Süveyş Krizi ve Ortadoğu’nun Yeni Efendileri

mesut-cemal-2

1952’de, Mısır’da 150 yıldır hüküm süren Kavalalı Hanedanı’nın sonunu getirecek ve Mısır’ı bambaşka bir evreye sürükleyecek bir gelişme yaşandı. 1949’da gizli bir şekilde kurulmuş olan Hür Subaylar kansız bir darbe yapmıştı. Darbe ile birlikte Mısır’da krallık yıkılmış, Cumhuriyet rejimi tesis edilmişti. Geçiş döneminde ise, Cumhurbaşkanı Orgeneral Muhammed Necib oldu. Ancak yönetim, Devrimci Komuta Konseyi’nin elindeydi. Darbenin liderlerinden Cemal Abdülnasır da, kısa süre sonra başbakan oldu. Nasır, 1956’da yapılan seçimlerde de cumhurbaşkanı seçilerek, yönetimi tamamen kontrolü altına aldı.

Nasır’ın Arap milliyetçiliğini körükleyici ateşli konuşmaları, hırsı ve ihtirasları, Mısır’ı Arap dünyasının liderliğine taşıyordu. 26 Temmuz 1956’da Nasır’ın, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklaması ile ülkesinin ve kendisinin popülerliği tavan yapmıştı. Ancak dünya yeni bir siyasi krizin eşiğine geldi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya liderliğindeki önceliğini kaybetmeye başlayan Birleşik Krallık ve Fransa, Mısır’a müdahalede bulunmak istiyordu. Süveyş Kanalı’nın, yapıldıktan sonra 99 yıllığına İngiliz ve Fransız şirketlerine kiralanması ve kanalın Mısır’a 1968’de devredilecek olması, bu ülkelerin, kanala müdahalesini zorunlu kılıyordu. Ancak birden müdahale etmeleri olanaksızdı. Dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Anthony Eden’in planı ile İsrail, Mısır’a saldıracaktı. Birleşik Krallık ve Fransa, bu saldırı sonrası Mısır’a müdahale edebilecekti çünkü kanalı onlar işletiyordu ve kanal tehlikeye girmiş olacaktı. Eden’ın planı istediği gibi gitmiş ve İsrail’in Mısır’a saldırmasıyla, Birleşik Krallık ve Fransa da duruma askeri müdahalede bulunmuştu. Ancak bu olaydan sonrası, bu iki ülkenin planlarını ters yüz edecekti. Devreye Sovyetler Birliği girmiş, ABD de telaşlanmıştı. Sovyetler Birliği’nin neden devreye girdiğini anlamak için biraz geriye gitmekte fayda var.

Cemal Abdülnasır, milliyetçiliğinin yanı sıra sosyalist bir kişiydi. Soğuk Savaş’ta hiçbir bloka ülkesini sokmamasına karşın, Sovyetler Birliği’ne sempati duyuyordu çünkü hem politik görüşleri uyuşuyor, hem de İngilizler ve Fransızlardan nefret ediyordu. Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesindeki en büyük gerekçe, Aswan’da inşa edilecek barajın yapımına kaynak aktarabilmekti. Projeye önceleri Birleşik Krallık ve ABD, IMF eliyle kredi desteği sunuyordu. Nasır’ın bir diğer amacı olan silahlanarak orduyu güçlendirmek, İsrail’e karşı atılan bir adımdı. ABD’den istediği silah satışını alamayınca, yönünü SSCB’ye çevirdi. SSCB’nin talebi kabul etmesi üzerine ABD ve BK, kredileri durdurdu. Kredilerin durmasıyla Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirme girişiminde bulundu. Sovyetler Birliği ile de o yıllarda yakınlaşma sağlanmıştı.

Sovyetler Birliği’nin Mısır ile yakınlaşması, bölge üzerindeki etkinliğini artırmasına da yarar sağlamıştı. Sonuçta Mısır, Ortadoğu’nun en büyük ve en güçlü ülkesi idi. Süveyş Krizi’nde Birleşik Krallık ve Fransa’nın askeri müdahalede bulunması, Sovyetler’i bu sebepten ötürü devreye sokmaya zorlamıştı. SSCB cephesinden yapılan açıklamalar tehdit boyutundaydı. ABD cephesi ise oldukça kızgındı. Yapılan plandan ABD’nin haberdar idilmemesinin sonucunu, Birleşik Krallık ve Fransa, çok ağır bir şekilde ödeyecekti. Nitekim ABD, gerilim artmaması için Soğuk Savaş’taki en büyük rakibiyle aynı safta yer alacaktı. Bu, Soğuk Savaş’ta kutup liderlerinin girdiği ilk ittifaktı. Dünyanın en güçlü iki devletinin aynı safta yer alması, BK ve Fransa’ya geri adım attırdı. Kasım 1956’da İngiliz ve Fransızların Mısır’dan çekilmesiyle ateşkes sağlanmış oldu.

nasser_and_eisenhower_1960

Süveyş Krizi, Ortadoğu’daki tüm dengeleri değiştirmişti. Nasır’ın popülerliği tavan yapmış, Mısır’ın liderliği perçinlenmişti. Nasır’ın bu popülerliği, hırsı ve hedefler, 1967’deki Arap-İsrail Savaşı’na kadar sürecekti. Arap dünyasının aldığı şok yenilgiyle, Nasır da ağlayarak istifasını sunacak ancak halkının çağrılarıyla, 1970’de öldüğü tarihe kadar görevinin başında kalacaktı.

Birleşik Krallık ve Fransa cephesi ise, krizin ardından yeni bir krizle boğuşacaktı. Süveyş’teki başarısızlığın ardından, Başbakan Anthony Eden istifa edecek, ABD ile ilişkiler ancak o tarihten itibaren düzelecekti. Fransa’nın durumu ise çıkmaza dönüşecekti. Müttefikleri tarafından yalnız bırakıldığını iddia eden De Gaulle Fransası, olayı 1966’daki NATO’nun askeri kanadından ayrılma noktasına kadar taşıyacaktı. Ayrıca bu iki büyük sömürge imparatorluğu, krizin ardından birer birer son sömürgelerine de veda etmeye başlayacaktı. Özellikle 1960’ların ilk yarısında Afrika’daki ülkelerin birçoğu bağımsızlığını kazanmayı başardı. Artık Birleşik Krallık ve Fransa için dünyanın zirvesinden inme vakti gelmişti. Bu aynı zamanda Ortadoğu’da da ikinci plana atıldıklarının işaretiydi. Süveyş Krizi’nden sonra ABD, Eisenhower Doktrini ile Ortadoğu’ya inecek, SSCB ise Mısır ve Suriye üzerinden varlığını artırmaya devam edecekti. Krizden en karlı çıkan ise, İsrail olmuştur. Nasır Hükümeti tarafından kapatılan Tiran Boğazı’nın ateşkes sonrası açılmasıyla, İsrail’in Kızıldeniz üzerinden deniz ticareti yapma imkanı yeniden doğmuştur.

Bugünlerde 60. yılını geride bıraktığımız bu olay, aslında dünya tarihinin 20. yüzyıldaki en büyük kırılmalarından birini oluşturmaktadır. Bugün hala kanayan Ortadoğu’da yeni dengelerin Süveyş Krizi ile oluştuğu göz önüne alındığında, birden fazla aktörün bölgeyi paylaşamaması durumu, Ortadoğu’yu kan revan içinde bırakmıştır. Bugün bile bölge ülkeleri hariç, ABD, Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’nın Ortadoğu politikaları üzerinden siyaset yapmaları durumun ehemmiyetini ortaya koymaktadır.

#PazarYazıları5

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?