Bir Jön Türk Portresi: Süleyman Askeri

19. asrın son çeyreğinde doğmuş, İttihat ve Terakki çatısı altında, istibdat rejimine karşı mücadele etmiş, II. Meşrutiyet’i ilan ettiren, Hareket Ordusuyla 31 Mart irticai isyanını bastıran, Trablusgarp’ta, Balkan Harbi’nde ve Cihan Harbi’nde daha sonra da Kurtuluş Savaşı’nda çarpışarak, imparatorluğun küllerinden, yeni bir Türk devleti yaratan soylu altın neslin, Jön Türklerin göz bebeğiydi; Süleyman Askeri!

Süleyman Askeri, birçok Jön Türk gibi Balkan kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1884’de Prizren’de doğdu.Babası Erkân-ı Harp Livası Vehbi Paşa, annesi ise Güzide Hanım’dı. Genç yaşta, ilk önce Harp Okulu’na girdi ve daha sonra Harp Akademisi’nden 3. ordunun emrine girmek üzere ‘‘Mümtaz Yüzbaşı’’ rütbesiyle 5 Kasım 1905’de mezun oldu.[1] Süleyman Askeri, yukarıda bahsettiğim o efsane nesilden arkadaşlarıyla birlikte, istibdata karşı çıkarak, Namık Kemal, Ali Suavi gibi aydın vatanseverleri okuyarak, meşrutiyet fikrini benimsedi. Bu nesil yıkılmakta olan Osmanlı’nın kurtuluşunu, meşrutiyette görüyorlardı. 3. ordunun neredeyse tamamı Jön Türklerden oluşmaktaydı.

Bir şekilde Balkanlar’a geçerek İttihat ve Terakki’nin etkinliğini orada arttırmak isteyen, Süleyman Askeri bir yolunu bularak 22 Şubat 1908’de Numune Talim Taburu kabul edilen 89. Alay 1. Taburu ile Manastır Merkez Talim Taburu Muallim Muavinliğine, Manastır’a atandı. Manastır, saraya muhalif hareketin Osmanlı’daki Selanik ile ana merkeziydi yurt dışında ise Paris, Jön Türkler için adeta bir başkent konumundaydı. 1908 Temmuz ayında, Resneli Niyazi Bey’in ve çevresindekilerin, İttihat ve Terakki Cemiyeti emrinde, Makedonya’da dağa çıkmasıyla birlikte, bölgede bir otorite boşluğu doğdu. İstanbul’dan Abdülhamit’in yakın adamlarından Şemsi Paşa durumu kontrol altına almak ve isyanı bastırmak için görevlendirildi. Ancak Manastır’da Atıf Bey(Kamçıl)’in, Süleyman Askeri, Yakup Cemil gibi gözü kara, idealist Jön Türklerle birlikte düzenlediği suikast girişimi 7 Temmuz 1908’de başarıya ulaşınca, Resneli Niyazi ve beraberindekiler dağda rahat nefes aldı. [2] Süleyman Askeri, Atıf Bey’i Selanik’e kaçırdı ve yurt çapında ismini bu suikast ile duyurdu.

24 Temmuz 1908’de ilan edilen Meşrutiyet ile Jön Türk Devrimi gerçekleşmiş, 32 yıl sonra meclis yeniden açılmıştı. Ancak, meşrutiyetin ilanının ardından İstanbul’da II. Abdülhamit avcı taburları ile yeniden meclisi tatil etmek girişiminde bulundu. 19 Nisan 1909’da Süleyman Askeri’nin de mensup olduğu 3. Ordu’ya ait birlikler, 31 Mart Vakası(Hicri Takvime göre 31 Mart 1324) üzerine, İstanbul’a girdi, yine o soylu altın nesil birlikteydi. Kimler kimler yoktu ki Selanik’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nda; başında Mahmut Şevket Paşa’nın bulunduğu, kurmay başkanlığını Mustafa Kemal’in(Atatürk) yaptığı orduda, İsmail Enver Bey(Paşa), İsmet Bey,(İnönü), Resneli Niyazi Bey(Hürriyet Kahramanı), Halil Bey(Enver Paşa’nın amcası), Yakup Cemil Bey ve daha nice kahraman, idealist genç subaylar, bu ordunun içindeydi. Bana göre 31 Mart Olayı’nın başında Derviş Vahdeti adında bir şahış bulunmaktadır ve çıkardığı Volkan adlı gazete ile meşrutiyetin anarşist bir görüşü benimsediğinin propagandasını yaparak, istibdatın geri gelmesini istemektedir.[3] Volkan gazetesi ordu içindeki eratı da kışkırtarak onlardan gelen destek mektuplarını gazetede yayınlamaya başladı, mektuplarda İttihat ve Terakki sert bir dille eleştiriliyordu. Derviş Vahdeti’nin kurduğu İttihad-ı Muhammediye Cemiyeti’nin açılışı için Ayasofya’da mevlüd okutuldu ve binlerce kişinin katıldığı muhalif bir grup İttihat ve Terakki aleyhine yürüyüşler ile cemiyetin merkez binasına kadar geldiler.[4] 13 Nisan 1909’da Taşkışla’da bulunan avcı taburları, irticai hareketler içerisinde, meşrutiyete karşı isyanı başlattı ve Hareket Ordusu’nun 6 günlük yürüyüşünden sonra İstanbul’a girerek isyanı bastırdı, daha sonra isyanın ele başları idam edildi. Mahmut Şevket Paşa, İttihat ve Terakki ile organik bağı olmamasına rağmen, Jön Türklerden oluşan bir orduya komuta etmesiyle, irticai 31 Mart isyanını bastırdığı için, adı sık sık İttihat ve Terakki ile anılacak ve hükümette görev alacaktı.[5] 31 Mart Vakası’ndan sonra, II. Abdülhamit hâl edilerek yerine, V. Mehmet Reşat tahta oturtuldu. Meşrutiyet’ten sonra Süleyman Askeri 1909 yılında Bağdat’a Jandarma birliğinin komutanı olarak atandı ve burada Arap aşiretlerini, İngiliz emperyalizmine karşı, Osmanlı lehine çekmeye çalıştı. Ayrıca İstanbul-Bağdat trenyolu projesi ile de dikkatleri üstüne çeken Osmanlı, buradaki jandarma birlikleri ile çıkan isyanları bastırarak asayişi sağladı.

Harekat Ordusu Subayları

Afrika’nın ve Asya’nın paylaşılmasında, ulusal birliğini geç tamamladığı için geri kalan İtalya, 1911 yılında Trablusgarp’a saldırdı. Vatan toprağına karadan ulaşmak imkansızdı, Mısır, 1882 yılından beri İngiltere’nin işgali altındaydı, deniz yolu ile ulaşımda pek mümkün değildi, Osmanlı deniz gücünden yoksun olmasına karşın, İtalya güçlü bir donanma ile Çanakkale Boğazını taciz ediyordu. 4 Ekim 1911’de başlayan işgale karşı, Jön Türkler kılık değiştirerek Mısır üzerinden, Trablusgarp’a geçerek müthiş bir direniş örgütlediler. Süleyman Askeri de imam kılığında Trablusgarp’a Mısır üzerinden gizlice geçmiştir. Enver Bey(Paşa), Mustafa Kemal Bey(Atatürk), Fethi Bey(Okyar), Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askeri Bey, İtalyanlara geçit vermiyor, yerli halkla birlikte, İtalyanlara kök söktürüyorlardı. Aslında işgal çok kolay şekilde ve göz göre göre gelmişti, Roma sefirimiz Kazım Bey’in, İstanbul’a bildirdiği uyarıları dikkate alınmamış, Trablusgarp’da bulunan martini tüfeklerimiz, mavzere çevrilmek üzere, İstanbul’a gönderilmiş durumdaydı.[6]

 

Süleyman Askeri, 21 Ağustos 1912’de Bingazi ve Havalisi Komutanlığı Kurmay Başkanlığına atanmıştır. Bingazi’de büyük kahramanlıklara imza atmış, askerleriyle birlikte çatışmalara bizzat katılmıştır.[7] Trablusgarp, Balkan Savaşları ve Cihan Harbi için, orduyu yönetecek kadrolar için iyi bir tecrübe sahası oldu, düşman sayı ve teknoloji bakımında yüksek olmasına rağmen, teşkilatçılık ve askerlik kabiliyetinin Türk subaylarda yüksek olması nedeniyle harp uzun sürdü ve İtalyanlar Trablusgarp’ı alamamışlardı, ancak Balkan Harbi’nin patlak vermesi üzerine, Trablusgarp’dan çekilmek zorunda kalınmıştır.[8]Uşi Anlaşması imzalanarak İtalya ile sulh sağlandı. [9]

Ulus-devlet inşa süreçlerini tamamlayarak, Osmanlı’dan bir bir ayrılan Balkan devletleri  ittifak halinde Osmanlı’ya saldırarak, Rumeli’nde Osmanlı’yı büyük bir bozguna uğratmıştı. Osmanlı ordusu, teçhizat ve sayı bakımından, Bulgar-Sırp-Karadağ-Yunan kuvvetlerine karşı üstün iken, orduda fırka çatışması vardı. Üstelik savaştan önce yedek birlikler kışlalardan terhis edilmişti. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf Fırkalarına mensup subaylar birbirine yardım etmek istemiyordu. Bulgar orduları hızla ilerleyerek, Çatalca önlerinde geldi, Osmanlı’nın eski başkentlerinden Edirne, Bulgarların eline geçmişti. Arnavutluk bağımsızlığını kazanmış, Makedonya tamamen kaybedilmişti. Dahası yüzbinlerce muhacir akın akın Anadolu’ya geliyordu. Bunun üzerine, İttihat ve Terakki, bir baskınla hükümeti devirerek, iktidar olma arzusundaydı. 23 Ocak 1913 öğleden sonra, İttihat ve Terakki’nin ünlü hatibi Ömer Naci, halkı galeyana getiren bir konuşma yaparak, halkı Bab-ı Ali önüne topladı: ‘‘Vatandaşlar! Kâmil Paşa hükümeti Edirne’yi Bulgarlara bugün resmen terkediyor, şu dakika Bâb-ı Âli’de notalar imzalanıyor. Türk milleti bunu asla kabul etmeyecektir. İttihat ve Terakki buna müsaade etmeyecektir. Yaşasın millet, yaşasın İttihat ve Terakki!..’’ diye ateşli bir konuşma yaparak, halkı ateşliyordu.[10] Enver Bey(Paşa), Yakup Cemil Bey ve birkaç kişi ile sadaret makamını bastı. Sadrazamlık yaveri Ohrili Nazım Bey, silahını çekip, içeri giren subaylara ateş etmeye başlayınca, Necip Bey ona karşılık verdi, bir odaya saklanan Nazım Bey’i vuran Necip Bey arkasından odaya girince, Nazım Bey de onu vurdu ve ikisi de oracık da öldü. Silah seslerini duyan Harbiye Nazırı Nazım Paşa odasından çıkarak, Enver Bey’e çıkıştı, Enver ise askeri selam durarak, ‘‘Vatanı satanlara ordu izin vermeyecektir!’’ dedi. Tam bu sırada Yakup Cemil, Nazım Paşa’nın arkasından yaklaşarak, onu sağ şakağından vurarak öldürdü. Bu fevri davranışa sinirlenen Enver Bey, ‘‘Bu cinayete gerek var mıydı!’’ diye sitem edince, Yakup Cemil, Nazım Paşa’nın vücuduna bir el daha ateş ederek, ‘‘Bu herife laf anlatılır mı?’’ diye cevap verdi. Daha sonra Sadrazamın yanına çıkan Enver Bey mührü ondan aldı ve sadrazamın istifa mektubu ile birlikte padişah V. Mehmet’in huzuruna çıktı, hükümetin, vatana ihanet içerisinde olduğunu belirterek, Edirne’nin düşman işgalinde kalması kabul edilemez dedi, padişahın ‘‘Peki, Enver oğlum, ne istiyorsunuz?’’ sorusuna karşı, Enver Bey ‘‘Sadrazamlık makamına Mahmut Şevket Paşa’nın getirilmesini istiyoruz.’’ cevabını verdi. Padişah, Enver Bey’in isteğini kabul ederek, ‘‘Var ol oğlum, beni bu yeteneksiz adamlardan kurtardınız, orduya bu durumdan hoşnut olduğumu bildiriniz.’’ dedi. Bab-ı Ali Baskını böylelikle başarılı bir şekilde sonuçlanarak, hükümet düşürülmüş, Jön Türkler istediğini almıştı.[11]

Bab-ı Ali Baskını Tasviri

Balkan Savaşı sonrasında, Bulgaristan fazla toprak alması, Balkan Birliğini ikinci bir savaşla bölünmesine neden oldu. Yüzyılarca Osmanlı’nın hakimiyetinde kalan ve dün bağımsızlığına kazanan bu devletler, toprak için bu kez birbirlerine düştü. Bunu fırsat bilen, İttihat ve Terakki, Edirne’nin geri alınması ve tüm Batı Trakya’nın kurtarılması için, ileri harekatlarda bulundu.[12] Bab-ı Ali Baskını sırasında, hükümetin düşürülme nedeni olarak gösterilen, Edirne, 21 Temmuz 1913’de işgalden kurtarılarak yeniden vatan toprağı oldu.[13] Enver Bey’in emriyle Batı Trakya’ya sızan 116 kişilik bir müfrezenin içerisinde yer alan Süleyman Askeri Kuşçubaşı Eşref ile birlikte buradaki Bulgar çetelerini imha etti. Daha sonra Süleyman Askeri 28 Ağustos 1913’de bir cumhuriyet ilan etti, devlet başkanlığını Salih Hoca’nın üstlendiği Batı Trakya Türk Cumhuriyeti adındaki bu devlet 55 gün yaşayabildi. Ancak devletin; marşı, 6 bini Osmanlı askerinden toplamda yaklaşık 30 bin kişilik ordusu, ay yıldızlı yeşil beyaz bayrağı, Fransızca ve Türkçe yayın yapan gazetesi, hatta kendine ait pulu bile vardı. 20. asırda bir devletin, devlet olarak kabul edilebilmesi için, kendine ait pulun ve para biriminin olması gerekiyordu. 2 Ekim 1913’te Yunanlılar Dedeağaç’ı Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne bıraktı. Bölgenin, Türk hakimiyetinde kalması için ilan edilen Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin marşını da devletin genelkurmay başkanlığını da üstlenen Süleyman Askeri Bey yazmıştır:

‘‘Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana,
Sen hayat verdin kanınla millî kurtuluş savaşına.
Yüce kahramanlığın nakşedildi cihanın her yanına,
Selam duruyor milletler senin şu millî bayrağına.

Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu.
Düşmanlar taciz edemez yüce kahramanların ruhunu.

Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına,
Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına.
Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgarı esiyor,
Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.

Bu şanlı milli istiklal savaşından asla dönülmez!
Karşımıza çelik ordular da çıksa, bizi ürkütemez!

Biz, milli istiklal için Meriç’i, Karasu’yu aştık,
Bütün müstevlileri ezerek, yenerek hedefe ulaştık.
Balkanlarda şanlı bir cumhuriyet çığırını açtık,
İlk defa hürriyet meş’alesini biz yaktık.

Bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!
Karşımızdaki düşmanlar bizden ürküp kaçacak!

Binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız,
Şu steplerin kurdu, arslanı, göklerin kartalıyız.
Mücahitlerin hamlesi her zaman fırtınalar andırır,
Savaşta heybetimizin dehşetinden düşmanlar bayılır.

Batı Trakya Cumhuriyeti yaşayacak,yaşayacak!
Terakkimizin karşısında milletler şaşıracak!

Ey şirin Batı Trakya!… İşte nihayet esaretten kurtuldun,
Ey düşmanlar!… Sanmayın savaşlardan bu millet yorgun.
Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak,
Su bütün Batı Trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak!”

 

Süleyman Askeri Bey
Piyade Kurmay Binbaşı
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı
Dedeağaç, 3 Eylül 1913

 Yunanistan, Bulgaristan’ın topraklarında kurulu bir Türk cumhuriyeti memnunken, Batılı devletler özellikle Rusya bu durumdan çok rahatsızdı. Osmanlı devletini, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti konusunda sıkıştıran Rusya, 29 Eylül 1913’te Bulgaristan ile Osmanlı arasında imzalanan İstanbul Anlaşması gereğince, Doğu Trakya Osmanlı’ya, Batı Trakya ise Bulgaristan’a bırakılıyordu. Böylelikle Batı Trakya Türk Cumhuriyeti feshedildi. Ancak, eldeki silahlar ve mermiler daha sonra kullanılmak üzere toprağa gömüldü. 25 Ekim’de Batı Trakya’ya giren Bulgar birlikleri 30 Ekim’e kadar tüm Batı Trakya’yı işgal ederek kendi topraklarına kattı. İttihat ve Terakki hükümeti ise bu işgali içlerine sindiremedi. Batı Trakya’yı kurtarmak için I. Dünya Savaşı sırasında girişimlerde bulunmuştur. Hatta Enver Paşa, savaş süresince Süleyman Askerî Bey’i Batı Trakya’da muhacirin müdürü olarak görevlendirdi.[14]

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Bayrağı

Süleyman Askeri Bey, 30 Temmuz 1914’te İttihat ve Terakki ile organik bağı gerekçe gösterilerek ordudan emekli edildi. 2 ay sonra ise, bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatımızın öncüsü konumundaki, 17 Kasım 1913 tarihinde kurulan Teşkilat-ı Mahsusa’nın başına getirildi.İngilizlerin, 6 Kasım 1914’te Şattülarap’ta bulunan Fav kasabasına çıkması
ile Irak Cephesi açıldı. Süleyman Askeri Bey, gönüllü bir düzine subay ile, seçme erlerden oluşturduğu ‘‘Osmancık Taburu’’yla Irak’a hareket etmişti.[15] Aslında Irak Cephesi Komutanlık’ına Mustafa Kemal Bey(Atatük) gelmek istiyordu, hatta Sofya’da askeri ateşelik yaparken, Sofya’ya gelen Süleyman Askeri ile bu talebi Enver Paşa’ya iletmesini rica etti. Ancak Sofya’da İstanbul’dan haber beklerken, talep ettiği göreve Süleyman Askeri’nin geldiğini öğrendi. [16] Enver Paşa Süleyman Askeri’yi; Sofya’ya, Mustafa Kemal Bey’in Bulgaristan’ın Osmanlı safında savaşa girmesi için elinden ne gerekiyorsa yapması emrini iletmek için gönderdi. Süleyman Askeri Bey 13 Aralık 1914’te kaymakamlığa terfi ederek Basra Valiliği ve Basra Tümen Komutanlığına 10 gün sonra 23 Aralık 1914’ te de Irak ve Havalisi Komutanlığına tayin edildi.[17]

 

Süleyman Askeri Basra Körfezi’nde, elindeki ‘‘Osmancık Taburu’’ ve bölgedeki aşiretlerle, İngilizlere karşı baskınlar vererek, onları şaşırtmıştır. Bölgeye komutan olarak atanmasının ise, cesur, gözü pek ve nitelikli bir subay olmasının yanında, bölgede daha önce görev yapmış olması, Teşkilat-ı Mahsusa’nın başkanı olması ve Enver Paşa ile yakınlığı söylenebilir.[18] 2 Ocak 1915’de Üzeyir’de, Cavit Paşa’dan görevi teslim alarak, Irak ve Havalisi Umum Kumandanı oldu.[19]Süleyman Askerî Bey ise İngilizler tarafından alınan Şattülarap’ı geri almak için Kurna’dan kuzey yönüne ilerledi. Rota Nehrinde İngilizler yakalandı ve yoğun ateşe tutuldu, Süleyman Askeri piyade ateşiyle iki bacağından birden yaralandı ancak İngilizler Kurna’ya geri çekilmek zorunda kaldılar. Komutanlarının yaralanması üzerine, kinlenen ‘‘Osmancık Taburu’’ düşmanı püskürtmede büyük rol oynadı. Süleyman Askeri’nin yarası ciddiydi, derhal Bağdat’a sevk edildi. Süleyman Askeri, Bağdat’tan durumun İstanbul’a şöyle bildirdi: ‘‘Sol bacağına giren bir kurşun sağ bacağına da girerek büyük kemik yarısından kırılarak kurşun içeride kalmıştır.’’ ve Halep’te bulunan Kazım Bey(Karabekir Paşa)’in vekaleten emir komutayı almasını arz etti.[20] Enver Paşa, Süleyman Askeri’nin önerisini kabul ederek, Kazım Bey’e derhal Bağdat’a intikalini emretti. Ancak Kazım Bey, yolda iken, Süleyman Askeri’nin kendisine telgraf çekti ve yarasının hafif olduğu dolayısıyla vekalete ihtiyaç duymadığını belirtti. Kazım Bey Harbiye’den sınıf arkadaşı, Süleyman Askeri Bey’i Bağdat’ta hasta yatağında ziyaret etti ve onunla harekat hakkında fikir alışverisinde bulundu. Süleyman Askeri, Trablusgarp’da olduğu gibi yerel kuvvetlerle, aşiretlerle, İngiliz ordusunu yeneceğini inanıyor, düzenli birliklerin Irak’a gönderilmesine gerek görmüyordu, ancak Kazım Bey karşılarında İtalyanların değil, dünyadaki en modern teçhizat ile donanmış İngiliz ordusunun bulunduğunu ve ayrıca aşiretlere güven duyulmaması gerektiğini söylüyordu.

Süleyman Askerî Bey, hastanede kalmayarak sedye içinde Nasıriye’ye geldi. 11 Nisan 1915‘te Bercisiyye ve Şuaybe’deki müstahkem İngiliz mevzilerine taarruz emri veren Süleyman Askeri Bercisiyye ve Şuaybe ormanları içinde üç gün süren muharebede başarılı olamadı. Muharebenin ikinci günü aşiretlerden topladığı gönüllü askerlerin çoğu ortadan kaybolduğundan ordu kuvveti yarı yarıya eksilince ağır kayıplar vererek, 14 Nisan 1915 gecesi elinde kalan az sayıdaki kuvvetini geri çekmek zorunda kaldı. Şuaybiye’deki yenilgiyi, sorumluluk alarak, şerefine yediremeyen Süleyman Askeri Bey, Bercisiye ormanında 24 Nisan 1915 tarihinde intihar eder.  Irak ve Havalisi Genel Komutanlığına Edirne’de II. Kolordu’nun 4.Tümen Komutanı olan Albay Nurettin (Sakallı Nurettin Paşa) Bey’i atandı. [21]

Dipnotlar:

[1] K.K.K. Arş., Süleyman Askeri Dosyası

[2] Samih Nafiz Tansu, İttihat ve Terakki İçinde Dönenler, Nokta Kitap, I. Baskı, s.94.

[3] Tevfik Çavdar, İttihat ve Terakki, İletişim Yayınları 1. baskı, s.48.

[4] Tevfik Çavdar, a.g.e., s. 50.

[5] Tevfik Çavdar, a.g.e., s. 55.

[6] Ahmet Bedevi Kuran, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları, 2. baskı, s. 383.

[7] K.K.K. Arş., Süleyman Askeri Dosyası

[8] İlber Ortaylı, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş Yayınları, 1. Baskı, s. 42.

[9] Tevfik Çavdar, a.g.e., s.104.

[10] NTV Tarih Dergisi, Bab-ı Ali Baskını, sayı 48.

[11] Samih Nafiz Tansu, a.g.e., s. 81.

[12] Ahmet Efe, Efsaneden Gerçeğe Kuşçubaşı Eşref, Bengi Yayınları, 1. Baskı, s.66.

[13] Tevfik Çavdar, a.g.e., s. 80.

[14] Tevfik Bıyıkoğlu, Trakya’da Milli Mücadele, C. I, Ankara 1987, ss. 89-90.

[15] Samih Nafiz Tansu, a.g.e., s. 88.

[16] Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk Hayatı ve Eseri I., Ankara 1997, s.s. 68-69.

[17] K.K.K. Arş., Süleyman Askeri Dosyası

[18] Hüsnü Tekeşin, Kûtü’l-Amâre Zaferi’nin 100. Yılı Münasebetiyle I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi, ‘‘Süleyman Askeri Beyin İntihat Olayı’’, s.289.

[19] Hüsnü Tekeşin, a.g.m., s. 277.

[20] Hüsnü Tekeşin, a.g.m., s. 280.

[21] Figen Atabey, Kûtü’l-Amâre Zaferi’nin 100. Yılı Münasebetiyle I. Dünya Savaşı’nda Irak Cephesi, ‘‘Kutü’l-Amare Kuşatması’na Giden Yolda Osmanlı’nın Selman-ı Pak Zaferi’’, s.208.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?