Sevr Projesi ve Sultan Vahdettin

sevr_anlasmasi_osmanli

 

Tarih, yüzmeden ulaşılamayacak bir ada gibi. Eğer hedefine ulaşmak istersen, pes etmeyeceksin ve hedefine ulaşana kadar kulaç atacaksın. Hedef, her zaman gerçeğe ulaşmak olmalı. Bu hedefte attığın kulaçlar ise kullandığın kaynaklar olmalı. Çünkü kulaçların desteği ile ancak hedefe ulaşabilirsin. Tarihte de ancak kaynakların desteği ile gerçeğe ulaşabilirsin. Biz, bir gerçeğe ulaşmaya çalıştık. Sultan Vahideddin’in Sevr’i tasdik etmediği gerçeği... Bu yazımızda Sultan Vahideddin’in Sevr’i imzalamadığını ve tasdik etmediğini anlatmaya çalışacağız. Neyse, çok uzattık. Gerçekleri yazıya dökme vakti…

tarihi_olaylar_sevr-jpg_650455930_1442857266

Birinci Cihan Harbi’nden yenik çıkan Osmanlı, 30 Ağustos 1918’de Mondros’u imza etmişti. Mondros’u imzalayan kabine, Ahmet İzzet Paşa Kabinesi’dir. Bu kabinenin teşekkülü, Mustafa Kemal’in Filistin’den geldikten sonra Adana’nın Bahçe Kasabası’ndan çektiği telgraf sayesindedir. Mustafa Kemal gönderdiği telgrafta bir kabine tavsiye etmiş, 1917 Almanya seyahatinden de tanıdığı olan Sultan Vahideddin Mustafa Kemal’in tavsiyesini kabul etmiştir. Bahçe Telgrafı’nda kendisini de Harbiye Nazırı olarak yazmıştır fakat Ahmet İzzet Paşa, Mustafa Kemal’i harpte görmek istediğinden kendisine Harbiye Nezaretini vermemiştir. [1]
Bahçe Telgrafı’nın muhtevası şudur:

Çok mahremdir.

14.x. 1918
Ser Yaver-i Hazret-i Şehriyârî Naci Beyefendi’ye,

Talât Paşa Kabinesi’nin mefluç bir halde, Tevfik Pasa Hazretleri’nin muayyen bir kabine teşkilinde müşkülâta maruz bulunmakta olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe kudretinden mahrum ve zaten kuvay-i mevcude müdafaadan âciz bir hâk getirilmiştir. Düşman her gün daha müsaid ve ezici şartlar ibraz etmektedir. Müttefikan olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen elden çıkması ve devletimizin gayri kâbil-i telâfi mehâlike maruz kalması baid-ül-ihtimâl değildir. Muhterem Padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temin-i selâmeti itibariyle arz ederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika müşkülâta tesadüf etmişlerse Sadaretin derhal Izzet Paşa Hazretleri’ne tevcihi ve müşarünileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf (Orbay), Ismail Canbolat, Azmi, Şeyhülislâm Hayri ve âcizlerinden (kendisini kastediyor) mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir. Zevât-ı mezkürenin vücude getireceği kabinenin vaziyete hâkim olabileceği zan ve itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri, size isimlerini söylediğim zevata müracaat ettiği takdirde mazhar-ı teşkilât olabilir zannederim. Mümkünce bu zevatın Şevket-meap Efendimiz ‘e arzını rica ederim.

Fahrî Yâver-i Hazret-i Şehriyârî
Mustafa Kemal

Mondros Mütarekenamesi hakkında şu makaleyi tavsiye ediyoruz:
http://ajanstarih.com/…/furkan-uz…/mondrosu-kim-imzaladi/45/

Sultan Vahideddin Mondros Mütarekesi’nin muhteviyatını (içeriğini) öğrenince “arz-ı tazimat” için (olan biteni anlatmak) gelen heyeti kabul etmemiştir ve Ahmet İzzet Paşa kabinesini istifa ettirmiştir. [2]

Sevr şartlarının Türkiye’ye bildirilmesinin üzerinden sadece 10 gün geçmiştir ki Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitingde kürsüye çıkıp ateşli bir konuşma yapmış ve projedeki şartların asla kabul edilemeyeceğini haykırmıştır. [3]

Sevr’i imzalamaya giden heyetten Operatör Cemil Paşa yaşadıklarını şöyle anlatıyor: (kısaltıyoruz)

“Sevr’i imzalamaya giden heyette bende vardım. Yola çıktık, yanımızda İngiliz, Fransız, İtalyan devletlerinin, güya şeyahatimiz esnasında muavenet etmek üzere bize terfik ettikleri irtibat zabitleri bulunuyordu. Üç hükümetin de birbirine itimad ve emniyeti olmadığından, hepsi bu suretle yanımıza birer memur koymuş bulunuyorlardı. Göz hapsine alınmış bir halde ve yolda hiç kimse ile görüşmeden Paris’e vardık. Paris istasyonunda inmeden Versay’a vardık. Orada “Hotel de Reservoires” denilen tarihi bir binaya girdik. Biz içeriye girdikten sonra kapıya da sünülü bir asker konuldu. Otel masraflarını biz ödüyorduk ve sıkı bir kordon altına da alınmıştık. Değil Paris’e gitmek yanımızda bulunan Versay bahçesine bile çıkamıyorduk. Artık sabrımız kalmamıştı, irtibat zabitlerine “Dünya siyaset tarihinde, şimdiye kadar bir hey’et-i murahhasaya bu tarzda muamele yapıldığı görülmemiştir, dedik! Biz buraya hapsolmaya mı geldik, yoksa sulh konferansında bulunmaya mı?” Nihayet Klemanso’nun lütfen bize eylediği müsaade neticesinde serbest olduğumuzu bildirdiler, meğer Almanlara bunu da yapmamışlar. Eski hanlara benzeyen ve adı otel olan bina da güzel olsa yüreğimiz yanmazdı! Orada her yer pis ve bütün eşya eski idi, insan böyle bir binada uzun müddet oturmak mecburiyetinde kalsaydı çıldırırdı. Birkaç gün sonra, İtilaf Devletleri’nin murahhasları gene Versay’ın tarihi salonunda bizi kabul ettiler. Lloyd George, Klemanso ve o devrin hemen hemen bütün diplomatları hazır bulunuyorlardı. İçeri girdiğimiz zaman ayağa kalkma nezaketini lütfen gösterdiler. Çünkü Almanlara kılını kıpırdatan bile olmamış. Salona girdiğimizde salonun bir köşesine yerleştirilmiş bir kürsüye çıkardılar, halbuki ben yeşil çuha örtülmüş büyük bir masanın etrafında toplanacağımızı, İtilaf Devletleri murahhaslarıyla karşı karşıya oturacağımızı ve muahedenin her maddesi için ayrı ayrı müzakere ve münakaşada bulunacağımızı zannediyordum. Meğer bu bir hayalmiş.
Ayağa kalkan Klemanso:
“Efendiler! Siz harbe sebepsiz girdiniz. Çanakkale’yi yıllarca kapattınız. Muharebenin dört yıl uzamasına, milyonlarca insanın ölmesine sebebiyet verdiniz! Bundan dolayı, bugün size teklif etmekte olduğumuz muahede şartları çok ağırdır. İçindeki maddeleri asla müzakere ve kat’iyyen münakaşa etmeyeceğiz! Onların bir kelimesini bile değiştirmeyeceğiz. Kül hakinde ve aynen –birkaç gün içinde tetkik ettikten sonra- kabul eylemenizi istiyoruz!”

Klemanso’nun bu sözlerinden sonra muahede metnini, daha doğrusu idam hükmümüzü hâvi (içeren) bir dosyayı bize uzattılar.
Tevfik Paşa ayağa kalktı, verilen bir deste kağıdı eline aldı. Fakat zavallının zaten titrek olan vücudu zangır zangır oynamaya başladı.” [4]

Sevr’i imzalamaya giden heyetten olan Rıza Tevfik 13 Temmuz 1933 tarihli mektubunda şunları yazıyor:

“Sevr’de imza ettik, hem memnun olarak imza ettik. Çünkü barış şartları Avrupa devletlerinin içlerindeki ‘nifak’a, yani birbirlerine düşmelerine bakılırsa kesinlikle uygulanamazdı. Zaten ben Tevfik Paşa’ya ve Padişah’a anlatmıştım ki bizim barışı imzalamamızla hakikaten barış sağlanmaz. Ancak Meclis-i Mebusan toplanıp onu tasdik ve kabul ederse, yani ‘ratifier’ ederse resmen tasdik edilmiş olur.
(…)Şimdilik ise resmen memleketimize sükunet temin etmiş ve Mustafa Kemal’e de azim bir fırsat kazandırmıştık. Benim kabahatim, Kemalistlerin iradelerine karşı sulhü imza etmemdir.” [5]

Rıza Tevfik’in dediği gibi metin imzalanacaktı fakat Sultan Vahideddin, kabul etmeyerek oyalacaktı.

Devrin İçişleri Bakanı olan Ahmet Reşit Rey’ de Sultan Vahideddin’in Sevr’i imzalamadığı kanaatinde. Şöyle anlatıyor kendisi:

“Zat-ı Şahane’nin bu muahedeyi sadrazamın ibramına (baskısına) rağmen, tasdikinden suret-i katiyede (kesin şekilde) içtinap ettiği (kaçındığı) şüpheden beridir (uzaktır).” [6]

Earl Curzon, takip edilen siyasetin Sultan Vahideddin’i antlaşmayı imzalamaktansa tahttan çekilmeyi tercih etmeye mecbur edeceğini ifade ederek Fransız meslektaşlarını uyardığını belirtmiştir. [7]

Sultan Vahideddin’in Sevr Antlaşması hakkında söyledikleri, yukarıdaki sözleri doğrulamakta:
“Bu oyalama kararımı Sevr Antlaşması’nı kabul etmemi söylemek için delege gönderen Hindistan Hilafet Komitesi’ne de bildirdim. Hadiselerin gelişmesini beklemeyi tercih etmiştim. Eğer işler kötü gider ve oyalamakta muvaffak olamazsam, antlaşmayı imzalamaktansa tahtta feragat etmeye kararlıydım.” [8]

Hint Hilafet Komitesi’nin Londra’da ki mümessili Talat Bey, Sultan Vahideddin’in Başyaver’i Avni Paşa vasıtasıyla Sevr’in tasdik edilmemesini istemişti. Bu arzu karşısında Sultan’ın cevabı:
“(…)Ben ne yapacağımı bilirim. Bugünkü muameleler durumu kurtarmak ve vakit kazanmak içindir(…) Müsterih olsunlar.” [9]

Sultan Vahideddin’in oyalama siyasetine bir misal vermek gerekirse: Sultan Vahideddin eski saray politikalarını devreye sokmuştu ve bekleyecekti. Bir yandan İngiliz taraftarı politika takip eden Sadrazamına inanmış gibi görünmek ve böylelikle işgal güçlerinin daha fazla ileri gitmelerini engellemeye çalışırken öbür taraftan Sevr’in sorumluluğunu hükümetin üzerine bırakarak kendi tasdikini geciktiriyordu. İngilizlere karşı hep aynı esbabı (sebepleri) öne sürüyordu. Mesela İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komieri Amiral De Robeck Sevr’in imzalanmasından iki ay kadar sonra, 13 Ekim 1920’de sarayda hükümdarla görüştüğü sırada anlaşmanın hemen tasdikini istemişti. Sultan Vahideddin’in cevabı: “Şu anda yapılacak tasdik Andaolu’daki kıvılcımı daha da şiddetlendirir, Milliyetçiler hükümeti teslimiyetçilikle suçlayabilirler” şeklindeydi.” [10]

sevr-antlasmasi

Murat Bardakçı, 30 Ağustos 2003’de şunları yazıyor:

“Milletlerarası bir anlaşmanın imzalanmış olması, bugün olduğu gibi, o zamanlarda da metnin yürürlüğe girmesi için káfi değildi. Metin imzalanır ve devletler kendi kanunlarının öngördüğü şekilde onayladıktan sonra ‘teati ederler’, yani onay belgelerini karşılıklı olarak birbirlerine verirler ve anlaşma ancak bundan sonra yürürlüğe girerdi.
Sevr’in 433. maddesinde, ‘Onay belgelerinin Türkiye ve üç müttefik devlet tarafından en kısa süre içinde Paris’e gönderilip bir tutanak hazırlanmasından sonra yürürlüğe gireceği’ yazılıydı. Türkiye ise anlaşmayı onaylamadı, onay belgelerinin gönderilmesi ve teatisi diye birşey sözkonusu olmadı, dolayısıyla da Sevr, bizim açımızdan hiçbir şekilde resmiyet kazanmadı.
Türkiye’de o günlerde yürürlükte bulunan ‘Kanun-ı Esási’nin, yani ‘anayasa’nın değiştirilmiş yedinci maddesine göre, uluslararası anlaşmalar ancak Meclis’in tasdikinden ve hükümdarın onayından sonra geçerli olabiliyordu. Ama Türkiye’de o dönemin parlamentosu olan Meclisi- Mebusan, Sevr’in dört ay öncesinden, yani 1920’nin 11 Nisan’ından beri kapalıydı, Meclis metni tasdik etmedi yahut edemedi ve zamanın hükümdarı Sultan Vahideddin de anlaşmayı hiçbir zaman imzalamadı. Daha sonra yazdığı hatıralarında ‘Sevr, kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi. …Mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. …Eğer işler kötü gider ve oyalamayı başaramazsam anlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmekte kararlıydım’ diyecekti.

O halde İstanbul Hükümeti, Sevr’i niçin imzaladı?

İstanbul’un elden gitmesi korkusundan ve basiretsizlikten! ‘Sadaret’, yani başbakanlık koltuğunda Türk tarihinin belki de en cahil, en alık ve en korkak isimlerinden birinin, Damad Ferid Paşa’nın oturması, siláhlı mücadeleyi hatırına bile getirmeden ‘Müttefiklerin istediklerini yapmazsak Yunanlılar İstanbul’u elimizden alacaklar’ teláşına kapılması, aynı teláşın İstanbul’a da hákim olması ve basiretsiz bir yönetimin ‘şimdilik zaman kazanalım, işin asıl tarafını sonra hallederiz’ diye düşünmesi yüzünden…” [11]

Bir metni sadece imzalanması muahede yapmaz, o zamanda şimdiki gibiydi. Bir metin imzalanır, mecliste ‘madde madde’ görüşülür(ki o zaman Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından basılmıştı), Padişahın tasdik eder ve en son Resmi Gazete’de yayınlanır (Takvim-i Vekayi) ancak bundan sonra muahede olur. Sevr projesinde sadece imza kısmı gerçekleşmiştir bu yüzden muahede olamaz. Ordinaryüs Hukuk Profesörü Charles Crozat’ta Sevr’in proje olduğunu söylemiştir. [12]

Sultan Vahideddin meclis İngilizler tarafından basıldığı için İkinci Saltanat Şurâsını toplamıştır.(Saltanat şurâsı daha öncede toplanmıştı ama Sevr ile alakası yok o yüzden girmiyoruz.)
Padişah, bu toplantı öncesinde başkanlık etmek üzere salona gireceği anda vukua gelen bir üzüntünün verdiği bir travma nedeniyle bayılmıştı ve sağlık durumu hiç iyi değildi. [13]

Bu şurâya katılmış olan Padişah’ın damadı İsmail Hakkı Okday şu bilgiyi veriyor:

“Memleketin kalburüstü gelen vezir, paşa, eski nazır, âyân ve eşrâfı adına İstanbul’da bulunan kim varsa davet edilmişlerdi. Sadrazam Damad Ferid Paşa, ilk sözü alıp kürsüye çıktı. Siyasi durumu dramatik bir şekilde izahla söze başladı ve galib devletler tarafından hazırlanmış olan Sevres Sulh Andlaşması’nın olduğu gibi ve herhangi bir tadile uğratılmaksızın Murahhas Heyetimize sunulmuş olduğunu anlattı. Bu muahede taslağı ya aynen kabul edilecek, yahud da reddolunacaktı. Binaenaleyh toplantıda bulunanlardan istenen şey, ya bir ‘evet’ yahud bir ‘hayır’dan ibaretti. (…) Nihayet muahedeyi kabul edenler ayağa kalksınlar denildi. Damad Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Kayınpederim Sultan Vahideddin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da hazır olanlar Hünkar’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar, kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkış muahedenin kabulü manasına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta hâzır bulunanlar arasındaki Âyân Meclisi âzâsından Topçu Feriki Rıza Paşa Merhum:
“Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, muahedeyi kabul ettiğimizden değil!” diye haykırarak Sadrazam’ın oyununu açıkça protesto dahi etti. [14]

Sevr’i Yunanistan hariç hiç bir millet parlamentosunda kabul etmemiştir. [15]

Sultan Vahideddin, Mekke Beyannamesi’nde Sevr’i tasdik etmediğini tekrarlamıştır. [16]

Sultan Vahideddin’in Sevr konusunda yazdıklarının bir bölümü:

“…Vaziyet bizde her geçen gün daha da ciddi bir hal alırken müttefikler, özellikle de Lloyd Georges ve Clemenceau, (İngiliz ve Fransız Başbakanları) mağlupları ağır bir şekilde cezalandırmayı düşünüyorlardı.
Her ikisi de savaşın galibi ama ateşkesin mağlubu olan bu devlet adamları Sevr Antaşması’nı kabul ettirmek istiyorlardı. O Sevr Antaşması ki, ilk defa elime aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim.
Reşid Bey (İçişleri Bakanı), …anlaşmayı imzalamamızı öneriyordu. İzmir’de yaşanan feláketin (İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinin) bir benzerinin tekrar yaşanmaması için, İtalyanların Yunan Ordusu’yla beraber İstanbul’u işgal etmeye kararlı olduklarını söylüyordu.
Sevr, bana göre ne bir anlaşma ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.  …Mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü sorumluluğu üstlenerek galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım; çünki olayların gidişatını normale çevirebilecek şey sadece zamandı.
…Hadiselerin gelişmesini beklemeyi tercih etmiştim. Eğer işler kötü gider ve oyalamayı başaramazsam anlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmekte kararlıydım” [17]

Mustafa Kemal Paşa’nın kaleme aldığı Nutuk’ta da Sevr, “proje” olarak geçer.
“Efendiler! Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye’ye muhasım devletler tarafından dört defa sulh şeraiti teklif edilmiştir. Bunların birincisi Sevr Sulh Projesi’dir. Bu proje, hiç bir müzakerenin mahsulü olmayıp düvel-i itilafiye reisi Mösyö Venizolos’un da iştirakiyle tanzim ve “Vahideddin’in hükümeti” tarafından 10 Ağustos 1920 de imza edilmiştir.” [18]

İsmet İnönü bile kendi hatıralarında Sevr’den bir anlaşma olarak değil, bir proje olarak bahsetmektedir. [19]

Sevr’i İngilizler bile ciddiye almamıştır. Ingiltere Parlamentosu tutanaklarında yapılan bir araştırmada üyelerden birinin Sevr’i “insanlık kibrinin ve ahmaklığının anıtı” saydığını görüyoruz. [20]
Sultan Vahideddin’in, Sevr’in kabulüne taraftar olmadığından Saltanat Şurâsı’nı topladığını, Millî Istihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa”nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk de belirtmektedir. [21]

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci bir makalesine “Sevr Antlaşması: Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek mi?” başlığını atmakta ve şöyle demektedir:
“Sevr Antlaşması’nın tarafları bunun gerçekçi bir hal tarzı olmadığının farkındaydı. Aslında herkesin gizli birer ajandası vardı. (..) İttihatçı düşmanı yeni padişah Sultan Vahideddin, savaşın bütün suçunu İttihatçıların üzerine yıkmayı ve Anadolu’daki halkın mahalli mukavemet hareketlerini bir elde toplayıp sulh müzakerelerinde koz olarak ileri sürerek daha iyi şartlarda antlaşma yapmayı umuyordu. Bu sebeple Anadolu’ya fevkalade salahiyetli bir müfettiş gönderdi. Bu müfettiş (M. Kemal), Anadolu’da padişahın mümessili olarak milli mukavemeti teşkilatlandıracak ve sulh müzâkerelerinde İstanbul’un elini güçlendirecekti.” [22]

O günlerde Almanya’da çıkan ‘Deutsche Tageszeitung’ gazetesinden bir kesit:

“İtilaf Devletleri tarafından Türk İmparatorluğu için hazırlanan Barış Antlaşması Türkler tarafından daha imzalanmamıştır bile. İngiltere’nin İstanbul’u işgal etmesinden hemen sonra, zaten, gerçek hükümet küçük Asya’ya gitmiş ve Ankara’da yerini almıştır. Sadece İtilaf Devletleri’ne boyun eğen ve hiçbir şey söyleme yetkisi olmayan Sadrazam, birkaç kişi ile İstanbul’da kalmıştır. Birkaç gün içinde Paris’e gidip, anlaşmayı imza edeceğini söylemiştir. [23]

Prof. Dr. Sina Akşin, kitabında Sevr’in ölü doğduğunu yazmıştır.

“ABD 1919 sonunda Avrupa siyasetinden elini eteğini çekmek kararını aldı. Ingiltere, Müslüman sömürgelerine ibret olsun diye Yunanistan’ı kendi uydusu yapıp Türkiye’yi ezmek kararındaydı. Fransa ve Italya, onun müttefiki olarak bu karara katılıyor görünüyorlardı. Nitekim Sevres Antlaşması’nı birlikte yaptılar. Fakat anlaşılan kimse Sevres’i ciddiye almıyordu ki hiçbir devlet bu antlaşmayı onaylamadı. Sevres’i, garip bir şekilde, bile bile ölü doğurdular.” [24]

Prof. Dr. Sina Akşin, “İç Savaş ve Sevr’de Ölüm” isimli eserinde de Sultan Vahideddin’in Sevr’i hiçbir zaman onaylamadığını yazmıştır. [25]

Sultan Vahideddin’in “Sizin gibi genç bir kumandana malik olmakla ben ve milletim iftihar eder” [26] yani “Paşa… ben ve millet, sizlerden ümitliyiz” [27] diyerek Anadolu’ya gitmesine izin vererek Milli Mücadele’yi başlattıran [28] ve 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıkan [29] Kazım Karabekir, Ermenilerin, Sevr Antlaşması’ndan imzalarını geri alması için verdiği çabayı anlatalım biraz da.

Kazım Karabekir şöyle anlatıyor:

“Takvimler 25 Kasım 1920 Perşembe’yi gösteriyordu. İlk yazılı teklifim, Ermenilerin Sevr Antlaşması’na koydukları imzayı reddetmeleriydi. Bunu özellikle istiyordum. Ermeni Delegesi Başkanı Hatisyan, ‘Zaten gelmemiz bunu ispat etmez mi?’ dedi. Yani gelmeleri zaten Sevr’den vazgeçtiklerini gösteriyormuş. Israr ettim. Aralarında bir süre tartıştıktan sonra Sevr’deki imzalarını geri almayı kabul ettiklerini söylediler.” [30]

Kazım Karabekir anlatmaya devam ediyor:

“27 Kasım 1920 günü Ermeni Barış Komisyonu yapılan anlaşmayla imzalarını geri aldı. Bu günü, bu uğursuz Sevr Antlaşması’nın yırtıldığı gün olarak kutladık.” [31]

Tarih sahnesinin, en saçma senaryolarından biri olan “Sultan Vahideddin, Sevr’i imzaladı” yalanı maalesef gerçek gibi lanse edilmeye çalışıyor. Lakin bu senaryo, tarih hazinemizi büyük oranda kirletmekte. Tarih hazinesini bir nebze de olsa beraber temizlemeye çalıştık. Hatalarımız varsa affola…

Kaynaklar:

[1] Bahçe Telgrafı için bkz. Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Kaynak Yayınları, Istanbul 2003, s. 232.
Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, c. 2, Nehir Yayınları, İstanbul 1993, s.278.
Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara 1963, s. 164.

[2] Ali Fuat Türkgeldi, Ankara 1951, Görüp İşittiklerim, s. 172.
İbnü’l-Emin, Son Sadrazamlar, İstanbul 1964, s. 1918.

[3] Mustafa Armağan, “Sevr’i tartışmaya açma zamanı geldi mi?” Zaman Gazetesi, 18 Temmuz 2010.

[4] Operatör Cemil Paşa, Canlı Tarihler II, İstanbul, s. 133-144

[5] Mektup için bakınız. Kadir Mısıroğlu, Hilafet.

[6] Ahmet Reşit Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, İstanbul 1945, s. 299.

[7] Foreign Office: 371/5056. 167238. E 12832, Confidental, Admiral Sir J. de Robeck to Earl Curzon. Constantinople, October 14, 120; Bilal N. Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, Cilt: 2, s. 359
Metin Hülagü, Yurtsuz İmparator Vahdeddin, Timaş Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2016, s. 47.

[8] Murat Bardakçı, Şahbaba, Pan Yayıncılık, 4. Baskı, İstanbul 1998, s. 437.

[9] Başyaver Avni Paşa’nın yayınlanmamış notlarından Murat Bardakçı, age, s. 169.

[10] Ahmet Anapalı, Sultan Vahideddin Han, s. 370

[11] Murat Bardakçı, Hiç endişelenmeyin, Sevr’i biz zaten onaylamamıştık, 30 Ağustos 2003, Hürriyet Gazetesi.

[12] Charles Crozat, Devletler Umumi Hukuku, İstanbul 1950, s. 399.

[13] Turgut Özakman, Vahideddin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele(Yalanlar, Yanlışlar, Yutturmacalar) Bilgi Yayınevi, Ankara 2006, s. 32.
Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1951, s. 215.

[14] İsmail Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul 1994, s. 384-386.

[15] Ayşe Hür, Öteki Tarih, Cilt: 2, 5. baskı, Profil Yayıncılık, İstanbul 2013, s. 88 ve devamı.
Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, s. 439.

[16] Beyannamenin Arapça metni ve İngilizce tercümesi için bakınız: Foreign Office: 686/123.

[17] Murat Bardakçı, Hiç endişelenmeyin, Sevr’i biz zaten onaylamamıştık, 30 Ağustos 2003, Hürriyet Gazetesi.

[18] Mustafa Kemal, Nutuk, Ankara 1927, s. 453-454.

[19] “İsmet İnönü’nün Hatıraları”, Ulus Gazetesi, 24 Temmuz 1968.

[20] Mustafa Çufalı, “Lozan Konferansı ve Antlaşması Üzerine Ingiliz Parlamentosunda Yapılan Tartışmalar”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cild 16, Temmuz 2000, sayı 47, s. 564.

[21] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, kaleme alan: Samih Nafiz Tansu, Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, s. 402.

[22] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci “Sevr Antlaşması: Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek mi?”, 25 Ocak 2016, http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=670

[23] Deutsche Tageszeitung, 17 Haziran 1920.

[24] Prof. Sina Akşin, Türkiye’nin Önünde Üç Model, Telos
Yayınları, 1997, s. 42.

[25] Prof. Sina Akşin, İç Savaş ve Sevr’de Ölüm, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2010, s. 220 vd.

[26] Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, Cilt: 1, Yapı Kredi Yayınları, 6. Baskı, İstanbul 2016, s. 9.

[27] Mustafa Armağan, Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın
Tarihimiz, Timaş Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 2016, s. 61.

[28] Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, Berkalp Kitabevi, 1982, s. 328.

[29] Kazım Karabekir, Paşaların Hesaplaşması, Emre Yayınları, İstanbul 1993, s. 35.

[30] Kazım Karabekir, Günlükler, c. 2, s. 761.

[31] Mustafa Armağan, Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz, Timaş Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 2016, s. 179.

 

Misafir Yazarlar: Burak Taşkın ve Furkan Uzel

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?