Stefan Zweig’ın Eserlerinde Savaş İmgesi

Yazar: Faruk Aydın

Şubat 14th, 2019

20 Ekim 1881 tarihinde Avusturya’nın Viyana şehrinde doğan Zweig, varlıklı bir Yahudi ailenin iyi eğitimli oğluydu. İngilizce, Fransızca ve ana dili Almanca’nın yanı sıra Latince ve Yunanca’yı da da konuşabiliyor; lise yıllarında şiire, üniversite yıllarında ise felsefeye ilgi duymuştur.

Savaş karşıtı duruşu ile bilinen Zweig, Birinci Dünya Savaşı’nda gönüllü olarak savaş karargahında arşiv memurluğu yapmıştır. Savaştan sonra da yaklaşık 20 yılını geçireceği Salzburg’a yerleşir. 1933’te Nazilerin iktidara gelmesi ile Avusturya’da da huzursuzluklar artmaya başlar ve Londra’ya kaçmak zorunda kalır. 1940 yılında İngiliz vatandaşlığına kabul edilir ve İkinci Dünya Savaşı sırasında New York’tan Brezilya’ya sürecek bir yolculuğa başlar. Nazi lideri Hitler’in dünyaya kan kusturduğu yıllar onun için büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık yılları oldu. 14 Şubat 1942’de Hitler’in ordularının Afrika’da ilerlemeye başladığını öğrendiği an yaşamdan tüm umudunu kesecek ve eşiyle birlikte intihar edecekti.

Yazının ana temasını oluşturan ‘savaş’ imgesini, Zweig’ın ”Mecburiyet, Ay Işığı Sokağı, Lyon’da Düğün, Geçmişe Yolculuk” eserlerinde ele alış biçiminde incelemeye çalışacağız.

Mecburiyet: Zweig’in net bir şekilde savaş karşıtlığına soyunduğu bu eserinde baştan sona yazarın kendine misyon edindiği fikirleri yayma çabasını görmekteyiz. Eşi ile birlikte savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye yerleşen Ferdinand adlı bir ressamın, askerliğe elverişlilik testi için konsolosluğa davet edildiğinde yaşadıkları ve sonrasında askerliğe uygun görülüp cepheye çağrılması konu ediliyor Mecburiyet’te. Eşinin tüm ısrarına rağmen sevgi ve vatanına duyduğu görev duygusu arasında sıkışıp kalan Ferdinand’ın bu hüzünlü hikayesinde vatanın savaş zamanında cinayet ve esaret anlamına geldiği, vatan için savaş askerlerin yalnızca bir sayıdan ibaret olduğu, hak ve hukukun kalmadığı vurgulanıyor. Ferdinand’ın askerlik görevi yerine getirme istediğinde devletin sınırsız gücüne atıf yapılıyor. Devletten kaçmanın mümkün olmadığı, dünya vatandaşlığı dışında ulusal vatandaşlıkların devlet için bir sayıdan ibaret olduğu okuyucuya işleniyor. Mecburiyet’in bu savaş karşıtlığı üzerinden kurduğu yapı Zweig’in geri kalan hiçbir eserinde bu denli şiddetli hissedilmiyor. Mecburiyet bu nokta itibarıyla bir zirve olarak değerlendirilebilir.

Ay Işığı Sokağı: Beş farklı kısa öyküden oluşan bu eserindeki iki öyküsünde Zweig’ın savaşa bakış açısı ve kurguladığı karakterlerin psikolojisi ön plana çıkıyor. 1810 yılında Napolyon yönetimindeki Fransız ordularının İspanya topraklarında gerçekleştirdikleri işgal döneminde hayatta kalmaya çalışan bir Fransız albayın son günleri, daha çok psikolojisi ön plana çıkarılarak anlatılıyor. Sadece giymek zorunda kaldığı bir düşman üniforması yüzünden kendi askerleri tarafından vurulması öykünün en çarpıcı yanını oluştururken insan hayatının ne kadar ucuz olduğuna gönderme yapılıyor. Ayrıca dönemin İspanyası ve Fransızlara direnen İspanyollar kısmen ayrıntılı bir biçimde aktarılıyor.

Eserdeki bir diğer öyküde ise 1918’in yaz aylarında Cenevre (Leman) Gölü’nde bulunup kurtarılan bir Rus savaş esirinin ülkesine dönme mücadelesi anlatılıyor. Savaşın ağır şartları altında uzak coğrafyalardan Fransa’daki Rus birliğine gönderilen asker kaçağının hazin sonlu hikayesinde savaş karşıtlığı bu kez vatan ve aile özlemi üzerinden ele alınıyor. Yıllardır vatanını ve ailesinin göremeyen bir askerin bunca yıldır ne için savaştığı, uğruna savaştığı ülkede devrim olduğu için artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı vurgulandığında anlatılan psikolojisi öykünün güçlü yanını gösteriyor.

Lyon’da Düğün: Savaş karşıtlığını insanlığın bitişi üzerinden ele aldığı bu eserinde Zweig’ın en büyük göndermeleri insanlığa yaptığı açık bir şekilde görülüyor. Üç farklı kısa öykünün yer aldığı kitabın ilk hikayesi Büyük Fransız Devrimi sırasında yaşanan kargaşa ve eziyet günlerinde ölüme giden bir aşk hikayesini konu alıyor. Zweig’ın en kısa ama en keskin öykülerinden biri olan Lyon’da Düğün insanlığın dibe vurduğu anlarda dahi aşkın bir umut olabileceğini kanıtlıyor.

Kitaptaki Wondrak adlı kısa öyküde ise çirkinliği yüzünden sürekli alay konusu olan ve bu yüzden şehrin dışında ormanda yaşayan bir kadının çocuğu doğduktan sonra hayata tutunmasını ve patlak veren Birinci Dünya Savaşı yüzünden oğlunu askere almaya gelenlerle olan mücadelesi konu ediliyor. Yazar bu öyküsünde etnik açıdan pek çok ulusu içerisinde barındıran Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nda üçüncü sınıf kabul edilen Bohemyalı Çeklerin bulunduğu şartları ve arzularını da hikayesine katıyor. Savaşın 18 yaşındaki bir çocuğu dahi nasıl içine çekebildiği, devletin gücünün sınırsızlığı ile insanın gücünün sınırı arasındaki ters orantıyı gözler önüne seriyor.

Geçmişe Yolculuk ise yazıda inceleyeceğimiz son eser. Bu öykü ana konusu itibarıyla yasak ve sınır tanımayan bir aşkı konu alsa da Birinci Dünya Savaşı’nın öyküde anlatıda aşkı nasıl derinleştirdiğine değinmek gerekiyor. İmparatorlukların yıkıldığı, memleketlerin darmadağın edildiği ve en önemlisi de insan hayatının hiçe sayılarak yok edildiği o yıllarda sıradan iki insanın savaş yüzünden kavuşamayışı ve hayatlarının farklı yönlere savruluşu anlatılıyor. Savaşların sonunda hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gerçeğinin insan yaşamına da paralel bir yansımasını okuduğumuz bu öyküde savaşın hayatları nasıl altüst ettiği çok sert bir biçimde işleniyor.

Eserlerinin genelinde umutsuzluğu ve acı sonları hakim kılan Zweig, hayatı boyunca yaşadığı bütün ruhsal çöküntüleri farklı karakterler çizerek eserlerine yerleştirmeyi tercih ediyor. Kendi umutsuzluğunu neredeyse tüm eserlerinde baş karakterlerin intiharı veya bir şekilde ölümü ile göstermeyi tercih ederken faşizmin ve savaşın kendisinde açtığı derin yaraları farklı portreler çizerek onlar üzerinde denemeler yapıyor. Faşizm ve savaş karşıtı olan Zweig, insan onurunun her şeyin üzerinde olduğunu ve dünya vatandaşlığının önemini vurgulamaktan geri kalmıyor. Tüm bunları yazarken İngiltere’den 1940’ta oturma izni alamadığında pasaportuna vurulan ”Yabancı Damgası” yazarın iç dünyasını şekillendiren kırılma noktalarından birini temsil ediyor.

1942’de kendi isteği ile dünyadan göçüp gittiğinde şu sözleri ardında bırakıyor:

”…Benim lisanımın konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa’nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı.”

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?