Soğuk Savaş Sonrası Rusya-NATO İlişkileri

NATO 1949 yılında ’’Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’’ adıyla ABD öncülüğünde kurulan, dünyanın en büyük ve önemli askeri ittifakıdır. Soğuk Savaş dönemi boyunca Sovyetler Birliği’nin hem ideolojik hem de askeri olarak karşısında yer almış olan bu örgüt, Batı Bloku’nu kendi çatısı altında birleştirme misyonunu üstlenmiştir. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında  yıkılmasıyla beraber NATO, görev anlayışında ve görev alanında değişikliğe giderek bir dönüşüm sürecine girmiştir. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, onun en büyük veliahtı sayılan Rusya, bu dinamikleri göz önünde bulundurarak NATO ile ilişkilerini belirlemiştir. Bu yazıda önce, NATO’nun siyasal ve ideolojik dönüşümüne göz atarak, ortaya çıkan ‘’yeni görev anlayışını’’ benimseyerek ve bunun Rusya tarafından nasıl karşılandığına ve de iki aktörün birbiri ile ilişkilerini belirleyen dinamiklere değineceğiz.

NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren askeri ittifakın dışında, hassas güvenlik sorunlarını da ön planda tutmaya başlamıştır. Özellikle Soğuk Savaşı’n son yıllarından bu yana NATO askeri yönünü geri planda tutarak, görev alanı olarak tanımladığı bölgelerde siyasi, ekonomik, sivil, çevre, sosyal,hukuksal ve kültürel alanda kendini göstermeye başlamıştır. Özellikle bu dönüşüm periyodunda siyasi olarak ‘’sorumluluk bölgesi”nin genişletilmesi ifadesi önemli bir anlama sahiptir. Pentagon, 25 Şubat 1998’de resmi olarak GUAM devletlerinin (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova) ABD Silahlı Kuvvetleri Komuta Merkezi’nin sorumluluk bölgesine dahil edildiğini açıklamasıyla, bu dönüşümün siyasi ayağı başlamıştır. Bu karar yalnızca fiziksel bir genişlemeyi değil, NATO’nun bu bölgedeki devletleri NATO üsleri için ikna ederek, bu toprakları kendi bölgesine ‘’entegre’’ etmeyi amaçlamaktadır. NATO ideolojik açıdan ise, Soğuk Savaş döneminde benimsemiş olduğu ‘’komünizm karşıtı’’ anlayışı terk ederek, hegemonya düşünceleri ve Avrupa güvenliği garantörlüğünü ifade edecek olan bir ideoloji benimsemiştir.

Varşova Paktı’nın 1991’de yıkılmasıyla beraber, birçok eski SSCB ülkesinin NATO’ya üyeliği gündeme gelmişti. Hatta Rusya Federasyonu’nun dahi ittifaka dahil edilmesi tartışılmaya başlanmıştı. Batı yanlısı birçok siyasetçi, NATO entegrasyonuna sıcak bakmıştır. 1992’de Rus akademisyen  Boris Zanegin, bu tartışmalarla ilgili ‘’NATO’nun görevi aynen devam ediyor: Batı’nın çıkarlarını Doğu’da korumak. Bu nedenle Rusya, NATO’ya alınmalıdır.’’ şeklinde bir ifade belirtmiştir. Bu tartışmalar Rusya içinde NATO ile ilgili bir Rus dış politikasının oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bu düşünce her ne kadar Rusya için bir çelişki belirtse de, Sovyet ekonomisinin en gelişmiş sektörü olan savunma sanayisinin çıkarlarına uyan bir karardı. Çünkü böylece Rus savunma sanayisi ürünleri NATO pazarına açılabilirdi ve dolayısıyla NATO üyeliği hayati bir önem arz ediyordu. Rusya içerisinde bu tartışmalar sürdürülürken ABD’de Brzezinski gibi önemli isimler Rusya’nın NATO’ya dahil edilmesinin, Rusya’yı Avrupa’nın dışına itmenin bir yolu olduğunu söyleyerek asıl niyetlerini belli ediyorduı. NATO üyesi devletler arasında, Rusya’nın üyeliği hakkında görüş ayrılığının derinleşmesiyle, bu mesele Rusya için hassas ve önemli bir hal almaya başladı. Ancak üç sebepten dolayı Rusya’nın üye olma olasılığı düşmüştür: İlk olarak Rusya, NATO için fazla istikrarsız bir devletti. İkinci olarak, Doğu Avrupalı NATO adayları buna karşı olacaktı. Üçüncü olarak ise, Rus toplumu buna hazır değildi. Tartışmalar, NATO’nun üye aday listesinde Rusya Federasyonu’nun olmamasıyla son bulmuş ve rafa kalkmıştır.

Esasen Soğuk Savaş bittikten sonra NATO’nun varlığını sürdürmesinin sebebi SSCB’nin dağılmasının meydana getirdiği belirsizlik olmuştur. 1990’lı yıllarda Rusya ve NATO arasındaki ilişkiler iki tarafın da kendi içinde siyasi ve ideolojik gelişimlerini dönüştürme boyutunda gitmiştir. Bu bağlamda hem Rusya Federasyonu hem de NATO, yeni uluslararası düzeni göz önünde bulundurarak dış politikalarında önemli değişiklikler yapmıştır. İki aktör arasındaki ilişkiler Avrupa güvenliği bağlamında, zaman zaman inişli çıkışlı bir hal almıştır. NATO’nun uluslararası bir örgüt olduğu ve Rusya’nın da BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi bir nükleer güç olduğunu unutulmamalıdır. Zira SSCB’nin dağılmasından sonra bölge coğrafyasında çıkan Kosova Sorunu, 2008 Gürcistan Savaşı, 2014 Ukrayna İç Savaşı gibi krizler, bu iki aktörün kontrollü olarak ilişkilerinin gerildiği durumları doğurmuştur.

Rusya’nın NATO politikasındaki değişimi gözlemlemek adına bu periyodu dört safhaya ayırabiliriz: Birinci safha, 1990-1993 arasındaki NATO üyeliğini benimseyen Kozirev’in başlattığı Atlantikçi yaklaşımdır. İkinci safha ise, 1993-1996’da NATO üyeliğinin rafa kalkmasıyla ulusalcı, komünist ve Avrasyacı fikirlerin baskın olduğu dönemdir. Üçüncü safha, 2000-2014 yılları arasında Putin’in başa gelmesiyle NATO-Rusya arasında rekabetin görülmeye başlandığı ve bu rekabetin eski Sovyet nüfuz alanında sürdürüldüğü bir safhadır. Dördüncü safha ise, 2014’ten bu yana günümüze kadar süren Putin’in Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi bölge coğrafyasında etkin bir politika izleyerek bu bölgede emperyal faaliyetler gösterdiği ve Avrasyacılığa en çok önem verildiği dönem olarak adlandırılabilir. En son Ukrayna krizinde, Rusya’nın Ukrayna’da ki ayrılıkçı gruplara silah yardımında bulunması, NATO tarafından olumlu karşılanmayarak Moskova ile askeri ilişkilerin askıya alınmasına sebep olmuştur.

Rusya’nın uzun vadeli NATO politikası ‘’NATO ya dağılmalı ya da Avrupalılaştırılmalıdır.’’ Rusya, bu sebepten ötürü Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın NATO’ya göre daha fazla rol üstlenmesinden yana bir tutum sergilemektedir. Rusya Eski Devlet Başkanı Dmitriy Medvedev’e göre 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı NATO’nun genişlemesini durdurmuştur. Bu sebeple 2010 Rusya Askeri Doktrini’ne göre NATO bir dış tehdit olarak görülmüş ve genişlemesinin önüne geçilmesinin hedeflendiği ortaya koyulmuştur. Bu sebeple Putin dönemiyle beraber Rusya ‘’Yakın Çevre Doktrini” ile öncelikli hedef olarak kendi sınır güvenliğini korumak ve bunu artırmayı hedeflemektedir. Böylece Rusya Federasyonu, SSCB’nin çökmesinden bu yana yaşadığı çöküş ve dışlanmışlık algısını yıkarak nüfuzunu artırmayı hedeflemektedir.

NATO, genişleme stratejisi açısından incelenirse, Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren üç ana hedefin ön plana çıktığı görülür. Bunlar: 1) Doğu Avrupa’da istikrarın sağlanması, 2) Barış için Ortaklık Projesi, 3) NATO-Rusya ilişkilerinin sürdürülmesi. Ancak Rusya, NATO’nun birinci hedefini inandırıcı bulmamaktadır. Diğer yandan Rusya, Soğuk Savaş sonrası sistemde oluşan otorite boşluğundan Almanya’nın faydalanmaması konusunda NATO ile hemfikirdir. NATO genişleme stratejisini yavaş yavaş uygulamak istemekte ve bunu yaparken demokrasi ve güvenlik gibi kavramları ön plana çıkararak meşruiyeti sağlamayı istemektedir. Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın yaşadığı güç kaybından faydalanma amacı üzerine kurulu olan bu strateji, Rusya’nın NATO üyeliği tartışmalarının yapılmaya başlanmasıyla Rusya’nın kapısına dayanmıştır. Her ne kadar Gorbaçov döneminde NATO’nun daha fazla genişlemeyeceğinin sözü verilse de bu söz NATO tarafından tutulmamıştır. Bu genişleme faaliyetlerine karşı Rusya ise, 2002 yılında ‘’Rus Silahlı Kuvvetleri’nin bu genişleme karşısında, sürekli harbe hazır durumda bulunduracağını ‘’ söylemiştir. Bu söylem, Rusya’nın NATO algısını net olarak ortaya koymuştur. 2004 sonrası NATO’nun Avrasya bölgelerine üsler kurarak Rusya’yı çevreleme politikasını yürütmeye başlaması ile bu strateji Rusya tarafından ”arka bahçesine müdahale” olarak algılanmıştır. Tüm bu gerginliklere rağmen Rusya’nın terörizm karşısında NATO ile aynı safta  yer aldığı görülmektedir. Özellikle IŞİD’e karşı yürütülen yıpratma savaşındaki birliktelik açıkça görülmektedir.

Sonuç olarak Rusya, sahip olduğu ekonomik ve askeri güce oranla dış politikada çok daha aktif bir şekilde rol aldığını ve dünya güç dağılımı mücadelesinde var olduğunu göstermeye çalışmaktadır. NATO ise, yaşadığı dönüşümle beraber yeni görev konseptini tam olarak belirleyebilmiş değildir. Bu sebeple NATO’nun Rusya politikası, Rus etkisini Avrupa’dan uzak tutmak üzerine kuruludur. Bununla beraber Obama dönemiyle beraber NATO’nun Avrasya’da ki etkinliğinin azalmaya başlaması Rusya için bir fırsat haline gelmeye başlamıştır. Bu bölgede NATO stratejisinin belirli bir vizyona sahip olmaması, NATO’nun görevini sorgulatmaktadır. Tüm bu gelişmelere karşın her iki aktör de gerginlik yaşanması durumunda kolayca geri adım atmayarak zaman zaman krizlerde karşı karşıya gelebilmektedir.

 

Kaynakça:

  • Rus Dış Politikasındaki Değişim ve Kremlin Penceresinden Yeni Ufuklar,Mesut Hakkı Caşın-Giray Saynur Derman, sf.335-376
  • NATO-Rusya Federasyonu İlişkilerine Genel Bir Bakış,Serdar Erdurmaz, http://www.turksam.org/tr/makale-detay/660-nato-rusya-federasyonu-iliskilerine-bir-bakis

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?