli bilgiler içermektedir. Kitabın dili fazla teknik bir anlatım ile süslenmemiş olsa da okuyucunun okurken biraz fazla emek harcayacağı bir yapıt olarak değerlendirilebilir. Ortaçağ Kentleri üzerinden uzun yıllar geçmesine karşın tarih araştırmacıları ve tarihe ilgi duyan her okuyucunun göz atması gereken bir eser olarak güncelliğini korumaktadır.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?