Yeniden Canlanma ve Büyük Göç 1989

                                                                         

  1946 yılında Bulgaristan’da oylama ile krallık kaldırılmasından ve cumhuriyet ilan edilmesinden sonra, 27 Ekim 1946’da yapılan seçimleri Komünist Parti kazandı. Ardından 4 Aralık 1947’de komünizm esaslarına dayalı yeni anayasa kabul edildi. Bu Bulgaristan için bir dönemin başlangıcı oldu.“Yeniden Canlanma”nın ilk aşaması Ocak 1985’e kadar sürdü. Bu noktada güneydoğu Rodop Bölgesinde yasayan bütün Türklerin ve Pomakların isimleri zorla Bulgar ismi ile değiştirildi. 14 Ocak 1985 yılından itibaren toplam 310.000 Türk’ün ismi değiştirildi: 214.000 kişinin Kırcaali bölgesinde, 41.000 kişinin Hasköy bölgesinde, 22.000 kişinin Filibe bölgesinde, 5000 kişinin Pazarcık bölgesinde, 11.000 kişinin Eski Zagra (Stara Zagora) bölgesinde, 9.000 Kişinin Burgaz bölgesinde Türklerin isimleri değiştirildi.[1]

Bulgar Hükümeti, ülkesinde yaşayan Türklere silah zoruyla Bulgar adı vermek için, Türkiye – Bulgaristan ilişkilerinin en iyi göründüğü bir zamanı seçti. Jirkov’un taktiği karşındakinin yüzüne gülerken sırtından hançerle şeklinde özetlenebilir. 1968 yılında Todor Jivkov’un Türkiye’ye yaptığı gösterişli ziyaretten sonra, Türkiye ile Bulgaristan arasında «iyi komşuluk ve dostluk» dönemi başladı. Hatta kimi dış politika yazarlarımız, 1930’lardan beri Yunan dostluğunu arayan Türkiye’nin «yanlış ata oynadığını» yazdılar ve Balkanlarda Türkiye’nin gerçek dostunun Bulgaristan olabileceğini söylediler. Göç anlaşmasının imzalanmasıyla sonuçlanan bu ziyaretin, ikili ilişkilerimizde yeni bir aşama olacağı umuluyordu. Gidiş de onu gösteriyordu. Karşılıklı ziyaretler durmadan sıklaştı. İki ülkenin devlet adamları, teknisyenleri, yazarları, çizerleri, sporcuları, sanatçıları karşılıklı mekik dokur oldular. Hatta zaman geldi Bursalı göçmenlerle yakınları vızır vızır karşılıklı ziyaretler yapmaya başladılar. İstanbul ile Şumnu arasında otobüsler çalışıyordu hatta.[2]

Fakat olayların perde arkasıyla ilgili bölge Türkleri şunu demektedir: Türk ve Bulgar devlet adamları karşılıklı dostluk ziyaretleri yapacakları zaman Bulgaristan’da bizim yüreğimiz ‘cızz’ ediyordu. Çünkü Demirel veya Ecevit ne zaman Bulgaristan’a dostluk ziyareti yapsalar tam o sırada Bulgarlar bizim üzerimize çullanırlardı. Ön tarafta dostluk nutuklarıatılır, kadehler kaldırılırken, arka tarafta Bulgar bize yapmadığı eziyeti bırakmazdı. Pomaklara zorla Bulgar adıverilmeye başlanması tam böyle bir zamana rastlatıldı. Türkiye’ye pek bağlı olan bir Müslüman kardeşlerimizin feryadı,Türk- Bulgar dostluk söylevleri içinde boğuldu gitti.Pomaklardan sonra sıra bize de gelir mi ve bu da bir Türk devlet büyüğünün Bulgaristan gezisine rastlatılır mı diye korkuyorduk. Sonunda az çok öyle olmadı mı?[3]

Daha önce Pomaklar ile başlayan bu eylem 1972-1974 döneminde zorla tamamlandı. Bu konuda Bulgaristanlı Türk şair Mehmet Con, 1974’te şöyle sesleniyordu[4]:

 

«Cana kıyar şimdi zaman

Gözyaşını silmez misin?

Bulunmuyor derde derman

Duymaz mısın, görmez misin?

İnsan ömrü geçmez para

Soydaşların bahtı kara,

Yüzler gülmez, kalpler yara

Duymaz mısın, görmez misin?»

1984 Sonbaharında Jivkov’un gerçek yüzü ortaya çıktı. 1981–1983 yıllarında, yani devlet başkanları düzeyinde karşılıklı ziyaretlerin yapıldığı bir sırada, Bulgaristan’da Türkçe konuşan Çingenelerin adları, zorla değiştirildi. Çingenelerle birlikte 100.000 kadar Türk’ün de adları yine silah zoruyla değiştirildi. Fakat halen Türkiye’den bir tepki yükselmiyordu. 1984 Sonbaharında Bulgarlar büyük Türk kitlelerinin de üstüne giderek aynı eylemi gerçekleştirmek istediğinde Türkiye komşusunun niyetini anladı.[5]

Bulgaristanlı şair Raif Recebof, Kasım 1984’te «Çağrı» adlı şiirinde şunları anlatıyordu bize dizelerinde:

 

Biz Bulgaristanlı Türkleriz

Adından, dilinden, dininden mahrum bir millet,

Neremize baksanız,

Bir yara göreceksiniz kanayan

Ağlayan bir yüreğin dökülüşünü göreceksiniz

Damla damla gözlerimizden.

………………………………….

Gelin, gelin de

Akan terlerimizin, gözyaşlarımızın

Akan kanlarımızın gölünde

Kimsesiz boğulup ölüşümüzü görün.

Biz cılız, çok cılız bir ele

Kandil ışığı verecek bir söze muhtaç

Ezilen, itilen, küfredilen Türkleriz.

………………………………….

Tekmeleriyle kızıl itlerin

Bir kadın çırılçıplak

Ayşeden olması için Anjelika

Atıldı sokağa

Ana, anacığım diye

Bir yavrunun ağlayışını,

Ayıptır diyen bir ihtiyarın

Yerle bir edilişini görün dipçiklerle

Gelin de dilini, dinini

Türklüğünü seven iki milyonun

Dağda belde ölüşünü görün.[6]

Bu olaylara Türklerin maruz kalması üzerine Türkiye Cumhuriyeti olaylara dâhil oldu ve hem ikili görüşmelerde hem de uluslararası ortamda Bulgaristan’da bulunan Türklerin maruz kaldıkları muameleyi dile getirdi. 1985 yılında Sofya Büyükelçisi Ömer Lütem Şubat ayında Ankara’ya gelerek Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i Bulgaristan’da bulunan Türklerin durumları hakkında bilgilendirdi. Ardından Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu ile görüştü. Bunun üzerine Bulgaristan Büyükelçisi yapılan görüşmede Büyükelçi Bulgaristan’daki Türklerin isimlerinin değiştirilmesi için bir zorlama yapılmadığını, Türklerin isimlerini gönüllü olarak değiştirdiklerini öne sürdü. Bu konu ile ilgili milli bir politika geliştirebilmek amacıyla 1985 yılının Şubat ayında TBMM’de Bulgaristan’da yaşayan Türklerin durumu ile ilgili “Genel Görüşmeaçıldı.[7] Alınan karar neticesinde muamelelere karşılık misilleme olarak Türkiye 22 Şubat 1985’te Bulgaristan’a nota verdi ve Bulgaristan’daki Türk azınlığın sorununa müzakere yoluyla çözüm bulunmasını istedi.

 Uluslararası Af Örgütünün 1986‟da yayınladığı raporda bu konu hakkında ”Halkın çoğunluğu Türklerden oluşan köyler, genellikle sabahın erken saatlerinde köpekli polislerle ve tanklı birliklerle kuşatılıyordu. Yeni kimlik kartlarını ya da seçilecek “resmi” isimlerinin bulunduğu listeyi taşıyan askerler, her eve girip, kimi zaman silah tehdidiyle yeni kimlik kartlarını almaya ve yeni isimlerini “gönüllü” olarak seçtiklerini belirten formları imzalamaya zorluyorlardı. Bazen de etnik Türk köylerinin sakinleri köyün ana meydanında toplanıp yeni kimliklerini almaya zorlanıyordu. Karışık nüfuslu köylerinde örneğin nüfusunun %50’sinin Türk olduğu Haskova bölgesindeki Harmanlı yakınındaki Pareslavets’de de aynı yöntemler kullanılıyordu… Kimi zaman etnik Türklere yönelik yeni kimliklerini kabul etmeleri için birkaç günlük süre verildi, aksi takdirde işlerini kaybedecekleri tehdidinde bulunuldu.” [8] Şeklinde durumu dile getiriyordu.

Bulgaristan’ın ikinci aşamasına 18 Şubat 1985’te Todor Jivkov “yeniden canlanma” yönteminin başarıyla tamamlandığını açıklamasıyla geçildi. Böylece Bulgaristan Mart 1985’ten itibaren tek milletli bir ülke olduğunu ileri sürebilirdi. İsim değiştirme kampanyasını takiben Türk azınlığın etnik, kültürel ve dini benliğini yok etmeyi amaçlayan ağır yasaklar ve baskılar uygulandı. Türklerin ana dilinde konuşmaları, geleneksel giyim kuşamları, dini bayramları kutlamaları, camilerde özgürce ibadet etmeleri, oruç tutmaları, erkek çocuklarını sünnet ettirmeleri yasaklandı. Oysa Bulgar Anayasasının 45/7. Maddesi Bulgar kökenli olmayan vatandaşlarının Bulgarca ile birlikte kendi dillerinde eğitim hakkını tanıyordu.[9]

Hasan Şenyurt Milliyet gazetesinde ki yazısında bu olayı şöyle dillendiriyor: “1984 son baharında ve kışında, Bulgaristan Türk kitlesine karşı bir yok etme savaşı açıldı. İşe önce güney bölgelerden bağlandı. Kocaali, Mestanlı, Eğridere, Darıdere bölgeleri yasak bölge ilan edildi. Bulgar silahlı kuvvetleriyle çevrildi. Her kasabaya,her köye, her Türk evine silahlı baskınlar düzenlendi. Her aile reisine önceden bastırılmış dilekçe formaları verildi. Bu formlarda adlarının Bulgar adları olarak nüfusa geçirilmesi isteniyordu. Bu basılı formların oracıkta derhal imzalanması istendi. İmzalamak istemeyenler dayaktan geçirildi, işkenceye tabi tutuldu, hücrelere tıkıldı ve hatta öldürüldü. Adlarını değiştirmemek için dağlara çıkanlar oldu. Bunların peşine polis köpekleri salındı. Direnenlere, polise ve askere karşı gelenlere ateş açılması emri çıkarıldı. Köylerden kasabalardan kaçanlar, dağa çıkanlar, yasalara karşı gelen isyancılar olarak görüldü. Türklüğünden vazgeçmeyen ve Bulgar adı almamak için kendi canlarını kıyanlar oldu”[10]

1985 yılı başlarından itibaren (yukarıda haber de görüldüğü üzere) Türk azınlığa asimile etmek için savaş açmaya karar vermiş olarak Türk adlarını Bulgar adları ile değiştirmeye başladılar. Türklerin benliklerini siliyor ve buna razı olmayanları acımasızca kırıp geçiriyordu. [11] Daha önceden başlayan bu cinayetler dünya basınına 1985 Ocak ayında ilk defa düşüyordu. O günlerde bir dergi, Bulgaristan’da yaşanan acı olayları şöyle dile getirdi[12]:

“Komşu Bulgaristan’da tam bir “ırk imhası” cinayeti (soykırım) işleniyor. Bulgaristan’daki Türk- Müslüman azınlığı yok ediliyor. Bulgar Hükümeti, bu zavallı kan kardeşlerimize kaşı acımasız bir yok etme savaşı açtı. Türk köyleri ve kasabaları, Bulgar silahlı kuvvetleri ve zırhlı birlikleriyle teker teker sarıldı. Bütün Müslüman Türkler, silah kuvvetiyle Slav- Bulgar adları almaya zorlandı. Her Türkün üç göbek soy sap adı, Slav -Bulgar adlarıyla değiştirildi. Yalnız kendi öz adı değil, ana, baba, dede ve nine adları da kütüklerden silindi. Yerlerine Slav- Bulgar adları yazıldı ve Türklere, Slav – Bulgar adları taşıyan yeni hüviyet cüzdanları verildi. Eski cüzdanlar alınıp yok edildi. Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç etmiş veya yıllar önce ölüp gitmiş ana, baba, dede ve ninelerinin adları da değiştirildi. Bütün nesep bağları koparıldı. Türk aileleri paramparça edildi. Dilim dilim kıyılan ve un ufak edilen Türk azınlığı, Slav-Bulgar gölünde zorla eritilip yok ediliyor… Hiçbir Türk bu yok edilmeye gönüllü katlanamıyor ve akıl almaz eziyetler yapılıyorDayak, işkence, hapis, zindan, sürgün, ırza- namusa saldırı vs. aldı yürüdü. Türklerden pek çok çıldıran ve canına kıyan oldu. Pek çok kişi bu kara kışta Rodoplara, Kocabalkan Dağlarına kaçıp kurtulmayı denedi. Peşlerine kurt köpekleri ve silahlı milisler takıldı. ‘Vur’ emri verildi. Pek çoğu vurulup can verdi. Kimileri çaresiz teslim oldu. Bulgar’ın soğuk namlusu göğsüne dayanan Türkler, kan ağlayarak, ellerine uzatılan basılı dilekçeleri imzaladılar. Slav Bulgar adları almaya ‘razı oldular’. Her ne pahasına olursa olsun Türklüğünden vazgeçmemek ve Slav Bulgar adları almamak için direnmeye çalışan Türk köylerine karşı makinalı tüfekler ve tanklarla saldırıya geçildi. Yerle bir edilen köyler ile havaya uçurulan evler, tank paletleri altında ezilen topluluklar oldu. Türk bölgeleri dışa kapalı ve mühürlü tutulduğundan, bu katliamlarda can veren kardeşlerimizin tam sayısını henüz bilmiyoruz “

 

Bu isim değiştirmeleri ile anısını anlatan bir göçmen şöyle diyor:

“…annem de eşim olmadan olmaz dedi. Hatta komiser tokat atmaya çalışmış. Sonra annem tuvalete gideceğim diye, dışarıdaki tuvalete gitmiş ve pencereden kaçmış, sonradan arkasından ateş etmişler Tabiî ki bir sene sonra mecburen kendimiz değiştirdik. Mecbur kaldık. Okula yazılmak için. Benim adım TAMARAydı. Pek alışamadık ama mecbur kaldık…” (SK, K, 18/37, 1989, Bursa, 26 Temmuz 2008).[13]

   İsim değişikliği sırasında mezar taşlarındaki isimlerin zorla değiştirilmesi ve Müslüman Türklerin zorla Hristiyan mezarlığına gömülmesi sıkça rastlanan bir durum olmaktaydı. Yeni doğan bebeklere Türk değil Bulgar isimlerinin konulması için sıkı takip yapılmaktaydı. Hatta görüşmeci kişi düğünlerde Bulgar müziklerinin çalınması için uyarılmaktaydı. Bu şekilde gelenek be görenek açısından baskı altında tutulmaktaydı.

Bu konuda görüşülenler Nazlı Şencan’ın tezinde şunları söylemekteydi:

“…Hıristiyan mezarlığına zorla gömülen insanlarımızın acısını hiç unutmamak için bu mezarlığı anıt olarak tutacağız….” (İA, E, 31/50, 1989, Bulgaristan-Şumen, 24 Ağustos 2007)

“…Çocuğumuz doğunca Türk ismi koydurmadılar. Evde kulağına Türk ismi fısıldandı.” (NG, K, 22/41, 1989, Adapazarı, 20 Temmuz 2008)

“…Annem böyle Türkiye meraklısıydı çok çok seviyordu….ama orada böyle yapılan bu bize bizzat yapılmadı bu baskı ama ismimizin değiştirilmesi… Benim adım Asya’ydı. Babamın adı Martin’di, Zaharvi de dedemin…” (AA, K, 13/31, 1989, İstanbul, 21 Kasım 2006)[14]

Türkçe konuşma ve müzik dinlemenin yasaklanması durumunu, Türk kıyafetlerini giyilmesi, Türk radyo ve televizyon kanallarına ulaşımın engellenmesi durumları izledi. Bu Uygulamalara karşı ilk tepkiler 1984 Aralık ayında başladı. Protesto yürüyüşleri ile açlık grevlerine başlandı. Bu yürüyüşler sırasında ateş açılıp 8 Türk’ün öldürülmesi, pek çok kişinin yaralanması, tutuklanması, o dönemin hapishanelerinden biri olan Belene Kampı’na veya sürgüne gönderilmesi sonucu gerek yürüyüş sayısını gerekse bu yürüyüşlere katılan kişi sayısını arttırdı. [15] Bu olaylar üzerine bir hafta içinde Kırcaali Bölgesinde on bir bin kişinin katıldığı 11 büyük protesto yürüyüşü düzenlendi. Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’nın üst düzey yönetici kadrolarının katıldığı 4 Ocak 1985 tarihli toplantı tutanağında, bu olaylarla ilgili çok önemli bilgiler mevcuttur. Tutanağa göre Güneydoğu Bulgaristan’da 24 Aralık’tan 31 Aralık’a kadar sürekli olarak farklı noktalarda kalabalık protesto yürüyüşleri gerçekleştirildi. Nitekim Ocak 1985 tarihinde de Balkan Sıradağı’nın eteklerinde bulunan Kotel’e yakın Yablanovo (Alvanlar)köyünde üç gün süren direniş, polis ve askeri güçler tarafından bastırılmış olup 1 kişi öldürüldü ve birçok kişi yaralandı, tutuklandı ve 20 direnişçi mahkûmedildi.. O sırada yalnızca Yablanovo köyünden 22 erkek Belene Toplama Kampı’na gönderildi.[16]

Bulgaristan’ın koyduğu yasakların Türklerin hayatını nasıl etkilediği Seçil Yorulmaz’ın yaptığı görüşmelerde ki anlatımlar aracılığıyla anlaşılabilir[17]: Nasıl olacaktı(Sitemkâr bir tavırla)…Bize haklarımızı vermiyorlardı… Tütün ekiyorduk haklarımızı alamıyorduk… Az para veriliyordu… Biz tarlada çalışıyorduk, çalışıyorduk ama bize yarısı veriliyordu…Üçte birini veriyordu bize tütünlerimizin… Şimdi kasabaya gidiyorduk fazlada Bulgarca bilmiyorduk… Dilimizden Türkçe kaçırıyorduk… Bu Türkçe konuştu diye hemen 5 leva alıyordu senden… Verdim ben çok verdim öyle para… Mesela eşimle anama ziyarete giderken anlamadan eşime Türkçe bir şey söylüyorum ondan sonra arkadan polisler geliyor kimliğini gösteriyor diyor… Ver bakalım 5 leva para… Mecbur veriyorduk zordu…” ( VRN, BG/K2,K,48)

 “Bu dönemler işte hatırladığım kadarıyla isim değişiklerinin olduğu zamanlardı… Birinci sınıfa giderken hatırlıyorum işim değişikliğinin olacağı söylentisi yayılmaya başladı… İsim değiştirmediğimiz için evimizde kalamadık… Hep akrabalarımızda kalmaya başladık… Zorunlu olarak ismimiz değiştirilmesin diye… Daha sonra televizyondan bir açıklama yapıldı… İsim değişikliğine kendiliğinden gelmeyen kişilere oradaki sorumlu Bulgar yetkilerinin isim vereceği söylendi… Bizde saçma sapan Hristiyan isimleri almaktansa ismimize en yakın olan Bulgar isimlerini bulduk…” ( KGK,TR/K3,K,34)

Dönemin Devlet Başkanı T. Jivkov, 18 Şubat 1985 yılında isim değiştirme faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi üzerine şöyle demekteydi: Biz 20 yıldır onlara [Türk Yetkililere], göçten söz ettik, onlar da susarak bizimle alay ettiler. Bizim için göç konusu artık kapanmıştır. Göç edecek insanımız yok. Bu insanlar, eskiden Müslümanlaştırılmış Bulgarlardır. Bir adam bile veremeyiz onlara. Bir veya beş kişiyi verecek olursak, elimizi uzatıp kolumuzu kaptırmış oluruz.”

Bu asimilasyon politikasına karşı Türkler arasında gruplaşmaları dernek ve parti kurma faaliyetleri baş göstermeye başladı. Bu grup faaliyetlerinden 1988 tarihli bir raporda şöyle bahsedilmektedir: “Bu soruşturmayla olduğu gibi, soya dönüşe karşı mücadele etmek amacıyla 1984 yılından itibaren ortaya çıkan 28 gizli grubu ve birliği devre dışı bırakmak için istihbaratımızın dairesinde yürütülen çalışmalarımızla da, gruplar halinde organize edilmiş yıkıcı faaliyetlerin kapsamının ve içinde yer alan kişilerin etki alanının sürekli olarak genişlediği tespit edilmiştir. Bu yasa dışı yapıların çoğu, var olan gizli milliyetçi grupların temelinde ortaya çıkmışlardır. Genellikle bu gruplar, [Bulgar] isimlerini geri almakla ilgili yürütülen çalışmalarla aynı döneme denk gelmektedirler.[18]

 

 ASİMİLASYONA KARŞI DİRENİŞ VE DESTEK

 1985 yılında hız kazanan direniş yürüyüşlere ve protestolara ev sahipliği yapmaktaydı.  Muhammet Hüseyinov bu muamelelere karşı durmak amacıyla kurduğu Uzun Kış Derneği bu gruplardan biriydi. İsim değiştirme sırasında ayaklanan ve şehit veren Kırcali’ye bağlı, Benkovski (Killi) köyünde doğan Uzun Kış sivil toplum örgütünün amacı, barışçıl yöntemlerle Türklerin haklarını aramak olmasına rağmen 9 kişi mahkûm edildi. Derneğin kurucusu Muhammet Hüseyinov’a 49 yıl hapis ve 3 yıl sürgün cezası verildi.[19]

Bulgaristan genelinde gizlice teşkilatlanan örgütün önde gelenlerinin 1985 sonu ve 1986 başlarında tutuklanmalarının ardından 1986‟da yapılan yargılanmalar sonucunda örgüt lideri Ahmet Doğan’ın aralarında bulunduğu 28 kişi devlet aleyhinde faaliyet gösteren gizli örgüt kurmak ve ülke ekonomisini sabote etmek suçlarından 2 ile 12 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar.[20]

Gösterilen direniş ile ilgili günümüz göçmenleri o günleri şöyle anlatıyor[21]:

“….En çok tepki Kırcaali’den gösterdi ve onların üzerine tanklar yürüdü. Onların üzerine tanklar yürüdükten sonra bütün Bulgaristan Türkleri ayaklandı; yani o bir farklılık… Yunanistan ve Türkiye’ye yakınlığından dolayı çok daha enformasyon ve irtibat halindeydi Türk halkıyla…” (ZA, K, 29/47, 1989, İstanbul, 14 Temmuz 2007)

Yolda polislerce gösterilere katılıp katılmadığı konusunda sorgulanan ve cezalar nedeniyle yalan söyleyerek kurtulmaya çalışan bir çift:

“…Tam inanmışlardı gidecektik ki polislerden biri eşimin ayakkabısını gördü. Eşim süet bir ayakkabı giymişti. Köpük, ayakkabıda iz bırakmıştı. Eşimi ve erkekleri arabadan indirdiler. Sonra bizi Şumnu’daki polis merkezine götürdüler. Biraz sorguladılar. Sorgudan sonra kimliklerimizi aldılar…” (EM, K, 24/44, 1989, İstanbul, 25 Ağustos 2009)

Belene’de sorgulanan bir Türk’ün anlattıkları bu tür korkular nedeniyle ilk zamanlarda baş kaldırılması zor oldu:

Elektriğe koymuşlar… dedin mi demedin miii.. dedim derse odun.. demedim derse gene dayak..dediler ki… haydi… içeri girdin mi ailene bilmiyorsun ne olduğunu… Zamandaki duyguları gör, gözyaşlarını gör….eğer bu isim değişikliği olmasa biz göçmeyi hiç düşünmüyorduk…” (MŞ, K, 43/63, 1989, İstanbul, 15 Temmuz 2009) 

  Bulgaristan’da bu direniş sürerken Türkiye’de bulunan Türk halkıda desteğini esirgemeyip tepki mitingleri düzenledi. Bu önemli mitinglerden biri de Güney Marmara’nın İncisi Bursa’da gerçekleşti. Bursa Balkan Göçmenleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Mümin Gençoğlu yaptığı yazılı açıklamada mitingin amacını, “Bulgaristan’da yaşayan soydaşlarımıza karşı Bulgar Hükümeti’nin sürdürdüğü soykırımı ve zulmü aynı zamanda yaklaşık iki milyon Türk’ün milli duygu inanç ve kültürünü yok etmeyi amaçlayan tutumunu protesto etmek” şeklinde açıkladı. Bursa’da tekbir sesleri ile başlayan mitingde Hasan Mutlucan, kahramanlık türküleri söylemiş ve “Türk’e kefen biçenin ölümü korkunç olur”, “esir Türklere hürriyet” gibi pankartlar açıldı.[22]

 Bu mitingler devam ederken 4 Mayıs 1985’te Edirne’de büyük bir miting toplandı. Edirne’de düzenlenen kınama mitingine 50 bin kişi katıldı. Edirne’nin yanı sıra özellikle civar iller ve İstanbul’dan da katılımlar oldu. Miting öncesi Bulgaristan Edirne Başkonsolosluğuna siyah çelenk konuldu. Tertip Komitesince 4 Mayıs 1985 tarihinde düzenlenen yürüyüş ve miting için Ömer Yurtsever, komite adına bir açıklama yaptı. [23] Açıklamada:

Bulgaristan’daki Türk soykırımı yeni boyutlar kazanmaktadır. Soydaşlarımıza karşı uygulanan çağdışı barbarlık ve engizisyonlar zincirine yeni halkalar eklenmektedir. Silah gücüyle Bulgarlaştırılan Evlad-ı Fatihan’ın torunları büsbütün ölüme ve imha edilmeye terk edilmiştir. Tam olmayan verilere göre on binlerce Türk öldürülmüştür. Tüyler ürpertici bir olaydır ki bilinmeyen yerlere sürülen 14-20 yaşlarındaki kızlar ve gelinlerin ırzına geçilmekte, küçük yavrucaklar özel eğitim için annelerinin babalarının yanından alınarak Bulgarların yoğun olduğu yerlere sürülmektedir” deniyordu[24]

4 Mayıs 1985 tarihinde Edirne’de düzenlenen miting ve yürüyüşten sonra daBulgaristan’ın uyguladığı asimilasyonun devam etmesi üzerine 31 Mayıs 1986 tarihinde Edirne’de yeniden Bulgaristan’ı kınama yürüyüşü yapıldı..[25]

“Bulgaristan’da insanlık dışı muamelelere maruz kalan kardeşlerimizi desteklemek ve bunları dünyaya duyurmak için yapılan mitingler istediği etkiyi yaratıyordu. 4 Kasım 1985’te yine büyük bir miting bu sefer Bursa’da toplandı. Mitinge Trakya ve Marmara Bölgesi’nden yaklaşık 30 bin kişi katıldı.[26]Miting boyunca “Müslüman kardeşler Bulgar zulmüne karşı el ele”, “Türk soyludur, Türk doğar ve Türk ölür”, “Barbar Jivkov, Hitler’i solladın kendini uçuruma yolladın”, “Türk halkı Bulgaristan’daki soydaşlarımızı yalnız bırakmayacak”, “Ayşeler, Fatmalar gâvur olamaz, Ahmetler Mehmetler İvan olamaz”, “Katil Jivkov”, “Zulüm, işkence, kan işte Bulgaristan”, “Camilere dokunan eller kırılsın”, “Bulgar’a karşı omuz omuza”, “Ordu millet el ele”, “500 yıl yönettik, böyle mi öğrettik”, “Bugün burada yarın Sofya’da”, “Göç kapılarını açın”, “Türk doğduk, Türk ölürüz şeklinde pankartlar açıldı.[27]

Fakat bu mitingler arasında en önemlisi hepsinden önce 21 Mart 1985 İstanbul mitingi oldu. Yürüyüş Kumkapı’dan başlayıp Saraçhane meydanında yapılan konuşmalarla son buldu. 50 bin kişilik mitinge İstanbul dışında Bursa, Eskişehir, Kocaeli, Ankara, Adapazarı, Balıkesir, İzmir, Kayseri ve Trakya bölgesinden de katılımlar oldu.[28]

Mitinglerin yanı sıra Türkiye Radyo ve Televizyonu (TRT) ise asimilasyonu dünyaya duyurmak ve Türkiye lehine kamuoyu oluşturmak maksadıyla asimilasyonun başından sonuna kadar aktif rol aldı. 1985 yılı Mart ayından itibaren Bulgaristan’a yönelik deneme yayınlar yaptı. Nisan ayı başlarından itibaren sabahları iki saat, akşamları dört saat olmak üzere kısa dalgadan yayınlar yaptı. Bu yayınlarda Türkiye’nin tarihi, ekonomisi ve askeri gücü hakkında bilgiler verildi. Başka ülkeler basınında Bulgaristan Türkleri ile çıkan haberlere yer verilerek Bulgar zulmü altında ezilen Türklerin psikolojik olarak güçlenmesi amaçlandı. [29]

Bulgaristan’daki baskıları, TRT’nin hükümet destekli program ve dizilerle gözler önüne sermesi karşısında Bulgaristan yönetimi sessiz kalmadı. Bulgaristan Basın ve Enformasyon Bakanlığı, Balkanlar’da “Türk” olmadığı konusunu işleyen “Soy” isimli bir dizi hazırlayarak, bunu başta Fransa, Almanya ve Avusturya olmak üzere bütün dünya ülkelerine dağıttı.

Ne yazık ki, tarihi gerçekleri hiçe sayarak hazırlanan ve Bulgaristan’daki soydaşlarımızın “Osmanlılar tarafından Türkleştirilmiş Bulgarlar” olduğu iddiasını ortaya atan film Fransız televizyonunda gösterildi.

TÜRK HÜKÜMETİNİN ÇABALARI VE ULUSLARARASI ÇALIŞMALAR

Bu esnada Türk hükümeti ikili görüşmeler ile işbirliği yapmaya ve zor durumda ki Türklere yardım etmek için elinden geleni yapıyordu. Turgut Özal Asimilasyon politikasından vazgeçilmeyeceğini anlayınca ilk Şubat 1985’te Bulgaristan’ın Türkiye Büyükelçisine Jivkov’a iletmesi için Göç Antlaşması önerdi. Fakat bu Jivkov tarafından kabul görmedi. 22 Şubat’ta verilen notanın ardından Bulgaristan’ın vatandaşları ile ilgili konuda içişlerine karışılmamasını belirterek karşı nota vermesi üzerine 4 Mart 1985’te Türkiye özetle şu notayı verdi[30]:

 “Türkiye’nin Bulgaristan’ın içişlerine karışmadığı, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin Bulgar vatandaşı oldukları belirtilerek Türk hükümetlerinin bu kişileri “Vatandaş” olarak değil “Soydaş” ve “Türk azınlığı” olarak tanıdığı, Bulgar makamlarının da vaktiyle Bulgaristan’da yaşayan Türkler için “Türk azınlığı” veya “Türk asıllı Bulgar vatandaşları” deyimlerini kullanmış oldukları ifade edildi. Ayrıca verilen notada Bulgar hükümetine bazı hususların bir kere daha belirtilmesinde yarar görüldüğü, birinci husus olarak, Bulgaristan’daki Türklere yapılan baskılar ve özellikle Türk isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmesinin hem Türk hükümeti hem de Türk milleti tarafından hiçbir zaman kabul edilmeyecek bir uygulama olduğudur.İkinci husus olarak ise Dışişleri Bakanları’nın derhal görüşmelere başlaması vegörüşmelere geniş kapsamlı bir göç antlaşmasının da dâhil edilmesi gerektiği belirtiliyor ve Türk azınlığı haklarının ihlali konusunu Türk hükümeti ile görüşmenin, hukuki ve insani açıdan Bulgar hükümeti için bir mükellefiyet olduğu da ifade olunuyordu.”[31]

BKP Merkez Komitesi Sekreteri Dimiter Stanisçev, Blagoevgrad Şehrinde düzenlenen çiftçiler toplantısında Türkiye ve göç konusuyla ilgili olarak şöyle dedi buna karşılık olarak:

“Bulgar vatandaşların Türkiyeye gönderilmesi söz konusu olamaz. Bu konu üzerinde Türkiye ile hiçbir görüşme de yapılmayacaktır. Bu konuyu, başka herhangi bir ülke ile de görüşmeyeceğiz. Çünkü Bulgar halkının hiçbir bölümü başka bir ülkeye ait değildir. Herkes bunu bilmelidir. Bu, Bulgaristan Halk Cumhuriyetinin, partinin ve devlet liderliğinin, kesin ve değişmez tutumudur. “[32]

Bulgaristan’ın kabul edilemez davranışları üzerine toplanan Avrupa Konseyi heyetinin hazırlamış olduğu bir raporda Türkiye milliyetçilik duygularını körükleyecek davranışlardan sakınması konusunda uyarısı dikkat çekicidir: “Türk makamları da Bulgaristan’da yaşayan Müslümanların milliyetçi duygularını körükleyecek ve ülkeyi acele bir şekilde terk etmeye teşvik edecek hareketlerden kaçınmalıdır”Ayrıca yine bu rapora göre Bulgaristan’ın yaptığı baskı kabul edilemez olduğu belirtilirken azınlıkların kendi isteği ile ülkeyi terk ettikleri ve dolayısı ile de Türk makamlarının isteklerinin tatmin edildiği vurgulandı. Bu durumda Özal’ın 1 milyon soydaşımızı da gönderse alacağız”, “Jivkov da gelsin onu da alırız”, “hepsini getirteceğiz… döve döve, ümüklerine basa basa alırız”söylemlerinin neticesinde Türkiye’nin azınlıkların gönderilmesi istemi sertçe belirtildi.[33]

Dış ülkelerde Türkiye’ye olan desteklerini bildirmekteydiler. Amerika Devlet Başkanı Reagan, Amerikan Türk Dernekleri Federasyonuna Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Doğu Avrupa Masası Direktörü Richard Combs aracılığıyla gönderdiği mektupta“… Amerikan Dışişleri Bakanlığı olarak Bulgar hükümetinin Bulgaristan’daki Türklere zorla Bulgar isimlerini kabul ettirmek için başlattığı kampanyayı dikkatle izliyor, bu isteğe karşı direnen Türklere şiddet eylemleri uygulandığı ve birçok Türk’ün yaşamını yitirdiği yolundaki haberlerinde altını çiziyoruz. Bulgar hükümetinin Türklerin yaşadığı bölgeye hiçbir gazeteci kabul etmediğini de bilmekteyiz. Yakın bir gelecekte bu sorunu uluslararası bir toplantıya getirmek kararındayız.”diyordu. [34]

İngiliz milletvekili Davit Atkinson konuyla ilgili yaptığı açıklamada “Avam Kamarası, Bulgar zulmünü bir kez daha dünya kamuoyu önünde kınamaya kararlıdır.” diyerek konunun destekçisi olacaklarını belirtir.[35]

Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Uluslararası Af Örgütü’nün Türk azınlığı konusunda yayımladığı rapor vesilesiyle 2 Nisan 1986 tarihli bir basın açıklamasında İslam ülkelerini Türkiye’ye destek vermeye davet etti. Ayrıca su sözleri ekledi“Kıbrıs Türk halkı yakın geçmişinde Bulgaristan Türklerine reva görülen muamelelere kendisi muhatap olmuş ve eritilmek istenmiş bir halk olarak Bulgaristan Türkleri’nin acısını içtenlikle hissetmekte ve bu acı nedeniyle İslam ülkelerine böyle çağrıda bulunma görüşündedir.” [36]

 

 

Ayrıca Avrupa Konseyi ve NATO da Türkiye’yi destekleyen açıklamalarda bulunmuşlardır.[37]Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK)[38] ve Birleşmiş Milletler(BM) ’de [39]de tartışılmış olupİslam Konferansı Örgütü (İKÖ)’nde de görüşüldü[40]. Konferans sonunda alınan kararda, Bulgaristan Türklerinin kendi kültürlerini, dini inançlarını, dil ve geleneklerini koruma hakkına sahip olmaları gerektiği belirtildi.[41]

Türkiye hükümeti görüşme çağrılarına karşı çıkan ve Türklere yaptığı zulmü devam ettiren Bulgaristan Hükümetine ve Jivkov’a karşı yaptırımlar uygulama kararı aldı. Alınan bu kararlar şöyleydi: “Türk Hükümeti öncelikle Bulgaristan’dan yapılan elektrik alımını en kısa sürede durduracaktı, Bulgaristan’ın Ortadoğu ile bağlantısı kesilecekti, sosyal, kültürel ve spor alanındaki her türlü ilişkiler durdurulacaktı. Ayrıca Bulgaristan’daki yarışmalar boykot edilecekti, Bulgaristan ile olan ticari ilişkiler dondurulacaktı ve gündemdeki görüşmeler iptal edilecekti, Bulgaristan’ın uyguladığı asimilasyon ile ilgili olarak Birleşmiş Milletlere ve Uluslararası Adalet Divanına başvurulacaktı, İslam ülkelerine Bulgaristan’a karşı ortak tavır önerilecekti ve aktif eyleme çağrılacaktı Türkiye’deki Bulgar diplomatlar “istenmeyen kişi” ilan edilecekti.” Türkiye bu uygulamaları başarı ile uyguladı. [42]

Sadece Nota, söylemler ve boykot ile kalmayan Türkiye elinden geldiğince sesini Dünya medyasına da duyurmaya da çalışıyordu. 1985 ve 1987 yılları arasında Türkiye’nin bu girişimleri sayesinde Bulgaristan’da Türk azınlığın durumu hakkında otuzdan fazla uluslararası kuruluş bilgiedindi. 85 insan hakları ve göç konularını kapsayan değişim süreçleri Bulgaristan’ı zor durumda bıraktı. Bulgaristan yeni bir strateji geliştirerek Sofya’da “Banya Bası Camisi” ve Şumnu’da “Tombul Camisi” onarmaya başladı.[43]

MÜZAKERE DÖNEMİ VE GÖÇE GİDEN YOL

Türklere uygulanan zulümler 1985 ve sonrasında da uygulanmaya devam etti. Bu nedenle Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkiler koptu ve hatta durma noktasına geldi. Uluslararası baskılara ve Türkiye’nin ısrarlı görüşme taleplerine rağmen özellikle Türk azınlığı konusunu Türkiye ile görüşmekten kaçındı. Bulgaristan’ın Türkiye ile müzakere yapma konusundaki bu olumsuz tutumu 23 Şubat 1988 tarihinde Türkiye ile Bulgaristan arasında imzalanan protokol ile kesintiye uğradı. 24-26 Şubat 1988 tarihleri arasında Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’ta yapılan Dışişleri Bakanları toplantısı uzun bir aradan sonra Türkiye ile Bulgaristan’ın ikili görüşmelerde bulunmalarına vesile oldu. Konferans sırasında yapılan görüşmeler sonucunda Bulgaristan ile Türkiye arasında 5 maddeden oluşan “Dostluk Protokolü” imzalandı. Protokolde iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeltilmesine yönelik bir “Karma Çalışma Grubu” oluşturulması planlandı. Söz konusu çalışma grubunun, iki ülke arasında iyi komşuluk ve işbirliği ilkelerini içerecek bir “Ortak Deklarasyon Tasarısı” hazırlaması amaçlandı. [44]

Protokolle ilgili olarak dönemin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz, “Türkiye’nin Bulgaristan ile temel tutumunda hiçbir değişiklik söz konusu değil. Sadece 1984’ten beri savunduğumuz müzakere süreci açıldı” dedi. Türkiye her yolla Bulgaristan’ın yaptığının ırkçılık ve asimilasyon olduğunu açık bir şekilde dillendiriyordu. Gerek gazeteler ile medyada ve gerekte uluslararası arenalarda.[45] Bu gelişmelerin ardından Jivkov yönetimini düşürecek ve Türklere yapılan zulme son verecek gelişmeler Mayıs 1989’da başladı. Bu gelişmelerin ilki, başta Belene Kampında tutuklu bulunanlar olmak üzere ülkenin birçok yerinde Türklerin asimilasyon uygulaması ile buna karşı direnenlerin tutuklanmasını protesto etmek ve Türkiye’ye göç edilmesine izin verilmesini sağlamak üzere açlık grevleri başlatmaları oluşturdu. 1988 sonu ve 1989 başında Bulgaristan’da ki Türklerinin çabalarıyla kurulan insan hakları derneklerinin çalışmaları sonucu Bulgaristan yönetimi tarafından başta radyo yayınları ve Batı’yla telefon bağlantıları olmak üzere iletişim araçları üzerindeki engeller kaldırılmaya başlandı. İletişim araçları üzerindeki engellerin kaldırılmasıyla Türklerin yaptıkları açlık grevleri yabancı radyolar aracılığıyla tüm dünyaya duyuruldu. Bu durum asimilasyon uygulamaları nedeniyle uluslararası itibarı zaten sarsılmış olan Bulgaristan’ı çok güç duruma soktu.[46] 24 Mayıs 1989 tarihinde “İnsan Hakları Derneği” üyesi oldukları ve açlık grevine katıldıkları gerekçesiyle 72 Türk istekleri dışında imzalatılan bir belge karşılığında ülkeye dışına çıkmaya zorlandı. Bu 72 kişi Türkiye’ye gelmek için Viyana’daki Türk Büyükelçiliğine sığındı.[47] Başbakan Turgut Özal ise gösterilerde 20-25 kişinin öldüğünü açıkladı. [48]

 

 

BÜYÜK GÖÇ

Devlet Başkanı Jivkov, Türk azınlık sorununu kökünden çözümlemek amacıyla 28 Mayıs 1989’da televizyona çıkarak açıklama yaptı. “Geçmişte zorla Müslümanlaştırılan Bulgarlardan” isteyenlerin bir pasaport alarak Bulgaristan’dan ayrılabileceklerini belirtti ve Türkiye’den sınırlarını açmasını istedi.[49]

 

İşte bu uzun uğraşlar sonucu kazanılan bir başarı oldu. Türkiye’ye gelişler hemen başladı. 1 Haziran itibariyle sadece 2 gün içerisinde Türkiye’ye getirilen Türklerin sayısı 450 ‘ye yükseldi.Bulgar yönetimi bir an önce kurtulmak istediği Türkleri 2 Haziran’dan itibaren sınır kapısına yığmaya başladı. Gelenlerde Gülşen Ali adlı göçmen şöylediyordu: “Kocam, isimlerimizin geri verilmesi için 1986da giriştiği eylemden ötürü 8 yıl hapse, bir yıl da sürgüne mahkûm olmuştu. Pazarcıkta cezasını çekiyordu. 25 Mayısta biz 3 bin kişi kadar Pazarcıka yürüyüş yaptık. Ben çıkarak konuştum. Eski haklarımızı istedik. Kocamla birlikte yatan 11 kişinin serbest bırakılmasını istedik. Sonra 30 Mayısta beni pasaportla Türkiyeye göndereceklerini söylediler. Dün de otobüse koyup, sınır kapısına bıraktılar.”[50]

7 Haziran’da 245 Türk tırlarla, 10 aile kendi araçlarıyla Dereköy sınır kapısından, Edirne Kapıkule’den ise Avrupa ekspresiyle 39, özel trenle 265 ve kara yoluyla da 265 kişi Türkiye’ye giriş yaptı. Bulgaristan’dan sınır dışı edilen soydaşlarımızın sayısının günden güne artması karşısında Bakanlar Kurulu toplandı. Alınan kararla Türkiye’ye gelen Türkler “güvenlik nedeniyle” bir süre Kapıkule ve Dereköy ’de kurulan kamplarda bekletilmeye başlandı. 11 Haziran günü 2.000 Türk Kapıkule ve Dereköy sınır kapılarından geçerek Türkiye geldi. 12 Haziran günü yirmi dört saat içinde giriş yapan 3.000 Türk’le beraber Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 12.000’e ulaştı. Bu rakamla beraber göç olayına başından beri sıcak bakan Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz sınırın kapatılabileceğinden ilk kez söz etti.[51]

               

 

3 Temmuz günü bu sayı 101.000’e ulaşırken Başbakan Özal “Göndersinler; biz gelenlerin sayısının 300 bine ulaşmasını bekliyoruz” dedi. [52] 6 Ağustos’ta 250.000’i bulan göçmen sayısı 11 Ağustosta 265.000’e yaklaştı. [53] Hızla artan göç sonrası 3 ayda 300.000’e ulaşan rakam sonrası Türkiye Bulgaristan’ı göç antlaşmasına zorlamak ve gelen göçleri düzene sokmak için vize uygulamasına geçmek zorunda kaldı. [54]Bu tarihte 310.000 soydaşımızın Türkiye’ye geldiği fakat hâlâ 300.000 pasaport almış soydaşımızın Türkiye’ye gelmek için beklediği basında yer aldı.[55]

 Türkiye’nin 300.000 soydaşımızı başta alamamasının ve göç sırasında problemler yaşamasının nedenini Fahir Armaoğlu kaybedilmiş bir oyun olarak nitelendiriyor ve diyor ki: “Göç başlayınca görüldü ki, Türkiye’nin, bu kadar geniş bir göçmen kitlesini kabule ve yerleştirmeye imkânı yok. Bu sebeple bir süre sonra Türkiye Bulgaristan’la olan sınırını kapadı. Bu durum, Türkiye için gerçekten bir skandaldı. Türkiye bir blöf yapmış ve Jivkov bu blöfü görmüştü. Türkiye’nin bu tutumu üzerine, 120-130 bin soydaşımız, tekrar Bulgaristan’a dönmek zorunda kaldı.” [56]

 Aslına bakılırsa gelen bu sayıya şaşmamak gerek. 13 Haziran 1989 yılında Jivkov’un gerçekleştirdiği Moskova ziyaretinde dönemin Sovyetler Birliği Lideri Gorbaçov ile yaptığı görüşme ile ilgili tutanaklar 2003 yılında yayınlandı.  Bulgaristan’ın yüksek trajlı gazetelerinden Trud’un yayınladığı belgelerde Jivkov Gorbaçov’a Bulgaristan’dan en az 500 bin Türk’ü göçe zorlayacaklarını açık ve net bir şekilde söylemekteydi. Türkleri neden göçe zorladıkları ve en başta neden asimile etmeye çalıştıklarını Jivkov şu sözlerle açıklamaktaydı: Ülkemizde iki büyük sorun var. Birincisi ekonomi. Bunu halletme şansımız var. İkinci sorunumuz ise Müslümanlar. Elimizdeki verilere göre bunların sayısı 800-850 bin civarında. Yıllık nüfus artışları ise 15-16 bin. Eğer bir tedbir almazsak 20 yıl sonra Bulgaristan ikinci bir Kıbrıs’a dönüşecek. Bizim hesaplarımıza göre, 500 bin kişiyi göç ettirmemiz gerek. Ancak sizin de anlayacağınız gibi, Türkiye’nin bunları kabul etmesi mümkün değil. Bunun için yeni bir politika üretmemiz lazım. Bunu en kısa sürede hazırlayıp Politbüro’ya sunacağım. Ama kesin görüşümüz şu: Biz bunları asla Türk olarak kabul etmeyeceğiz.”[57]

300.000’e ulaşan rakam sonrası uluslararası medyada ABD’nin önemli gazetesi New York Times’ın sözcükleri ile gelen yoğun göçü şöyle özetlenebilir:“Sonu gelmeyen araba otobüs ve tren konvoyları ile çeyrek milyon Bulgaristan Türkü 2.Dünya Savaşından sonraki en büyük göçmen akınını son 3 aydır Türkiye’ye gerçekleştiriyor.

Nesillerdir Bulgaristan’da yaşayan bu Müslümanlar uygulanan katı asimilasyon politikasının dini ve etnik kimliklerini silmesinden kaçıyorlar… Bugüne kadar 279.000 Bulgaristan Türkü ulaştı. Birçoğu akrabalarının evinde kalırken on binlercesi boş okul yurtlarında ve sınıflarda ya da oluşturulan çadır kentlerde yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ne kadar Türk’ün terk edeceği kesin olmamakla birlikte Türk Resmi Kaynaklar yaz sonuna kadar bu rakamın kolaylıkla 400.000’e ulaşacağını söylüyor. Ne olacağını kimse kestiremiyor ve bundan sonrası Bulgaristan hükümetine bakıyor.

Türkiye hükümeti şu ana kadar uluslararası bir ekonomik yardım çağrısı yapmadı. Fakat 1,5 milyona kadar Bulgaristan Türkünü kabul edebileceklerini söylüyorlar. Gelen haberlere göre Bulgaristan’ı terk eden bazı göçmenlerin AİDS dâhil olmak üzere ölümcül hastalıklara yakalandığı iddia ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü bunun araştırılacağını söylüyor.

Göç edenlerin ülkenin farklı bölgelere yerleştirileceği yetkili makamlarca belirtiliyor. Gelen göçmenlerin yoğunlaştığı bölgelerden biri İstanbul’un güneyinde Marmara Denizinin karşı kıyısında bulunan Bursa oluyor. Gelen göçmen akını hakkında Bursa Valisi Naci Sözer: “Gelenlerin hepsine ev ve iş bulunabileceğini sanmıyorum.” Diyor.  3 Hafta içinde yeni okul yılının açılacağı göz önüne alınırsa bu problemlerin en kısa sürede çözülmesi lazım.” Diye gündemine alıyor gelen göç dalgasını New York Times.[58]

Bu göçler sırasında Bulgaristan makamları mümkün olabilecek tüm zorlukları çıkardı. Ev eşyaları ve özel otomobillerin götürülmeleri yasaklanırken pasaport işlemleri için haraç alındı. Ayrıca ülkeyi terk etmelerine karşılık yüksek meblağlar istendi. Ayrıca vize uygulanmasına tepki gösteren Bulgarlar sınır kapısındaki vize işlemlerini yavaşlatmışlardır ve bu 10 kilometrelik araç kuyruklarına neden olması bu zorluklara örnek gösterilebilir.[59]

Bu esnada göç sadece Türkiye’ye olmuyordu. Balkan ülkelerinin yanısıra 70 soydaşımız ABD’ye göç etti. Bunda Amerika Balkan Türkleri Birliği Başkanı İbrahim Tuna’nın kongreye sunduğu raporun etkisi büyüktü.[60]

BÜYÜK GÖÇ ESNASINDA VE SONRASINDA BULGARİSTAN

Bu olaylar esnasında komünist rejimi çöküşe götürecek gelişmelerde sessiz sedasız ilerliyordu. Göç ekonomik olarak da olumlu etkiler getirmedi. Azalan nüfus nedeniyle hasat zamanının çakışması üretimi düşürürken enflasyonu arttırdı ve ülkede yiyecek sıkıntısı yaşanmaya başladı. Milliyet gazetesinin yaptığı röportajda göçmenler fabrikalar işleyemiyor ve Türklerin yoğun olduğu bölgelerde tarım durduğunu söylüyorlardı. Nedenini ise şöyle açıklıyorlardı: Fabrikaların masa başı işlerinde tüm üretim Türklere aitti tarım ise tamamen Türklerin elindeydi. Bu nedenle fabrikalarda da tarımda da üretim durdu. [61]

Bu gidişat ile giderek güç kaybeden Jivkov rejimine karşı güç kazanan muhalefet cephesinde başı çeken lider İvan Angelov idi. Rejimi kafatasçı olarak niteleyen Angelov gitmesi gerektiğini belirtiyordu. Amaçlarını birgün mutlaka Jivkov’u devirmek olduğunu belirten Angelov ve muhalefet Jivkov’un ülkeyi ekonomik ve siyasi krize götürmek suçundan yargılanmasını istiyorlardı.[62] Bu istekleri 1989 Aralık ayında kabul edildi ve Jivkov önce istifa etti [63] sonra ise Komünist Partisinden ihraç edildi.[64] “35 yıllık, yıkılmaz sanılan diktatör Jivkov, inanılmaz bir şekilde kolaylıkla yıkıldı. Bunda, Honecker’in devrilmesinin büyük etkisi oldu. Zira Honecker’in düşürülmesinden iki hafta sonra, 3 Kasım 1989 da Sofya’da binlerce insanın katıldığı gösteriler başladı. Göstericiler “glasnost” ve “demokrasi” diye bağırıyorlardı. Bu gösteriler üzerine, Bulgaristan komünist Partisi 9 Kasım 1989 toplantısında, Jivkov’u zorla istifa ettirdi. Jivkov’un düşürülmesinde Gorbaçov’un da vizesi vardı. Zira Gorbaçov Jivkov’dan hiç hoşlanmamıştı. 78 yaşındaki Jivkov’un yerine, 53 yaşındaki Petar Mladenov Parti Genel Sekreterliğine getirildi. Mladenov, glasnost ve perestroyka taraflısıydı ve “sosyalizm çerçevesinde” reformların yapılması gerektiğine inanıyordu. Parti’de de muhafazakârları tasfiye edip, ılımlılara dayanma yoluna gitti. Bulgaristan Parlamentosu, Nisan 1990 başında, çok partili, hür ve serbest seçim yapılması kararını aldı. Bunun üzerine, Komünist Partisi, adını Bulgaristan Sosyalist Partisi seklinde değiştirdi.”[65] Şeklinde anlatıyor Fahir Armaoğlu Bulgaristan’daki tarihi değişikliği. Bu konudaki yadsınamaz gerçek buna Türklere karşı uygulanmaya çalışılan asimilasyon politikasının önayak olduğudur.

İSTATİKSEL OLARAK BÜYÜK GÖÇ

1989 yılında Bulgaristan’dan gelen göçmenlerin özellikle Bulgaristan’ın Dobruca ve Deliorman bölgesindeki Şumnu, Razgrad, Eskicuma ile Rodoplar’daki Kırcaali ve Karadeniz kıyısındaki Burgaz bölgelerindendir. 1989 yılında Türkiye’ye en fazla göçmen 40 bin kişi ile Şumnu’dan geldi. Soydaşlarımızın geldikleri bölgelere göre dağılımı ise şöyledir: Şumnu 40 bin, Razgrad 35 bin, Kırcaali 30 bin, Eskicuma 30 bin, Burgaz 25 bin, Pazarcık 25 bin, Silistre 25 bin, Rusçuk 20 bin, Varna 15 bin, Hasköy 15 bin, diğer bölgeler 60 bin kişidir.

 

Tablo 1:Göçmen Grubun Yaş Grubuna Göre dağılımı

 

Bulgaristan’dan Türkiye’ye yaşanan zorunlu göç sonrasında 01.01.1989- 8.12.1989 günleri arasında Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 323.694’dü. Bunun 11.615 ise vize alarak gelen göçmenlerdi. Gelenlerin 278.580’i Edirne- Kapıkule’den, 45.114’ü ise Kırklareli-Dereköy’den Türkiye’ye giriş yaptı. Göçmenler işlemleri tamamlanıncaya kadar bu kentlerde kurulan çadırlarda barındırıldı ve kendilerine yiyecek, giyecek ve sağlık yardımı yapıldı. Türkiye’ye gelen göçmenler yasal işlemleri tamamlandıktan sonra geçici olarak akrabalarının yanında, çadır kentlerde, kamuya ait dinlenme tesislerinde ikamet ettirilmek üzere çeşitli illere gönderildi. Bunların %30’u İstanbul’a(84.255 kişi), %24’ü Bursa’ya (67.378 kişi ), %11’i Tekirdağ’a (30.828 kişi), %9,1’iİzmir’e (25.489 kişi), %4,3’üKocaeli’ye (12.176 kişi), %3,5’i Eskişehir’e (9.845kişi) yerleşti.[66]

Ayrıca göçmenlerin 79.606’sı ilkokul mezunu, 96,918’i ortaokul mezunu,55.446’sı Lise mezunu, 5.167’si Yüksekokul ve 41.152’si ise diplomasız ve belirsizkişilerden oluşmaktaydı.[67]

Göçmenleri yerleşebilmesi için Türkiye’nin dört bir yanında konutlar yaptı. 1989 yılında gelen göçmenler için Toplu Konut İdaresi 40000 konut yapımı planlandı. Ancak bu miktarın sadece 23495‟i yapılarak sahiplerine teslim edilebildi. En fazla göçmen konutu yapılan il 7258 konut ile Bursa’dır. Bursa’yı 5318 konut ile İstanbul izlemektedir. En az konut Çanakkale’de yapıldı. Bu ildeki konutların sayısı ise 21‟dir.

 

  Gelen göçmenlerin 1989 yılı sonu itibariyle, göçmenlerin 88.960’ı iş isteminde bulundu.[68] Bunun üzerine Türkiye’de ki büyük firmalar göçmenlere özel iş alımları gerçekleştirmeye başladı. Bu işe alımlar 1-2 ile başlayıp zamanla 200’ü buldu. Aldıkları ücrette toplu işçi sözleşmelerindeki vasıflı işçi ücreti ile aynıydı.[69]

Bu göçler sonucunda Türkiye doktor, öğretmen, mühendis, hemşire, güvenilir asker/subay adayı,  eğitim düzeyi ve çalışma disiplini olan, sadık, çağdaş, Atatürkçü, vatan değerini bilen bir nüfus kazandı. Türk piyasasına ucuz ama vasıflı işgücü sağladı.[70]

Fakat gelen göçmenlerin hepsi Türkiye’de kalmadı. 1989 yılı bittiğinde Bulgaristan’ageri dönen soydaşlarımızın sayısı 100 bini buldu. Bu geri dönüşler üzerine dönemin Devlet Bakanı Ercüment Konukman’ın yaptığı açıklama ise şöyledir[71]:“Geri dönenlerin, iş, kalacak yer, yiyecek, içecek bulamadıkları için döndükleri iddiaları doğru değildir. Çoğu parçalanmış aileler, yakınlarıyla tekrar dönebilmek umuduyla gidiyorlar, ancak Bulgaristan’a döndüklerinde ne eski evlerini bulacaklar, ne eski köylerine gidebilecekler, ne de eski mal varlıklarına sahip olabilecekler. Bulgaristan Hükümeti geri dönenleri televizyona çıkartıp propaganda yaptıktan sonra çalışma kamplarına yolluyor. Gelenler kendi istekleri ile geliyorlar, gitmek isterlerse de herhangi bir mani koymuyoruz. Ama görecekleri muameleye katlanmak zorundalar.”

Bu geri dönüşlere en büyük etki Bulgaristan’da değişen yönetimin Türklerin önemini kavradığı ılımlı bakış açısıdır. 1989 yılının son günlerinde Bulgaristan Komünist Partisi Türklere isimlerini, dillerini ve dinlerini seçme özgürlüğünü iade etti. Bulgaristan Parlamentosu önünde toplanan Türkler kararın açıklanması üzerine “Yıllardan beri Bulgar zulmüne boyun eğmeyen biz Türkler hakkımızı söke söke aldık.” diye açıklama yaptılar. Sevinç yumağı halindeki bazı Türkler ise alınan bu karar üzerine “Yeniden Dünyaya geliş gibi olduk. Bizde artık hür ve rahat yaşama hakkına kavuştuk. Yeni Bulgar yönetiminin böyle bir karar vereceğine inanıyorduk.” diye duygularını ifade ettiler. Böylece yaklaşık 6 yıllık direnişin ilk zaferini almış oldular. [72] Bulgaristan’ın yenik devlet başkanı Todor Jivkov, 1990 yılının Ocak ayında etnik düşmanlığı körüklemek, huzursuzluk yaratmak, devlet malını zimmete geçirmek, Tük azınlığına baskı yapmak gerekçeleri ile tutuklandı ve yargılandı. Bu da bir başka zafer oldu soydaşlarımız için. [73] Uzun süren direniş ve maruz kalınan yaptırımlara rağmen bu savaştan galip çıkan Soydaş Bulgaristan Türkleri ve Türkiye oldu.

 

Atakan ÇİÇEK

DİPNOTLAR

[1] Aydzhan NEVREZOVA, Bulgar Yönetiminde Azınlıklar, Gazi Üni. Master Tezi, Ankara-2006, s.21-33.

[2] Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, 1.Baskı 1986 Şubat, s.351

[3] Bilal Şimşir, a.g.e. s.351

[4]Mehmet Çavuş, Bulgaristan’daSoykırım-1, İstanbul 1984, s. 29.

[5] Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, 1.Baskı 1986 Şubat, s.353

[6]Türk Kültürü, Mart 1985, Sayı 263, s. 152

[7] Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.35-36.

[8]BulgariaImprosentment of EthnicTurks, Amenesty International Raports, London, 1986, s.10-11.

[9]Aydzhan NEVREZOVA, a.g.e. s.34

[10]Hasan Şenyurt “Belgeler Yalan Söylemez”,Milliyet,8 şubat 1985,s.3

[11] Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, 1.Baskı 1986 Şubat, s.339-340

[12]Türk Kültürü dergisi (Ankara), •Bulgaristan Türkleri Sayısı, Sayı 263, Mart 1985, s. 1.

[13] M. Nazlı ŞENCAN, Türkiye’ye Göç Eden Bulgaristan Türkü Kadınların Göç Hikâyeleri, Yeditepe Üni. Sosyal Antropoloji Doktorası, İstanbul 2013, s.53

[14][14] M. Nazlı ŞENCAN,a.g.e. s.53-54

[15] Özlem KAHRAMAN, 1989 Bulgaristan Zorunlu Göçünü Yaşamış Aileler İle Göç Yaşantısı Olmayan Ailelerin Şema Modeli Açısından İncelenmesi, Hacettepe Üni. Psikoloji Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2015 s.4

[16] Zeynep Zafer, Bulgaristan Türklerinin 1984-1989 Eritme Politikasına Karşı Direnişi, Akademik Bakış Cilt 3 Sayı 6 Yaz 2010, s.28-29

[17] Seçil Yorulmaz, 1984-1989 Yılları Arasında Bulgaristan Türklerine Yönelik Uygulanan Asimilasyon Politikaları Ve Göç Deneyimleri, Maltepe Üni, Sosyoloji Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Haziran 2012, s.42

[18]TomaBikov, DosietonaDogan, Millenium, Sofiya 2009., s. 384

[19] Zeynep Zafer, Bulgaristan Türklerinin 1984-1989 Eritme Politikasına Karşı Direnişi, Akademik Bakış Cilt 3 Sayı 6 Yaz 2010, s.31

[20] Fevziye MARAL, Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1989 Göçü, İstanbul Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010, s.41

[21] M. Nazlı ŞENCAN, Türkiye’ye Göç Eden Bulgaristan Türkü Kadınların Göç Hikâyeleri, Yeditepe Üni. Sosyal Antropoloji Doktorası, İstanbul 2013, s.57-63

[22]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.59

[23]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.60

[24]“Bulgaristan’da Yaşayan Türkler’e yapılan baskıyı kınamak amacıyla bugün şehrimizde yürüyüş ve miting

yapılacak”, Hudut, 4 Mayıs 1985, s.1.

[25]“Büyük Yürüyüş Bugün Yapılıyor”, Hudut, 31 Mayıs 1986, s.1.

[26]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.61

[27]“Bulgaristan Konsolosluğuna siyah çelenk kondu”, Hudut, 2 Haziran 1986, s.1.

[28]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.62

[29]Ömer E. Lütem, Türk-Bulgar İlişkileri 1983-1989, Cilt I, 1983-1985, ASAM Yayınları Ankara 2000, s.259

[30] Gökçay DAĞLIOĞLU,  Turgut Özal Döneminde Türkiye’nin Bulgaristan Türkleri Politikası Konstrüktivist Bir İnceleme, Turgut Özal Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2014, s.61-63

[31]Ömer E. Lütem, Türk-Bulgar İlişkileri 1983-1989, Cilt I, 1983-1985, ASAM Yayınları Ankara 2000, s.308

[32]Ömer E. Lütem, a.g.e. s.294

[33] Zehra GÜRSOY,  Türkiye-Bulgaristan İlişkilerinde 1989 Krizi Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme, Yıldız Teknik Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2013, s.112

[34]Ömer E. Lütem, a.g.e. s.500

[35]“İngiliz Desteği”, Milliyet, 30 Temmuz 1986, s. 11.

[36]Ömer E. Lütem, Türk-Bulgar İlişkileri 1983-1989, Cilt II, 1983-1985, ASAM Yayınları Ankara 2006, s.493

[37] Rüştü YILMAZ, Jivkov Döneminde Bulgaristan Türkleri Ve Türkiye’ye Göç Olayı, Ankara Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.108-110

[38]“Bulgar Zulmünü İnsan Hakları Toplantısında Dile Getirdik”, Milliyet, 15 Mayıs 1985, s. 13

[39]“Bulgaristan Sorunu BM Gündeminde”, Milliyet, 21 Eylül 1985, s. 10

[40]“Bulgar Zulmü İslam Konferansı’nda”, Milliyet, 1 Ocak 1986, s. 8.

[41]Rüştü YILMAZ, a.g.e. s.115

[42]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2010,s.86

[43]Aydzhan NEVREZOVA, Bulgar Yönetiminde Azınlıklar, Gazi Üni. Master Tezi, Ankara-2006, s.34

[44]Aydzhan NEVREZOVA, Bulgar Yönetiminde Azınlıklar, Gazi Üni. Master Tezi, Ankara-2006, s.103-104

[45]“Sofya ile protokol”, Cumhuriyet, 24 Şubat 1988, s.1-10.

[46] Fevziye MARAL,  Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1989 Göçü, İstanbul Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010, s.42-43

[47]“72 Soydaşımız Sınır Dışı”,Milliyet,24 Mayıs, s.9.

[48]“Bulgar Ateşkesine Sert Tepki”,Cumhuriyet,24 Mayıs, s.15.

[49]“Jivkov: Türkiye Sınırlarını  Açsın”,Cumhuriyet,30 Mayıs 1989,s.12.

[50]“Yine Zorunlu Göç”,Cumhuriyet,3 Haziran 1989,s.15.

[51] Rüştü YILMAZ, Jivkov Döneminde Bulgaristan Türkleri Ve Türkiye’ye Göç Olayı, Ankara Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.145-146

[52] Rüştü YILMAZ, Jivkov Döneminde Bulgaristan Türkleri Ve Türkiye’ye Göç Olayı, Ankara Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.147

[53]“Ev, İş ve Okul Kaygısı”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 1989, s. 1.

[54] Rüştü YILMAZ, a.g.e. s.148

[55]“300 Bin Göçmen Kapıda”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 1989, s. 1.

[56] Fahir Armaoğlu, 20.YY. Siyasi Tarihi C2, İstanbul Alkım Yayınevi, s.367

[57] Vatan Gazetesi, İşte Bulgaristan’daki Zorunlu Göçün Pazarlığı, 19 Şubat 2003

[58]http://www.nytimes.com/1989/08/15/world/flow-of-turks-leaving-bulgaria-swells-to-hundreds-of-thousands.html

[59] Rüştü YILMAZ, Jivkov Döneminde Bulgaristan Türkleri Ve Türkiye’ye Göç Olayı, Ankara Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.158-159

[60] “ ABD 70 soydaşımıza kapılarını açtı.”, Milliyet, 24.10.1989, s.12

[61] “Göç Krizi”, 11.06.1989, Milliyet, s.15

[62] “Jivkov Oyunu” 29.09.1989, Milliyet, s.14

[63] “Jivkov’da Düştü”, 11.11.1989 Milliyet, s.1

[64] “Jivkov Partiden de kovuldu” 14.12.1989, Milliyet, s.4

[65] Fahir Armaoğlu, 20.YY. Siyasi Tarihi C2, İstanbul Alkım Yayınevi 2010, S.163

[66]Devlet Planlama Teşkilatı: Sosyal Planlama Başkanlığı, “Bulgaristan’dan Türk Göçleri”,1990,s.31-32.

[67]Devlet Planlama Teşkilatı a.g.e. s.29

[68]Devlet Planlama Teşkilatı: Sosyal Planlama Başkanlığı, ”Bulgaristan’dan Türk Göçleri”,1990,s.36

[69]“Göçmene İş Kapısı Açık” Milliyet, 20 Temmuz 1989,s.5.

[70]Yrd.Dç.Dr.Nurcan ÖZGÜR, 1989 yılı Zorunlu  Göçün Bilançosu, 7 Haziran 2009, Zorunlu Göçün 20.yıl Anma Töreni’ndeki Taslak Konuşması

[71]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010, s.180-181

[72] “Bulgarlar Sonunda Pes Etti.” Hürriyet, 30.12.1989

[73]Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010, s.190

 

KAYNAKÇA

  1. Milliyet Gazetesi
  2. Türk Kültürü Dergisi
  3. Hudut Gazetesi
  4. Cumhuriyet Gazetesi
  5. Hürriyet Gazetesi
  6. Vatan Gazetesi
  7. New York Times Gazetesi
  8. Hâkimiyet Gazetesi
  9. Aydzhan NEVREZOVA, Bulgar Yönetiminde Azınlıklar, Gazi Üni. Master Tezi, Ankara,2006.
  10. Bilal Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, Şubat1986.
  11. Mehmet Çavuş, Bulgaristan’da Soykırım-1, İstanbul 1984.
  12. Ayşegül İNGİNAR, Bulgaristan’dan Türk Göçü, Marmara Üni Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010.
  13. BulgariaImprosentment of EthnicTurks, Amenesty International Reports, London, 1986
  14. Nazlı ŞENCAN, Türkiye’ye Göç Eden Bulgaristan Türkü Kadınların Göç Hikâyeleri, Yeditepe Üni. Sosyal Antropoloji Doktorası, İstanbul 2013
  15. Özlem KAHRAMAN, 1989 Bulgaristan Zorunlu Göçünü Yaşamış Aileler İle Göç Yaşantısı Olmayan Ailelerin Şema Modeli Açısından İncelenmesi, Hacettepe Üni. Psikoloji Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2015.
  16. Zeynep ZAFER, Bulgaristan Türklerinin 1984-1989 Eritme Politikasına Karşı Direnişi, Akademik Bakış Cilt 3 Sayı 6 Yaz 2010.
  17. Seçil YORULMAZ, 1984-1989 Yılları Arasında Bulgaristan Türklerine Yönelik Uygulanan Asimilasyon Politikaları Ve Göç Deneyimleri, Maltepe Üni, Sosyoloji Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Haziran 2012.
  18. Fevziye MARAL, Bulgaristan’dan Türkiye’ye 1989 Göçü, İstanbul Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010.
  19. Ömer E. Lütem, Türk-Bulgar İlişkileri 1983-1989, Cilt I, 1983-1985, ASAM Yayınları Ankara 2000.
  20. Gökçay DAĞLIOĞLU, Turgut Özal Döneminde Türkiye’nin Bulgaristan Türkleri Politikası Konstrüktivist Bir İnceleme, Turgut Özal Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2014.
  21. Zehra GÜRSOY, Türkiye-Bulgaristan İlişkilerinde 1989 Krizi Kriz Yönetimi Açısından Bir İnceleme, Yıldız Teknik Üni. Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2013.
  22. Rüştü YILMAZ, Jivkov Döneminde Bulgaristan Türkleri Ve Türkiye’ye Göç Olayı, Ankara Üni. Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008.
  23. Fahir Armaoğlu, 20.YY. Siyasi Tarihi C2, İstanbul Alkım Yayınevi, 2004
  24. Devlet Planlama Teşkilatı: Sosyal Planlama Başkanlığı
  25. Dç.Dr.Nurcan ÖZGÜR, 1989 yılı Zorunlu Göçün Bilançosu, 7 Haziran 2009, Zorunlu Göçün 20.yıl Anma Töreni’ndeki Taslak Konuşması
  26. Turhan Çetin,Bulgaristan’dan Göç Eden Türk Nüfusun Dağılışını Etkileyen Coğrafi ve Kültürel Faktörler,Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilgiler Öğretmenliği ABD, Ankara, 4. Ulusal Coğrafya Sempozyumu
  27. Habibe ŞENTÜRK,The 1989 Migration FromBulgariaToTurkey, BogaziciUni. Istanbul 2010, Master Thesis

 

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?