Fransa ve İslam: 21. Yüzyıl Avrupa Krizi Üzerine Bir İnceleme

Yazar: Behlül Ömer Bilen

Haziran 23rd, 2021

Öncelikle konuya giriş yapmadan, siz okuyuculara kısa bir açıklama yapmanın oldukça yerinde olacağını düşünmekteyim. Böyle bir açıklama yapmayı konunun ehemmiyeti açısından kendime bir görev olarak görmekteyim çünkü ele alacağımız konu 21. Yüzyıl insanlık krizinin sadece bir yansıması niteliğindedir ve her kişide farklı yorumlanabilecek bir düzeye sahiptir.

            21. yüzyıl aslında bir domino taşı gibidir. Küreselliğin getirmiş olduğu bu durum en ufak bir toplumsal sorunda dünyanın her yerinde yankı uyandırabilecek bir düzeye sahiptir. Yaşanan sorunları daha küresel ve farklı zeminler üzerinde ele aldığımız zaman birbirinden farklı yorumlar ile karşılaşırız. Bu açıdan konumuz temeli olan din ve o dine mensup kişiler hakkında bir inceleme yaparken son derece kapsayıcı bir tutum içerisinde olmamız gerekmektedir.

            Duruma bu açıdan değinmemizin yegâne sebebi Müslüman bir kişinin Batı Dünyası’ndaki konumunu Fransa üzerinden değerlendirmek içindir. Neden Fransa olduğunu hep birlikte ileride göreceğiz. Ancak günümüz dünyası, özellikle Batı olarak adlandırdığımız homojen birliktelik en büyük risk topluluğu grubu içerisinde yer almaktadır. Bunun sebebi ise dünyanın oldukça büyük bir göç dalgası içerisinde olmasıdır. Bazıları bu duruma “göç devrimi” ya da “son büyük insan hareketliliği” demektedir. Yani düşünelim günümüz dünyasında 65 milyon sığınmacı olduğu tahmin edilmektedir. Bu demek oluyor ki her 100 kişiden biri sığınmacıdır. Peki şu soruyu sorabilir miyiz kendimize: 65 milyon göçmenin gittikleri ülkelerdeki konumları nedir ve hangi şartlar altında yaşamaktadırlar?  

            Bu durum hep soru işareti olarak kalmıştır çünkü Batı dünyasında bir göçmenin kalmış olduğu ilk durum asimilasyondur. Kültürel ağırlığa sahip olan bu asimilasyon bir süre sonra kişinin dini ve özel hayatına etki etmektedir. Bu açıdan ele almamız gereken ilk ülkenin Fransa olması gerektiğini düşünmekteyim çünkü haberlere her baktığınız zaman Müslümanlar ile arasında en çok sorun olan Batı ülkesi Fransa’dır. Bu durum gerçekten böyle midir? Avrupa ve hatta Batı medeniyetinin çekirdeğini oluşturan bu ülke İslam’a ve Müslümanlara bu kadar yabancı mıdır? İşte bu soruları sormamızın en temel sebebi Fransa’nın dine karşı yaklaşımını tayin etmek içindir. Dikkat ederseniz kapsayıcı bir ifade olarak “din” kelimesini kullandık. Çünkü günümüz Fransa’sının en temel sorunlarından birisi genel olarak dine karşı çok radikal bir yaklaşım sergilemesidir. Bu yüzden Fransa’nın dine karşı yaklaşımını düzgün bir şekilde ortaya koyamazsak yaşanan sorunların doğru düzgün bir bütünsellik içerisinde kavrayamayız. Aynı zamanda Fransa’nın İslam’a karşı olan tutumunu bilgisizlikten kaynaklanmadığı ortaya koyabilirsek sorunları başka bir açıdan ele alabiliriz. Gelin hep birlikte Fransa’nın İslam hakkında ne kadar bilgi birikimine sahip olduğuna bir bakalım ve günümüzdeki sorunları bir bütünsellik çerçevesi içerisinde ele almaya çalışalım.

Fransa ve İslam

            İlk olarak “Fransa ve İslam” başlığını genel olarak ele almak için koydum çünkü ele alacağımız meselenin demografik, sosyal, siyasi ve dini olarak farklı tarihsel gelişimleri mevcuttur. Bu yüzden hep birlikte konu başlıklarından giderek bir sonuca ulaşmaya çalışacağız. İlk olarak ele almamız gereken durum Batı Avrupa’da ne kadar Müslüman’ın yaşadığını tespit etmek ve Fransa’nın bu dilim içerisinde yerini belirlemek olacaktır.

Batı Avrupa Müslüman Demografisi ve Fransa

            Demografiyi ilk sıraya koymamızın sebebi aslında Avrupa’nın korkularını daha iyi görebilmek içindir. Bunun sebebi Avrupa’ya Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya’dan gelen göçler neticesinde demografik olarak büyük bir değişimin meydana geliyor olması ve Avrupa’nın bu durumu bir sorun olarak görmesidir.

(Harita 1. Fransa’ya göç eden Müslüman ülkelerin haritası. Çoğunluğu Cezayir, Faz ve Tunus oluşturmaktadır. Via: https://stevepcharlton.wordpress.com/2016/01/31/map-created-for-gis-class/. )   

            21. yüzyılın başlarında Batı Avrupa içerisinde 15 ila 17 milyon arasında Müslüman yaşadığı tahmin edilmektedir. Sırasıyla 7 milyonu Fransa, 4.5 milyonu Almanya (3.5 milyonu Türk), 3.5 milyonu Birleşik Krallık’ta olmak üzere geri kalan bütün Batı Avrupa’dır. (1) Genel olarak Avrupa’ya yıl içerisinde dünyanın genelinden yapılan toplam göç 2.2 milyon civarındadır. Özellikle verilen bu rakamların hepsi 1983 yılı sonrasında meydana gelmektedir. Peki Fransa neden Müslüman demografisi konusunda ilk sırayı çekmektedir? İşte bu sorunun asıl cevabı Fransa’ya göç eden Müslüman bir kişinin nüfusunu arttırması ile doğru orantılıdır.

            Bilindiği üzere Fransa’ya yaşanan göçler Cezayir, Fas, Tunus, Lübnan ve Suriye’den gerçekleşmektedir. Dikkat ederseniz saymış olduğumuz ülkeler Fransa’nın eski kolonileridir. Teknik olarak diyebiliriz ki bu göçlerin Fransa’ya yapılması kaçınılmazdı ancak buradaki asıl problem göç ile değil, gelen Müslüman bir bireyin demografik olarak nüfusunu Fransa içerisinde arttırmasıdır. O zaman şunu sormamız gerekmektedir: Müslümanlar Fransız nüfusunun yüzde kaçını oluşturmaktadır? Değişken kayıtlar ışığından bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz: 6.5 ila 7 milyon arasındaki bir Müslüman nüfusun olduğunu kabul edersek 68 milyonluk Fransa’nın %8’sini Müslümanlar oluşturmaktadır. Bu nüfusun 3 milyonu göç eden Müslümanların Fransa içerisinde meydana getirdiği doğum oranıdır. Yani demek oluyor ki 1983 yılından sonra Fransa’ya toplam 4 milyon Müslüman göçmen gelmiş ve nüfuslarını göç ettikleri orana yakın bir şekilde arttırmıştır. Kısacası Fransa nüfusunun %6.5’i yabancı doğumludur. (2)

            Peki bu oranlar bize Fransa’nın Avrupa içerisindeki en büyük risk toplumu grubunda olduğunu söyleyebilir mi? Elbette söyleyebilir ancak belirtmek isterim ki bir ülkenin risk grubu içerisinde olabilmesinin belirli noktaları vardır. Bunlardan ilki bir ülkenin modernleşme esnasında geçirmiş olduğu sürecin sancıları ile ele alınmaktadır. Elbette modernleşme dediğimiz şey temelde Avrupalılaşmaktır. Peki şimdi şöyle bir tezat durum ile karşılaşmaz mıyız; Modernleşme Avrupalılaşmak demekse ve Avrupai anlamda ilk modern devlet olan Fransa ise nasıl oluyor da bir risk gurubu içerisinde yer alıyor? İşte bu yüzden risk toplumu dediğimiz konu sadece demografi ile açıklanamaz. Özellikle bu durum Fransa gibi kültürü adına dünyayı domine eden bir ülke için tam anlamıyla bir bütünü temsil etmez.

            Düşünelim dünyada dilleri konusunda en tutucu ülke hangisidir? Gastronomisi hakkında dünyanın en prestijli mutfaklarından birisi hangisidir? Kültürlerini her şekilde en üstün olarak gören ve Modern Avrupa’yı bir yerde inşa eden Avrupa toplumlarından birisi hangisidir? İşte bütün soruların ortak cevabı Fransa’dır.

Fransız Kültürünün Etiği ve Dine Karşı Yaklaşımı

            Peki Fransa için dili ve kültürü ne kadar değerlidir? Bu sorunun cevabını dikkatli bir şekilde ele alırsak neden kendisini risk altında gördüğünü daha iyi anlayabiliriz.

            Öncelikle Fransa için kültür demek uğrunda savaşılacak yegâne düşünce demektir ve bu kültürün taşıyıcısı olan dil kesinlikle korunmalı ve muhafaza edilmelidir. İşte bahsettiğimiz bu vizyon Fransa’nın yaklaşın 450 yıllık hakimiyet mücadelesini temsil etmektedir. Üstelik unutmayalım aydınlanma olarak adlandırdığımız geçmişten kopuş düşüncesinin en yaygın yaşandığı ülke Fransa’dır. Bu bağlamda diyebilir miyiz ki Fransa içerisinde meydana gelen sosyokültürel olaylar aydınlanma sonrasında radikal bir dönüşüm geçirmiştir? Evet diyebiliriz, nedeni ise çok basittir. Aydınlanma insanının temel felsefesi inanmış oldukları normların sorgulanmasıdır. Jürgen Habermas bu durum için ‘’özgürlüğün ilk adımı inandığınız şeyin sorgulanmasıdır’’ demektedir. Bu açıdan aydınlanma insanının en temel amacı kutsal kitaplar içerisinde anlatılan Tanrı’dan başka bir Tanrı keşfetmek istemesi ve kendi yerini dünyada tayin etmesidir. O zaman şu sonuca varabilir miyiz: Fransız ihtilalinin temel sebebi kıtlık ya da ekonomik sorunlar değil bir düşünce birikiminin patlamasıdır. Evet varabiliriz çünkü Küçük Buz Çağı olarak adlandırdığımız (1300-1850) dönem içerisinde meydana gelen kıtlık ve coğrafi sorunlar bütün dünya ülkeleri için geçerliydi. Üstelik Fransa, Avrupa ortalamasına göre kendisine kırsal orana göre en çok yetebilen ülkelerin başında geliyordu.

            O zaman şu şekilde ilerleyebilir miyiz? Fransa olarak adlandırdığımız ülke aydınlanma sonrası ihtilal ile kendi vizyonunu sekülerizm üzerinden inşa ederek toplumsal bir etik üzerine oturmuş mudur? Sorunun cevabı çok açık bir şekilde evettir çünkü Fransa için toplumu bir arada tutan en büyük etken din yerine halkın kendisi ve meydana getirdiği kültür olmuştur. İşte bu durum bizlere günümüze kadar gelen bir Fransa’yı göstermektedir. Sekülerizm ve temelden sorgulamanın bir kimlik haline geldiği Fransa için din şekil verilebilir veyahut gerçekleşmeyen efsanelere dayalı bir düzen halini almaktadır. Elbette bahsetmiş olduğumuz bu durum şüphesiz ilk dönemlerinde o kadar fazla olmasa da günümüzde nüfusun yarısını ciddi oranda etkilemektedir.

            Bu düşünce zincirini Fransız Etiğinin temeli olarak ele alırsak toplumu rasyonel bir çatı altında birleştiren bir yapı ile karşılaşırız. Üstelik yukarıda anlattığımız her durumu Avrupa içerisinde meydana gelen düşünce akımlarının birer devamı olarak ele alırsak kıtanın genel anlamda dine yaklaşımını ve göçmen Müslümanların bu düzen içerisinde nasıl yaşadıklarını rahatlıkla görebiliriz.

            Peki hep birlikte Fransız halkı içerisindeki Tanrı’ya ve dine inanış oranının kaç olduğuna bir bakalım. IFOP’nin (Institut Français d’opinion Publique) 2004 yılında yaptığı ankete göre Fransız halkının %44 Tanrı’ya inanmamaktadır. (Bu oran 1947 yılında %20 civarında) (3) 1981 ve 1999 yılları arasındaki verilere bir bakalım. 1981 yılında Fransız halkının %71’i kendisini Hristiyanlık mezhebine bağlı Katolik olarak nitelendirirken 1999 yılında bu oran %53’e kadar gerilemiştir. (4) Demek oluyor ki o dönem nüfusu 60 milyon civarında olan Fransız halkının sadece %52’si kendisine dindar diyebiliyordu. 32 milyon civarında olduğu tahmin edilen bu dindar nüfusun içerisinde bile tam anlamıyla dini ibadetlerini yerine getirenlerin toplam ortalaması %18 civarındadır ki bu ortalama %12’lere kadar gerilemiştir. Yani günümüz Fransa’sında toplumun sadece %7.3’ü tam olarak Hristiyan ibadetlerini yerine getirmektedir.

            Bu rakamları dikkate aldığımız zaman Fransa’nın dine karşı bakış açısının sadece Hristiyanlık ile sınırlı olmadığını görmekteyiz. Çünkü Fransa’nın Amerika gibi ayakta kalış vizyonu sekülerizm ve rasyonellik üzerinden şekillenmektedir.

            Teknik olarak buradan şu sonuca varmamalıyız: Fransa Amerika’yı taklit ediyor. Tabii ki hayır çünkü Amerika’nın kuruluşundan itibaren dine bakış açsını en çok tetikleyen ülkelerden birisi Fransa’dır. Bu yapıyı aslında Anglo-Franco karşımı bir durum olarak görmemiz gerekmektedir. Özellikle Alexis de Tocquevielle’in yazmış olduğu Amerika’da Demokrasi adlı kitabın içerisinde “Amerika’nın başlangıç noktasının net olarak görüldüğü tek ülke (Fransa)” cümlesinden yola çıkarsak daha başka bir durum ile karşılaşırız. Evet aslında bu durum hepimize farklı geliyor çünkü Amerika’nın kurucu babaları olarak kabul edilen kişilerin İngilizler olduğu gerçeğini sürekli olarak aklımızda yer etmekteyiz. Ancak İngilizlerin Amerika üzerindeki kurduğu hakimiyet bile bir yerde kendi Anglikanizm yani Anglosakson din anlayışının yanında aydınlanma döneminin izlerini taşımaktaydı. Bu açıdan Britanya’nın Amerika üzerinde kurmuş olduğu düzeni Fransa’dan kopuk bir şekilde ele alamayız. Bunun sebebi Amerika kurucularının çoğunun deist olarak kabul edilmesinden kaynaklıdır. (5) Britanya’da hükümdar olan kişi, VIII. Henry’den bu yana kilisenin başı iken Fransa’da böyle bir durum söz konusu değildir. Evet bahsettiğimiz durum içerisinde Fransa halen daha monarşidir ancak kendi içerisinde dine karşı bir düşünce mekanizması meydana getirmiştir. Charles Taylor “Seküler Çağ” isimli kitabının içerisinde bu duruma “İnayet Deizmi” ismini vermiş ve bir dönüm noktası olduğunu belirtmiştir. (6) Yani kısacası dışlayıcı hümanizme bağlı olarak gerçekleşen iyilik temelli din karşıtlığı anlamına gelmektedir. Yani insanın iyi olabilmesi için dinin kurallarına ihtiyacı yoktur düşünesi olarak da yorumlanmaktadır.

            O zaman burada Thomas Paine bir eleştiri getirebilir miyiz? Evet getirebiliriz çünkü Thomas Paine Amerika’nın Britanya hatta Avrupa olmasa daha çok gelişebileceğini söylemiştir. (7) Ancak Avrupa’da meydana gelen aydınlanmadan kopuk bir Amerika düşünebilir miyiz, ya da Amerikan Aydınlanması gibi bir durum ile karşılaşabilir miyiz? Açıkçası zor bir durum. O yüzden Tocquevielle’in olaya yaklaşımı daha kapsayıcı bir ifadeye sahiptir.

Eski Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chriac (1932-2019)   

            Peki Amerika konusuna neden bu çok kadar vurgu yapıyoruz? Bunun yegâne sebebi Amerika’nın günümüzde ayakta kalabilmesi için belli başlı ilkelere bağlı olması ve bu ilkeleri birçok ülke veyahut ayrılıkçı gruba karşı koruması gerekmektedir. Peki o halde bu düşüncenin çekirdek yapılarından birisi olan Fransa için bahsetmiş olduğumuz durum geçerli değil midir? Bu cevap farklılık göstermekle birlikte bence geçerlidir, ancak Fransız Sekülerizmi her ne kadar benzerlik gösterse de bir o kadar kendine has karakteri vardır. Diğer Avrupa ülkeleri dine karşı özellikle Müslümanlık üzerinden tamamen düşmanca bir tavır takınmaz. Ancak Fransa için konu İslam olduğu zaman diğer Avrupa ülkelerinden farklı bir anlam taşımaktadır. Bunun sebebi kendi ülkesi içerisindeki toplumun baştan dine karşı yaklaşımı çok zayıf olmasından kaynaklıdır. Üstelik 68 milyonluk bir ülkenin 7 milyonunun Müslümanlar meydana getirirken Fransa’nın böyle bir duruma sessiz kalması son derece imkansızdır. İsterseniz gelin hep birlikte Fransa’nın eski cumhurbaşkanlarından Jacques Chirac’ın 2003 yılında yaptığı konuşmasını hatırlayalım:

Laisite geleneklerimize kazınmıştır. O bizim Cumhuriyetçi kimliğimizin kalbindedir. Laisite, tüm vatandaşların inanması gereken bir ilkedir: ‘’Benim tüm Fransızları çatısı altında toplamaya çalıştığım laisite ilkesi, cumhuriyetin köşe taşı ve saygı, hoşgörü ve diyalog gibi ortak değerlerimizin harmanlandığı bir bohçadır. Laisite Fransız Anayasası’nın temel sütunudur. Anayasanın değerleri, bizim bir millet olarak birliğimizin tam kalbinde yer alır. Bu değerler sesimizi uzaklara duyurur ve dünyaya yayar. Bunlar Fransa’yı yaratan değerlerdir. Laisite temel inanç haklarını koruyan bir doktrindir: ‘’Laisite vicdan özgürlüğünü teminat altına alır. İnanma veya inanmama hürriyetini muhafaza eder. Laisite, başkalarını kendi kanaât ve inançları ile tehdit etmeksizin herkese inanç ve kanaâtlerini barış içinde ve özgürce açıklama ve uygulama imkânı sağlar. Fransa, laisitenin hoşgörüyü yücelttiği bir farklılıklar diyarıdır. Laisite ‘’Cumhuriyetin önemli başarılarından biridir; sosyal barışın ve milli âhengin vazgeçilmez umdesidir; zaafa uğratılmasına asla izin veremeyiz! Bu sebeple, laisite, Fransa’da birliği temsil eden ve tüm dünyaya örnek teşkil eden temel bir değerdir.” (8)

            Chirac, aslında anlatmaya çalıştığımız konuyu bir bütün halinde Fransa açısından en çarpıcı şekilde açıklamıştır. Konuşmasını dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman yukarıda bahsetmiş olduğumuz Fransız etiğini ve dine karşı yaklaşımını ayrıntılı bir şekilde anahtar kelimeler ışığında çözebiliriz. Ancak hepimizin asıl sorması gereken soru şu: Chirac gibi birçok Fransız için hayati öneme sahip olan bu düşünce şekli Fransa’da yaşayan 7 milyon Müslüman için ne anlam ifade ediyor? İşte bu sorudan yola çıkarak Fransa’da Müslümanlara yönelik neden bir baskının olduğunu ve alternatif bir düşünce olarak Fransız İslam’ı teriminin uygulanabilir bir görüş olup olmadığını daha ayrıntılı şekilde ele alabiliriz. İşte giriş kısmında bahsetmeye çalıştığımız bu durum olaylar zincirinin bir sonucudur.

            Chirac kesinlikle bu düşünceden taviz vermemeliyiz diyordu. Peki bu söz bizlere Fransa’nın neden bir risk grubu içerisinde olduğunu açıklayabilir mi? Evet açıklayabilir çünkü 7 milyon Müslümanın Fransa’nın çizdiği bu çizgiden gitmesi oldukça zor bir durumdur. İslam dini temelde Allah’a ve onun elçisi olan Hz. Muhammed’e bağlıdır. Bu açıdan bir Müslümanın Kur’an’da yazana aykırı bir hayat yaşaması pek mümkün değildir. Peki Müslümanın bu yaşam tarzı Fransa içine anlama gelmektedir? Fark ettiyseniz iki taraf açısından bütünsel etiğin çok farklı olduğu görülmektedir. Bir Müslümanın Fransız Laizmini benimsemesi her ne kadar zorsa bir Fransız’ında Müslüman hayatını benimsemesi bir o kadar zordur. Bahsetmiş olduğumuz Fransız bireyinin cumhuriyetin ilkelerine sıkı sıkı bağlı olması gerekmektedir, yoksa bir Katolik bu durumu kendi özgür iradesi ile din değiştirme çatısı altında ele alabilir.

(Grafik 1. 1990 ile 2018 yılları arasında Fransızların tahammül edemedikleri etnik grup ve dinlerin grafiği. Mavi renk Yahudiler, Yeşil renk Müslümanlar, Kırmızı renk Mağrip dediğimiz Cezayir, Faz, Tunus, Batı Sahra ve Libyalı göçmenler, Mor renk Siyahileri temsil etmektedir. Via: https://www.brookings.edu/research/muslims-and-the-secular-city-how-right-wing-populists-shape-the-french-debate-over-islam/.)

            Peki Fransa, Müslümanları kendi kültürel potası ve seküler ideolojisi altında asimile edemezse bir korku içerisine düşebilir mi? Evet kesinlikle düşebilir çünkü korumaya çalıştığı düzenin ülke içerisinde yaşayan herkes tarafından benimsenmesi gerektiği düşünesi sürekli olarak politikacılar tarafından uygulanmak zorunda olunan bir gerçek olarak gözükmektedir. O halde Fransa içerisinde yaşayan bir Müslüman doğal olarak düzene karşı bir konumdadır. O halde Fransa bunu kendisine göre bir şekle sokabilir mi? Evet deneyebilir ancak bahsettiğimiz din İslam olunca imkânsız bazı noktalar ile karşılaşırız. Çünkü İslam, Hristiyanlık gibi reforme edilmiş bir temelden gelmemektedir. Her Müslümanın kabul ettiği gibi İslam, Hz. Muhammed döneminde tamamlanmış ve belirli zeminlere oturtulmuş bir dindir. Bu açıdan İslam’ın reforme edilmesi son derece hayali bir düşüncedir. Üstelik reforme edilmiş bir dinin ilahilik düzeyi halen daha tartışma konusudur. Bunun sebebi insan eli değmiş olan dinin kutsallığı gitmiştir düşünesine bağlı olmasıdır. Evet bu durum dindar birisi için oldukça geçerli bir açıklamadır. Ancak sekülerizmi birincil amaç olarak gören Fransa için geçerli midir? Açıkçası değildir çünkü Fransa kendi ülkesi içerisinde Hristiyanlara uyguladığı laiklik asimilasyonunu Müslümanlara uygulanabileceğini düşünmektedir. O yüzden son dönemlerde haberlere baktığınız zaman İslam’a karşı en katı duruşu sergileyen ülkenin Fransa olduğunu görmek kaçınılmaz bir gerçek gibi karşımıza çıkmaktadır.

            Hatırlasanız bir korkudan bahsetmiştik. Bu korkunun neden kaynaklandığını ve Fransa örneği üzerinden Avrupa için ne anlama geldiğini açıklamamız son derece önemlidir. İşte bu noktada Demografi ve Fransa’nın ideolojileştirdiği sekülerizmin harmanlanmasının Müslümanlar üzerindeki etkisini ele alacağız. Henüz 1976 yılında Fransa genelinde 130 cami bulunurken bu oran günümüzde 1000’in üzerine çıkmıştır. (9) Teknik olarak bakıldığı zaman bu durum sekülerizm üzerine inşa edilmiş bir cumhuriyet için çok uç bir rakam olarak gözükmektedir. Peki Fransa, içerisindeki Müslüman artışını engelleyemiyorsa başka bir yol düşünebilir mi? Evet düşünebilir. Peki nasıl? Cevabı aslında çok basit bir açıklamaya dayanıyor. Bu düşünceye göre İslam’ın Fransa’nın 1789 yılında sonra gelen düşünce şekline göre adapte edilmesi gerekmektedir. Biz bu duruma bir asimilasyon da diyebiliriz. Böyle bir şey mümkün müdür? Açıkçası çok zor çünkü yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere İslam reforme edilebilecek bir yapıya sahip değildir. Peki o zaman Fransa, İslam ve Müslümanların üzerine her geçen gün daha fazla gidecek midir? Evet gidecektir çünkü iki taraftan birisinin kendi ilkesine göre ayakta kalması gerekmektedir.

            O zaman nasıl bir Fransa ortaya çıkmaktadır? İşte bu sorunun cevabı karşımıza aşırı sağcı bir Fransa’yı çıkartmaktadır. Evet bahsetmiş olduğumuz bu ihtimal oldukça güçlü bir durumda kendisini korumaktadır. Keza Marine Le Pen gibi Fransız Sağ’ının önder isimleri bundan beslenmiyor mu? O zaman Fransa İslam’ın üzerine her gittiği zaman bir adımda daha aşırı sağın ağına düşmektedir. Peki bu durum Fransa’nın 1940 yılında Nazi Almanya’sı tarafından işgal edildiği zamanki faşist yönetiminin tekrardan dirileceği korkusunu tetikleyebilir mi? Evet kesinlikle tetikleyebilir. Bu Fransa’nın günümüzdeki en büyük korkularından birisidir. Çünkü Avrupa Entegrasyonuna ters olan aşırı sağcı eğilim otomatikman Avrupa’nın geleceğini riske atmaktadır. Üstelik Brexit sonrası Avrupa için en çok korkulan durumlardan bir tanesi hiç şüphesiz Fransa’nın ya da Almanya’nın aşırı sağın pençesine düşüp birliği dağılma sürecine götürmesidir. İşte bahsettiğimiz bu durum ilk korkudur. Peki ikincisi hangisidir? İşte bu sorunun cevabı oldukça eleştirilen ama gerçek korkular üzerinden kaleme alınan Michel Houellebecq’nin İtaat isimli eserinde yatmaktadır.

            Michel Houellebecq, eserinde Müslüman bir Fransa yaratmıştır. Eser içerisinde Fransa’nın diğer Batı Avrupa ülkeleri gibi iç savaşa sürüklendiği ve Marine Le Pen gibi isimlerin laiklik üzerinden halkı nasıl bir ayrıma götürdüğü işlenmiştir. En sonunda ise Müslüman Kardeşler tarafından yönetilen bir Fransa’nın nasıl olunabileceğini ortaya koymuştur. Yani Şeriata uygun bir şekilde yönetilen Fransa! Evet şimdi düşününce aklımıza imkânsız gibi gelen bir durum büyük bir korkunun ürünüdür. Kısacası en genel algı, Fransa’nın kurduğu düzenin bir gün İslam ve Müslümanlar tarafından ortadan kalkacağı düşüncesidir. Bu bile başlı başına Fransız İslam’ı olarak adlandırılan hayali düşüncenin ana tetikleyici unsurudur.

            O halde Fransa’nın 11 Eylül İkiz Kuleler saldırısı sonrası meydana gelen gelişmeler ışığında Amerika’nın yanında İslam’a karşı sert tutum sergilemesi kaçınılmaz mıdır? Bir başka deyişle Fransa bu tutumundan vaz geçmezse kaçınılmaz olarak aşırı sağın ve popülist liderlerinin pençesine düşebilir mi? Evet kesinlikle. Kısacası bugün Batı olarak gördüğümüz homojen birliktelik, Amerika ve Fransa’nın ortak hareketleri sonucunda bölünmüyor mu? Jürgen Habermas “Batı dünyasını bölen, uluslararası terörizm tehlikesi değil, bizzat Bugünkü ABD hükümetinin uluslararası hukuku görmezden gelen, Birleşmiş Milletler’i kenara iten ve Avrupa’yla ipleri koparmayı göze alan politikalarıdır.” (10) şeklindeki tezine Fransa üzerindeki etkisini dahil ederek genişletebiliriz. Amerika’nın Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ayakta kalabilmesi için kendisin tehdit eden bir düşmana ihtiyacı vardı. Bu düşman ise İslami Terörizm olarak adlandırdıkları bölücü terör örgütleriydi. Avrupa’nın büyük bir kısmı İslam’ı terörizm olarak görmek istemedi. Çünkü bu durum Avrupa’yı olası bir durumda karmaşanın ortasında bırakacaktı. Bu açıdan Donald Trump dönemini George W. Bush’un bir devamı olarak değerlendirebilir ve Amerika ile Avrupa arasındaki bağın zayıflamasının yaklaşık yirmi yıllık bir süreç olduğunu rahatlıkla kavrayabiliriz. O halde Habermas tezinde haklı mıydı? Evet kesinlikle haklıydı.

(Harita 2. 1970 ile 2015 yılları arasında Fransa genelinde gerçekleşen terör saldırıları. Via: https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_terrorist_incidents_in_France.) 

            Peki Fransa’nın korkularının demografik temelleri var mıdır? Evet vardır. Oxford Üniversitesi’nde nüfusbilimci olan David Coleman’ın öngörüsüne göre; Avrupa’ya her yıl yapılan 1.7 milyonluk göçün durması halinde bile, 2050 yılında İngiltere’de yaklaşık 7 milyon üzerinde siyahi insanın olacaktır. (11) 7 milyon siyahi vatandaş ile sınırlı kalmayarak genişleyen bu rakamın üzerine 5 milyon Müslüman bireyin ekleneceği düşünülmektedir. Yani 2050 yılında 83 milyona yakın olması tahmin edilen Birleşik Krallık nüfusunun %16.5’i siyahi ve Müslümanlar tarafından oluşturulacaktır. İngiltere belki bu durumu Commonwealth of Nations yani İngiliz Milletler topluğu potası altında eritebilir. Peki Fransa, İngiltere gibi böyle bir şansa sahip midir? Tabii ki hayır. O halde İngiltere için geçerli olan göçmen senaryosunu Fransa içinde uyguladığımız zaman çok daha başka bir resim ile karşılaşırız. 2050 yılına gelindiği zaman 83.5 milyon olması tahmin edilen Fransa’nın demografik ortalamasına göre Müslüman nüfusunun %17.6 olması beklenmektedir. O halde Fransa açısında laik devlet modeli devrilme riski ile karşı karşıya mıdır? Elbette. Peki Michel Houellebecq’nin İtaat adlı romanı gerçekleşebilecek bir korkunun sonucunu bize gösterebilir mi? Kesinlikle gösterebilir. O halde Fransa Laiklik üzerindeki katı tutumunu yumuşatabilir mi? Pek mümkün gözükmüyor. Çünkü öyle bir durumda taviz veren bir profil çizer ve Marine Le Pen gibi aşırı sağcıların iktidara gelmesi kaçınılmaz olur. Açıkçası bu durumun çözülmesi pek mümkün gözükmüyor. İleri ki dönemleri daha iyi bir şekilde gözlemleyerek olası bir ihtimali tahmin etmek daha makul olacaktır. Ancak yazımızın en çarpıcı noktalarından birsine kesinlikle değinmemiz gerekmektedir. O da Fransa’nın İslam ve Müslümanlık konusunda ne kadar bilgi sahibidir sorusuna cevap bulmaktır.

Fransa mı İslam’a Yabancı, Yoksa İslam mı Fransa’ya?

            Şimdi hep birlikte söyle bir soru soru soralım; Fransa’nın İslam’a karşı tutumu bilgisizlikten ya da aşırıcılıktan mı kaynaklıdır? Belirtmek isterim ki: hayır çünkü Fransa Avrupa’nın geçmiş tarihi içerisinde İslam’ı ve Müslümanları en çok analiz etmeye çalışan ülkelerin başında gelir. Peki neden böyle bir konuma sahiptir? Bu sorunun cevabını genel anlamda ele alabilmek için Fransa’nın son 300 yıllık tarihini bir bütün içerisinde analiz etmek gerekmektedir. Peki nereden başlamalıyız?

            İlk olarak ele almamız gereken dönem şüphesiz Kral XIV. Louis’in hükümdarlık zamandır. Bilindiği üzere Kral XIV. Louis’in dönemi Fransa için merkezileşmenin şaha kalktığı bir zamandır. Fransa Kralı aynı zamanda Afrika, Orta Doğu ve hatta İstanbul üzerinde hakimiyet kurmak istiyordu. Peki bunları yapabilmesi için İslam hakkında çok fazla bilgi olması gerekmiyor muydu? İşte bu yüzden Louis elçileri aracılığıyla Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki Hristiyan halkın koruyuculuğunu üstlenmeye çalışmıştır. Hatta daha ileri giderek İstanbul’u işgal etmek için plan yapmıştır. Hatta bu yüzden Habeşistan’a kendi özel hekimi olan Jean-Baptiste Poncet’i göndermiş ve Katolik kilisesinin gücünü Fransa üzerinden Afrika’da yaymaya çalışmıştır. (12) Evet çok ütopik bir hayal gibi geliyor hepimizin kulağına ancak Fransa’nın Müslüman coğrafyasına olan etkisi son derece eski bir tarihe dayanmaktadır. Hatta XVII. Yüzyılın ilk yarısında Fransa’da Arapça dersleri verilmektedir. O halde Oryantalizm tabirini Avrupa ve Fransa için oldukça eski tarihe götürebilir miyiz? Evet kesinlikle götürebiliriz. O halde Louis’in devamı olarak Napolyon’un oryantalist bir komutan olarak ortaya çıkması kaçınılmaz bir gerçek değil midir? İşte bu zinciri başarılı bir şekilde kavrayabilirsek Fransa’nın 1830 yılında Cezayir’i işgalinin daha iyi bir şekilde çözebiliriz. Ancak önce halletmemiz gereken bir sorun var; Fransa 19. Yüzyıl içerisinde neden hızlı bir şekilde Müslüman Coğrafyasını işgal etti? İşte bu sorunun cevabı da 1815 yılından Napolyon’un düşmesi ile alakalıdır.

            Napolyon, Waterloo Muharebesini kaybettiği zaman Fransa, en büyük rakibi olan Britanya’nın gerisinde kalmıştı. Bu yüzden aradaki farkı sanayi çağının arifesinde kapatması gerekiyordu. O halde kendisine en yakın ve hakkında bilgi sahibi olduğu Müslüman coğrafyası bu konuda elverişli bir konumda değil miydi? Kesinlikle öyleydi çünkü Osmanlıların Kuzey Afrika’daki idari zayıflığı Fransa’ya son derece geniş bir alan sunmaktaydı.

            Fransa’nın ilk temasları 1827 yılında başlamıştır. Ancak tam olarak işgali 1830 yılında gerçekleşmiştir. Biz elbette bu işgal girişiminin yukarıda bahsettiğimiz din algısı üzerinden ele alacağız. Fransızlar Cezayir’de ilk olarak écriture adını verdiği seküler ve merkezi bir yönetim kurmaya çalıştı. (13) Fark ettiyseniz Müslüman bir topluluğa bir anda hiç geçmişinde olmayan bir yönetim biçimi uygulanmaya çalışılıyordu. Avrupa’daki sekülerizm bir geçmiş birikime dayanmasına rağmen İslam coğrafyasında böyle bir birikim ile karşılaşmak hemen hemen imkansızdır. Çünkü sekülerizm ve İslam taban tabana zıttır. O halde bir Müslüman için Fransa ne anlam ifade ediyordu? Dinini yıkmak için gelen bir güç mü yoksa onlara özgürlüklerini vermeye çalışan bir idareci mi? Bu soru Cezayir’de yaklaşık 130 yıl boyunca hep çatışmaların ortasında yer almıştır. Üstelik merkezileşme Cezayir’de yaşayan Müslümanlar için ne anlama geliyordu? Osmanlı idaresinin arkasından gelen bu düzen Cezayirli bir Müslüman açısında ne kadar çabuk benimsenebilirdi? Üstelik şunu da belirtmek isterim: Fransa’nın ilk işgal dönemi Cezayirli Müslümanların birçoğu açısından kurtuluş olarak görülmüştür. Bahsettiğimiz bu kişiler için halifelik makamı Arap soyundan gelmeyen Türkler tarafından gasp edilmişti ve kurtarılması gerekiliyordu. Peki Cezayirli Müslümanların istediği bu kurtuluşu gerçekleştirecek güç gerçekten Fransa mıydı? Açıkçası yukarıda anlatmaya çalıştığımız olaylardan yola çıkarsak durumun Fransa açısından çok farklı olduğunu görebiliriz. Kısacası Halifelik makamının kurtarılması düşüncesi Fransa açısından çok bir anlam ifade etmiyordu.

            Şimdi gelin hep birlikte bir empati yapalım. Bu empati Cezayir işgali üzerinden bütün Kuzey Afrika’da yaşanan demografik değişim üzerinden olacaktır. Peki yukarıda Fransa için demografik bir sorundan bahsederken bu durumun Cezayir içinde geçerli kılabilir miyiz? Evet kılabiliriz, peki nasıl? Bu sorunun cevabını verebilmek için Fransa’nın kendi ülkesinden Cezayir’e göç ettirdiği nüfusunu tahmin etmek gerekmektedir. Ancak ilk dönem göç eden kişilerin kayıtları tam olarak elimizde olmadığı için yakın zaman olan nüfus kayıtlarından yola çıkmak zorunda kalıyoruz. Bu bilgiler ışığında 1950 yılında 8.7 milyon nüfusa sahip olan Cezayir’in 1.1 milyonunu Fransızlar oluşturmaktadır. Bu durum nüfus ortalamasına göre %12’lik bir kısmı temsil etmektedir. Düşünün günümüz Fransa’sında yaşayan Müslüman göçmenlerin ortalaması henüz %8’dir. Tunus’a baktığımız zaman 2.7 milyon civarındaki nüfusunun 270 bini Fransızlar tarafından oluşturulmaktadır. Yani nüfus ortalamasının %10’una eşit bir değerdir. Fas’ta ise 7.5 milyonluk nüfusun 360 binini Fransızlar oluşturmaktadır. Bu oran Fas nüfusunun ortalamasına göre %5’i temsil etmektedir. Fransa bu yüzden kendisini bir dönem ‘’puissance muslumane’’ yani Müslüman gücü olarak takdim etmiştir. Peki bu rakamlar empati yapmamız için neden önemlidir? Çünkü günümüz Fransa’sı kendisini %’7’lik bir Müslüman kesim tarafından risk toplumu grubu içerisinde görüyorsa Cezayir, Fas ve Tunus neden aynı düşünceye sahip olmasın. Kısacası bugün kurduğu düzeni kaybetme tehdidi ile karşı karşıya olan Fransa’nın durumu Cezayir, Fas ve Tunus içinde geçerlidir. İşte bu şekilde saymış olduğumuz ülkelerin kendi bağımsızlık mücadelesini neden verdiklerini daha iyi anlayabiliriz. Üstelik şunu da belirtmek isterim ki: bugün Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen Batı karşıtlığının en temel sebebi sosyal kurum ve kuruluşların birçoğunun Fransa’nın sekülerizmini benimsemesidir. Peki şöyle bir sonuca ulaşabilir miyiz; Fransa’nın sekülerizmini benimsemiş Müslüman bir ülkenin kurumu kendi toplumu içerisinde karşıtlığa neden olabilir mi? Evet olabilir zira Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki olayları dikkatli incelediğimiz zaman halkın büyük bir kısmı bu duruma karşı çıkmaktadır.  

(Cezayir’de gerçekleşen Fransız karşıtı protestolar.)

            Ancak belirtmek isterim ki: Fransa, saymış olduğumuz bu ülkeler konusunda oldukça geniş bir birikime sahiptir. Kataloglar, dergiler, sözlükler, gramer kitapları ve seyahatnameler üzerine oldukça geniş bir külliyata sahip olan Fransa İslam konusunda belki de en geniş bilgi hacmine sahip ülkelerin başında gelmektedir. Düşünün sadece İslam tarihi ve kültürü üzerine 1840 yılından sonra 27 dergi basılmıştır. Üstelik yine aynı tarihten sonra akademik anlamda Asya halkları ve İslamiyet üzerine toplam 32 tane araştırma enstitüsü bulunmaktadır. Bu açıdan Fransa, Avrupa ve Batı adına doğuya doğru bir sıçrama rampasıdır adeta. Peki biz şimdi diyebilir miyiz; Fransa İslamiyet hakkında hiçbir şey bilmiyor? Kesinlikle hayır. Düşünün 5. Sınıf öğrencilerine “Histoire Géographie (Coğrafya Tarihi) adlı kitabın içerisinde İslam tarihi ve medeniyeti toplam 13 sayfalık kısa bir özet içerisinde anlatılıyor. (15) Hatta “Muhammed ve İslam” adında bir başlık altında konu henüz 5. Sınıfa giden bir öğrenci için genişletiliyor. O halde buradan şu sonuca varabilir miyiz: Fransa’daki her birey daha çocukluk çağının başından itibaren İslam hakkında fikir sahibidir, evet kesinlikle öyledir. Ancak Fransa’daki bu oranın aynısını başta Türkiye olmak üzere Müslüman coğrafyasında bulmak son derece zordur. Kısacası Fransa’nın İslam ve Müslümanlar üzerindeki baskısı bilmemezlikten kaynaklanan bir durum değildir. Kısacası Fransa, İslam karşısında kendi varoluş mücadelesini vermektedir diyebiliriz ancak buradaki en önemli ayrıntılardan birisi şüphesiz Fransa’nın geçmiş tarihi ile yüzleşmek zorunda kalıyor olmasıdır. Birkaç ay önce Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron Cezayir Arşivleri’nin açılacağını duyurdu ve bu durumun yüzleşilmesi gereken bir gerçek olduğunu söyledi. Üstelik bu olaydan sonra Fransa, Ruanda işlediği suçları soykırım olarak tanıdı. İşte bu süreç Fransa’nın bir ayna karşısına geçip geçmişi ile hesaplaşması olarak yorumlanmaktadır.

            Peki Fransa’da yaşayan bir Müslüman yaşadığı ülkeyi ne kadar tanımaktadır? İşte bu soru halen daha belirsizliğini korumaktadır. Ancak hep birlikte bazı somut olaylar üzerinden bir Müslümanın Fransa içerisindeki hayatını tayin edebilir miyiz: gelin bir bakalım.

            İlk olarak Fransa’daki laik temelli düzen bir Müslüman için zaten kabul edilmesi oldukça zor olan bir durumdur. Çünkü laik düzen bu ülkenin yerli halkına has bir durumdur. Ancak inanıp inanamama özgürlüğünü koruyan bu yapı gün geçtikçe baskıcı bir hale dönüşmektedir. Tıpkı III. Cumhuriyet gibi. (Fransa’nın III. Cumhuriyeti bilindiği üzere din karşıtı bir yapıya sahiptir. Hristiyanlık bile bu durumdan nasibini almıştır.) O zaman yukarıda bahsettiğimiz her durum Fransa’da yaşayan bir Müslüman için uyması gereken birer kural mıdır? Açıkçası bu duruma cevap halen daha veremiyoruz çünkü halledilememiş bir karmaşanın ortasında yer alıyoruz.

            Peki başka bir örnek üzerinden gidelim: Fransa’da bugün insan hakları ve özgürlük ilk sıradadır. Doğal olarak kişinin hangi ırka, dile ve dine mensup olduğuna bakılmaması gerekmektedir. Her ne kadar bu durum tam olarak Fransa içerisinde uygulanamıyor olsa da temel ilke genel itibariyle bu şekildedir. Peki gelin çok çarpıcı bir noktaya parmak basalım. Günümüzde Batı dünyasında eşcinsel hakları üzerine son derece önemli reformlar yapılmaktadır. Margaret Thatcher’ın başlattığı muhafazakâr devrimin baskıcılığından sonra gerçekleşmiş olan bu reform süreci kişinin cinsiyetinin ve yöneliminin hukuk karşısında eşit olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu bağlamda her Haziran ayında Batı Dünyası’nda ‘’Pride Ayı’’ adını verdiğimiz yürüyüşler ve kutlamalar yapılmaktadır. Birçok Batı ülkesinin parlamento binasına Eşcinsel bayrakları asılmakta ve hükümet yetkilileri tarafından kutlamalar ve tebrik mesajları yayımlanmaktadır. Fransa ise bu konu son derece önemli bir konumdadır ve her yıl onur yürüyüşlerine katkıda bulunmaktadır. Kısacası Michel Foucault “Batı, cinselliği bir rasyonellik alanına katmayı başarmıştır…” derken son derece haklı bir tespit yapmıştır. (16) Peki bu durumun karşısında Fransa’da yaşayan bir Müslüman kendisini gelişmelere adapte edebilir mi? Açıkçası şu anda oldukça zor bir durumdur çünkü Batı’nın ve Fransa’nın insana bakış açısı ile bir Müslümanın bakış açısı arasında oldukça büyük bir fark vardır. Üstelik bahsetmiş olduğumuz Batı eşcinsellik konusunda çok katı olan bir dine mensuptur. Peki Fransa’da yaşayan bir Müslüman bu duruma adapte olamazsa kendisini daha fazla koruma altına alabilir mi? Evet kesinlikle alabilir. O halde yukarıda bahsettiğimiz olaylar bütünü içerisinde Fransa kendisini bir risk grubu içerisinde hissetmekte haklı mıdır? Evet haklıdır ancak unutmayalım ki Fransa Müslümanlık gerçeği ile yüzleşmek zorunda olan bir ülkedir. O yüzden bu durum içerisinde olmasının en temel sebeplerinden birisi bizzat kendisidir.

            Bir de burada son derece acı bir olaya değinmek zorundayız. Bu olay 16 Ekim 2020 tarihinde Fransa’da Samuel Paty isimli bir öğretmenin Hz. Muhammed karikatürü gösterdiği gerekçesi ile başı kesilerek öldürülmesidir. Bu olayların çıkış noktası Charlie Hebdo isimli mizah dergisinin kapağında Hz. Muhammed’i karikatürize ederek dalga geçmesi ile başlamıştır. Ancak bu durum bir ilk değildir. 2012 yılında çıkartılan ilk Hz. Muhammed karikatürü üzerinden yaklaşık sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen olayın şiddeti ve tartışmaları hiçbir zaman dinmemiştir. Bu meselenin 2020 yılından tekrardan yaşanması ise Fransa’da yaşayan sekülerciler ile Müslümanları karşı karşıya getirmiştir. O halde yukarıda bahsetmiş olduğumuz risk grupları çok ince çizgilere sahip değil midir? Evet kesinlikle öyledir ancak şunu belirtmek isterim ki: Charlie Hebdo dergisinin bütün sayılarını dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman hedefte olan tek din İslam değildir. Aynı aşağılayıcı üslup Hristiyanlık ve Musevilik içinde kullanılmaktadır. Kısacası Charlie Hebdo Fransız sekülerizminin aşırıcılığa kaçtığı bir dergidir. O halde Müslüman birisi kendisini saldırı altında hissedebilir mi? Kesinlikle hissedebilir ancak sorunu halletmenin yolu karikatürü gösterdiği için bir öğretmenin başını kesmek değildir. Böylesi bir davranış iki taraf için saldırı ve savunma olarak görülmektedir. Yaşanan cinayetten sonra Fransızların çok büyük bir kısmı İslam karşıtı sloganlar atmaya devam etti. Hatta Fransa başbakanı Castex olaylardan sonra “Bizi korkutamazsınız. Korkmuyoruz. Bizi bölemezsiniz. Biz Fransayız.” Şeklinde bir açıklamada bulunmuştur. Olayları bir bütün olarak ele aldığımız zaman İslam’ın üzerine giden bir Fransa ve kendisi korumaya çalışan bir İslam ile karşılaşıyoruz. Ama tekrar etmek isterim korunmanın yolu bir cinayet işleyerek çözülemez. Charlie Hebdo olayları bizlere her iki tarafın arasındaki bağın pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermiştir.

(Harita 3. Fransa içerisinde gerçekleşen Charlie Hebdo olaylarının haritası. Via: https://www.vox.com/2015/1/10/7524731/french-muslims-attacks-charlie-hebdo.)

            Bir başka önemli konu ise Fransa’da hükümet emekli generalleri tarafından bir bildiri ile sarsıntı geçirmesidir. Fransa’nın önde gelen bu isimleri ülkenin bir iç savaşa doğru gittiğini savunarak hükümetin derhal pozisyon almasını istemiştir. Tam olarak Michel Houellebecq’nin işaret ettiği duruma doğru bir ilerleme gerçekleşmektedir. Fransa’daki iç savaşın ekonomik krizden kaynaklı değil, radikal İslam üzerinden meydana geleceğini düşünenlerin sayısı bir hayli fazladır. Generaller ise bu durum için sadece bir örnek niteliğindedir. O halde Cumhurbaşkanı Macron, Marine Le Pen gibi sağcı gurupların iktidara gelmemesi için Fransız İslam’ı adını verdiği doktrini uygulamak zorunda mıdır? Evet kesinlikle uygulamak zorundadır. Peki bu durum Fransa’yı bir iç karmaşaya doğru sürüklemez mi? Evet kesinlikle sürükler. İşte bahsetmeye çalıştığımız risk toplumu tam olarak budur.

Genel Bir Sonuç

            Buraya kadar anlattığımız bütün olaylar zinciri aslında Fransa’nın kaçınılmaz olarak karmaşa içerisinde olduğunu görmek içindir. Çünkü bugünkü düzen eğer İslam’ı kendi ilkelerine göre reforme edemezse yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalacak ve hiç istemediği aşırı sağın yönetimi altına girecek. Üstelik Fransa, Almanya Şansölyesi Merkel’in görevi bırakmasından sonra Avrupa için idari güç olmaya hazırlanıyor. Ancak iç sorunlarını halletmeden böyle bir yola başvurması son derece tehlikeli bir durum olarak gözükmektedir. Ekonominin yarattığı toplumsal sorunlar, Müslümanların durumundaki belirsizlik gibi birçok sorun halen daha sıcaklığını korurken bu durum oldukça zordur. Üstelik günümüzde popülizmin yükseldiği Avrupa’da aşırı bir Fransız karşıtlığı yaşanmaktadır. Doğal yoldan Macron karşıtlığı olarak da nitelendirilen bu durumun körükleyicisi Marine Le Pen ve Matteo Salvini’dir. (Salvini Kuzey İtalya’daki sağcı LEGA Partisi’nin yöneticisidir.) Peki Fransa, bu kadar sorun ile çevrilmişken başarılı olabilir mi? Yani aşırı sağın yükselişini engelleyip İslam’ı kendi ilkelerine göre reforme edebilir mi? Açıkçası ihtimali olan çok zor bir durumdur. Ancak diyelim ki böyle bir durum gerçekleşti ve Fransa İslam’ı reforme etti, olası bir senaryo diğer dünya ülkelerinin İslam’a bakış açısını tetikleyecektir ve Müslümanların kutsal olarak kabul ettikleri dini büyük bir değişim içerisinde girecektir. Kısaca İslam kutsallığını kaybedecektir. Üstelik başta Arap dünyası olmak üzere diğer Müslüman ülkeler İslam’ı reform etme düşüncesine de kapılabilirler. O halde İslam, Hristiyanlık gibi geri dönüşü olmayan bir değişime içerisine girecektir diyebiliriz. Ancak belirtmek isterim ki: Hristiyanlık, Hristiyan olanların elinde reforme edilmiştir. İslam eğer Batı tarafından reforme edilirse dünyamız 11 Eylül saldırıları sonrasındaki düzenden çok başka bir noktaya doğru ilerleyecektir. Kısacası bu durum geri dönüşü olmayan bir kelebek etkisine neden olacaktır.     

Ulusal Cephe Partisi’nin aşırı sağcı lideri Marine Le Pen

            Aslında yazımızın giriş kısmında 21. Yüzyılı bir domino taşına benzetirken ne kadar yerinde bir tespit yaptığımızı burada görebiliriz. Aynı zamanda Fransa’nın, bu konu için ne kadar yerinde bir ülke olduğunu da buradan rahatlıkla kavrayabiliriz. Çünkü Fransa’da yaşanan bir değişim otomatik olarak bütün Batı dünyasını tetikleyebilecek düzeye sahiptir. Bu yüzden Fransa’yı ve orada yaşayan Müslümanların hayatlarını daha yakından takip etmek zorundayız. Çünkü Fransa’da meydana gelen olası bir durumda hiçbir dünya ülkesi tam anlamıyla sessiz kalamayacaktır. Üstelik Türkiye’nin göç dalgası üzerinde ne kadar önemli konuma sahip olduğunu buradan anlayabiliriz. Çünkü Avrupa’ya gerçekleşen göçlerin hepsi aşırı sağın yükselmesine olanak sağlamaktadır. Bu yüzden Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki görüşmelerin en büyük konusu her zaman göç olmaktadır.

            Bu olaylar zincirini bir bütün olarak ele alırsak göç ve İslam meselesinin 21. Yüzyıl insanlık krizi için ne kadar önemli olduğunu görebiliriz. Hep birlikte bu durumun temellerini iyi kavrayarak gelecekte olabilecek senaryolar hakkında fikir sahibi olabilir ve duruşumuzu revize edebiliriz. Avrupa Birliği ve Fransa’nın geleceği göç ve İslam meselesinde yatmaktadır. O yüzden yaşanan gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde takip etmek son derece önemlidir. Yazımızın en temel amacı da bu durumun ehemmiyetini kavrayabilmek adınadır.

DİPNOTLAR:

  1. Christopher Caldwell, Avrupa’da Devrimin Yansımaları: Göç, İslam ve Batı, Çev. Hasan Kaya, İstanbul 2011, s. 23.
  2. John Merriman, Rönensans’tan Bugüne Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 1311.
  3. Ahmet Kavas, İki Din Arasında Fransa, İstanbul 2015, s. 228.
  4. Ahmet Kavas, İki Din Arasında Fransa, İstanbul 2015, s. 225.
  5. Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, Çev. Melisa Miller, İstanbul 2020, s. 65.
  6. Charles Taylor, Seküler Çağ, Çev. Dost Körpe, İstanbul 2019, s. 263.
  7. Thomas Paine, Sağduyu, Çev. Çiçek Öztek, İstanbul 2019, s. 23.
  8. T. Jeremy Gunn, Din Özgürlüğü ve Laisite: ABD ile Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, Çev. Hüseyin Bal, Ömer Faruk Altıntaş, Ankara 2014, s. 19-20.
  9. John Merriman, Rönensans’tan Bugüne Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, İstanbul 2018, s. 1310.
  10. Jürgen Habermas, Bölünmüş Batı, Çev. Dilman Muradoğlu, İstanbul 2020, s. 7.
  11.  Christopher Caldwell, Avrupa’da Devrimin Yansımaları: Göç, İslam ve Batı, Çev. Hasan Kaya, İstanbul 2011, s. 29.
  12.  Bu konuda okunması gereken en güzel eserlerden birisi hiç şüphesiz Jean Christopher Rufin’in ‘’Kralın Kervanları’’ isimli kurgusal romanıdır. Eserin içerisinde Fransa Kralı XIV. Louis’in Afrika ve Orta Doğu’daki faaliyetleri özel hekimi olan Jean-Baptiste Poncet’i üzerinden anlatılmaktadır.
  13. Robert J. Young, Postkolonyalizm: Tarihsel Bir Giriş, Çev. Burcu Toksabay Köprülü, Sertaç Şen, İstanbul 2016, s. 555.
  14. Ahmet Kavas, İki Din Arasında Fransa, İstanbul 2015, s. 75.
  15. Ahmet Kavas, İki Din Arasında Fransa, İstanbul 2015, s. 237.
  16. Sadık Erol Er, Heidegger Paris’te: Fransızların Heidegger Okuması, İstanbul 2014, s. 228.

BİBLİYOGRAFYA:

NADEAU, Jean-Benoît, Julie Barlow, Neden Fransa’yı Sever Ama Fransızları Sevemeyiz?, Çev. Aycan Ak, 1. Baskı, Ketebe Yayınları, İstanbul 2019.

CHANGEUX, Jean-Pierre, Etiğin Doğal Temelleri, Çev. Nermin Acar, 1. Baskı, Doruk Yayınları, İstanbul 2002.

Taylor, Charles, Seküler Çağ, Çev. Dost Körpe, 3. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019.

Lingis, Alphonso, Ortak Bir Şeylerin Olmayanların Ortaklığı, Çev. Tuncay Birkan, 1. Baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1997.

Beck, Ulrich, Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev. Kasım Özdoğan, Bülent Doğan, 1. Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul 2011.

Russel, Bertrand, Etik, Toplum, Siyaset, Çev. Funda Sezer, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2017.

Russel, Bertrand, Batı Felsefesi Tarihi 3. Cilt: Modern Felsefe, Çev. Ahmet Fethi Yıldırım, 7. Baskı, Alfa Yayınları, İstanbul 2021.   

Tassinari, Fabrizio, Avrupa Düşmanlarından Neden Korkuyor?, Çev. Figen Dereli, 1. Baskı, İnkılâp Kitabevi Yayınları, İstanbul 2011.

HEİDEGGER, Martin, William Mcneill, Kai Hammermeister, Düşünce Çağında Yurt Müdafaası, Çev. Ahmet Aydoğan, 1. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2010.

Er, Sadık Erol, Heidegger Pariste: Fransızların Heidegger Okuması, 1. Baskı, Otonom Yayınları, İstanbul 2014.

Gunn, T. Jeremy, Din Özgürlüğü ve Laisite: ABD ile Fransa Arasında Bir Karşılaştırma, Çev. Hüseyin Bal, Ömer Faruk Altıntaş, 2. Baskı, Liberte Yayınları, Ankara 2014.

Berting, Jan, Avrupa: Miras, Meydan Okuma, Vaat, Çev. Hüsamettin İnaç, 2. Baskı, Liberte Yayınları, Ankara 2017.

Caldwell, Christopher, Avrupa’da Devrimin Yansımaları: Göç, İslam ve Batı, Çev. Hasan Kaya, 1. Baskı, Profil Yayınları, İstanbul 2011.

Habermas, Jürgen, Bölünmüş Batı, Çev. Dilman Muradoğlu, 3. Baskı, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayınları, İstanbul 2020.

Paine, Thomas, Sağduyu, Çev. Çiçek Öztek, 1. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2019.

Merriman, John, Rönesans’tan Günümüze Modern Avrupa Tarihi, Çev. Şükrü Alpagut, 1. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2018.

Kavas, Ahmet, İki Din Arasında Fransa, 2. Baskı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2015.

Engelhardt, Marc, Sığınmacı Devrimi: Son Göç Dalgası Dünyayı Nasıl Tümüyle Değiştirdi?, Çev. İlknur Aka, 1. Baskı, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayınları, İstanbul 2020.

de Tocqueville, Alexis, Amerika’da Demokrasi, Çev Özcan Doğan, 2. Baskı, C. I, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2018.

Asad, Talal, Seküler Çeviriler: Ulus-Devlet, Modern Benlik ve Hesapçı Akıl, Çev. Ferit Burak Aydar, 1. Baskı, Vakıfbank Kültür Yayınları, İstanbul 2020.

Young, Robert J., Postkolonyalizm: Tarihsel Bir Giriş, Çev. Burcu Toksabay Köprülü, Sertaç Şen, 1. Baskı, Matbu Yayınları, İstanbul 2016.

Maalouf, Amin, Uygarlıkların Batışı, Çev. Ali Berktay, 1. Baskı, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayınları, İstanbul 2019.

Davies, Norman, Avrupa Tarihi: Doğu’dan Batı’ya, Buzul Çağı’ndan Soğuk Savaş’a, Urallar’dan Cebelitarık’a, Avrupa’nın Panoraması, Çev. Burcu Çığman, Elif Topçugil, Kudret Emiroğlu, Suat Kaya, 2. Baskı, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2011.

Dawkins, Richard, Tanrı Yanılgısı, Çev. Melisa Miller, 18. Baskı, Kuzey Yayınları, İstanbul 2020.

Delanty, Gerard, Doğu ve Batı’nın ötesinde Asya ve Avrupa, Çev. Firdevs Bulut, 1. Baskı, Matbu Yayınları, İstanbul 2015.

Pew Research Center, Europe’s Growing Muslim Population, https://www.pewforum.org/2017/11/29/europes-growing-muslim-population/, Erişim Tarihi: (03. 04, 2021)

Hobson, John M., Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, Çev. Esra Ermert, 6. Baskı, Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayınları, İstanbul 2019.

Fieschi, Catherine, Muslims and the secular city: How right-wing populists shape the French debate over Islam, Brookings, 28 Şubat 2020, https://www.brookings.edu/research/muslims-and-the-secular-city-how-right-wing-populists-shape-the-french-debate-over-islam/, Erişim Tarihi: (23. 04. 2021)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?