Rumeli’nin Elden Çıkışı ve Abdülhamid Han Payitaht Yolunda

İslam dünyası, Osmanlılardan önce Roma İmparatorluğunu Bilâd-ı Rum veya Memleketü’l Rum olarak tanıyordu. Selçuklularla birlikte Türk hakimiyetine geçen Anadolu’da Rum ismi vaktiyle Bizans idaresinde bulunmuş olan Anadolu’yu gösteren coğrafi terim olarak kullanılmaya başlandı[1]. 12. yüzyıldan itibaren Anadolu’dan geçen Batılı gezginler Anadolu’ya; Turquemenie veya Turquie, Bizans İmparatorluğu’na tabii yerlere Romanie veya Romania demeye başladılar. Kısa süre sonra bu kavram Balkan Yarımadasının tamamı için kullanılır oldu. Osmanlılar, Bizans’tan fethettikleri Balkan Yarımadası toprakları için ‘’Romania’’dan esinlenerek Rum ili adını kullanmaya başladılar. Rum adı eski anlamını korudu ve coğrafi isim olarak devam etti. [2]

Katip Çelebi, Cihannüma adlı eserinde, İstanbul boğazının kuzey ve batısında bulunan yerlerin “Rum ili” unvanı ile şöhret bulduğunu bildirmektedir[3]. Bu tanım başlangıçtan itibaren coğrafi bölge adı olarak kullanıldığı gibi, idari taksimatta da genişliği gittikçe büyüyen idari bir birimi ifade etmiştir.

Osmanlı Devleti döneminde Rumeli Türkler için çok mühim bir eyalettir. Rumeli Beylerbeyliği, 19 sancaktan oluşuyordu. Sofya merkez olmak üzere bu sancaklar şunlardır. Vidin, Köstendil, Cuma, Filibe, Selanik, Tırhala, Yanya, İşkodra, Avlonya, Elbasan, Dukagin,  Ohri, Delvine, Üsküb, Alacahisar, Prizrin, İştip ve Vulçetrin.

Rumeli ve Rumeli’nin öneminden bahsetmeye çalıştık. Şimdi gelelim asıl konuya. 20. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti için sonucu hazin olan bir çok hadise yaşandı. Bunların başında Sultan II. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesi, I. ve II. Balkan Savaşları ve buna müteakip Osmanlılar için çok mühim olan asırlarca Devlet-i Aliyye’ye ev sahipliği yapan Rumeli’nin elden çıkışıydı. Zaten iki yıl sonra 1. Dünya Savaşı patlak verecek ve maalesef Osmanlı Devleti toprakları taksim edilip işgal edilecektir.

Bildiğimiz gibi 1908, II. Meşrutiyet’in ilanından bir sene sonra 1909’da 31 Mart Ayaklanmasının ardından Sultan II. Abdülhamid Han tahttan indirilecektir. Hal kararı alındıktan sonra Meclis-i Mebusan tarafından bir hal heyeti oluşturulmuştu. Hal heyetinin Sultan Abdülhamid Han’ın huzuruna çıkmalarının ve padişahın Selanik’e götürülmesinin üzerinden üç buçuk yıl geçmişti.

Ecnebilerin dahilden ve hariçten sürekli körüklediği Balkan kazanı gittikçe daha çok kaynıyordu. Arnavutluk’ta ve Havran’da patlak veren isyanlar güçlükle bastırılabilmişti.

 Tarihler 1912 sonbaharını gösterirken Yunan ordusu Selanik kapılarında idi. Rumeli elden gidiyordu… Sadece iki gün daha geç kalınsaydı Abdülhamid Han, Yunan’a esir düşecekti. Bu tehlikenin önüne geçmek için Abdülhamid Han’ı İstanbul’a geri getirmek üzere Selanik’e gelen Ali Fethi Okyar’ın hatıralarına bir göz atalım:

 Gümrük kapısı önünde Selanik Mevki Kumandanı Muhiddin Paşa, Sultan Hamid’in muhafazasına memur Binbaşı Rasim Celâleddin Bey’le vilâyet ileri gelenleri bizi karşıladılar. Rasim Bey hemen yanıma geldi: ‘’Gelmeyeceksiniz diye endişe ediyordum. Sizden başkasının İstanbul’a gitmeye razı edeceğini tahmin etmiyorum. Hoş geldiniz.’’ dedi. Hadiseleri öğrenmekten  çok, garip, izahı güç bir iç sıkıntısından kurtulmak için Rasim Bey’in konuşmasını bekledim. Bu sıkıntı, daha çok utanç hissi idi. Sultan Hamid’in muhafızı olarak, hayat ve emniyeti elime emanet edilmiş, Selanik’e getirmenin üstünden üç buçuk sene geçmişti. Bir fert hayatında şüphesiz ki kıymetli olan bu zaman, devletlerin varlığında belki kısa bir an idi amma, neler olmuştu üç buçuk sene içinde? Çoğundan haberi olmadığını, saklandığını biliyordum. Fakat kendisini İstanbul’a dönüşe razı etmek için elbette bunları açıklayacaktık.

Rasim Bey’den, bizden önce gelen cephe kumandanı Ali Rıza Paşa’nın nasıl reddedildiğinin hikâyesini dinledim. Paşa, beraberinde Selanik, Mevki Kumandanı Muhiddin Paşa, Vali Tahsin, Erkân-ı Harb Faik Beyler, gece geç vakit gelmişler, Sultan Hamid kısa süre sonra kendilerini ikinci kat salonunda kabul etmiş, Ali Rıza Paşa’yı sükûnetle dinlemiş, bir müddet susmuş, sonra paşanın yüzüne hiç bakmadan ayağa kalkmış:

‘’Benim buradan ölüm çıkar… Kararım kat’îdir. Memleket elden gittikten sonra hayatımın ne kıymeti var?’’ demiş ve salonu terk etmiş. Karşılarındakilere tek kelime söz hakkı tanımadan…

Alâtini Köşkü’ne geldiğimiz zaman öğle idi ve arzumuz, Sultan Hamid’i ikna ve hazırlanılmasını temin edebilirsek o gece İstanbul’a hareketti.

Rasim Bey, Nureddin Ağa’yı çağırttı ve gelenlerin isimlerini vererek kabul müsaadesi istedi.

Sultan Hamid, her zamanki gibi giyimli ve resmi kıyafetli idi. Damatları tazimle ellerini öptüler. Hepimiz ayakta idik. Damat Mehmet Şerif Paşa elleri göbeği üzerinde bağlı, gözleri yerde, zat-ı şahanelerinin (yani Beşinci Sultan Mehmed Reşad’ın) selam-ı selamet-encamını bildirdikten sonra, Rumeli’deki harp vaziyetinin icabı olarak, İstanbul’a dönüşünün şart olduğu yolundaki fermanını bildirdi. Saltanat ve hilafet makamı sahibinin buyruğunu ayakta, mutlak sükunetle dinleyen Sultan Hamid, daha sonra, bir eliyle dayandığı koltuğuna oturdu. Gözleri adeta kapalı idi. Salonda nefes sesleri duyulacak kadar sessizlik vardı. Sonra ancak, duyulabilen sesle ismimle bana hitap etti:

‘’Fethi Beyefendi… Vükela mazbatalarını okur musunuz?’’ …

‘’Rumeli’deki askeri vekayinin mahiyeti dolayısıyla…’’ cümlesiyle başlayan ve savaşın kaybedildiğini dolaylı yoldan itiraf eden acı paragrafı bir daha okuttu, bir daha okuttu ve sonra derin ve manalı bir şekilde yüzüme baktı. Kelimelerin üzerine basarak, dokunaklı bir ses tonu ile:

‘’Ya… Demek o mübarek Rumeli elden gidiyor… Gitmiş bile…’’ dedi.

Aynı sessizlik, adeta bir ölüm sükûtu gibi devam ediyordu. Nasıl bir mazi muhasebesi, belki devri ile kendinden sonraki zamanı kıyaslama şuuru ile, anî bir hareketle ayağa kalktı ve bakışlarını, kendisini İstanbul’a götürmekle vazifeli olanların üzerinde dolaştırdı, sesinde zerrece sunilik, yapmacık bir eda yoktu:

‘’Bana bir silâh veriniz, düşmanlarla dövüşerek öleyim…’’ dedi.

Damat Mehmet Şerif Paşa’nın hıçkırıklarını duyduk. Kalp takatsizliği olduğunu orada öğrendim. Bacanağı Arif Hikmet Paşa, koluna girerek dışarı çıkardı. Sultan Hamid, yine ayakta ve daha sakin, eliyle ‘’ruhsat’’ yani mülakatın bittiği işaretini verirken bana döndü ve:

‘’Fethi Beyefendi… Siz kalınız.’’ dedi…

Çok şeyden haberi olmamasına rağmen, İstanbul’a dönmesini gerektiren ağır şartların, telafisi imkansız kayıplarla sonuçlanma yolundaki bir harbin zarureti olduğunu anlamıştı:

‘’Selanik’i tehdit eden sadece Yunan ordusu mudur?’’

İlk günden beri, olup bitenlerin kendisinden saklanmasına, hatta şahsî hürriyetinin sınırlanmasına karşı idim. Zaten artık saklanacak ne vardı? Kısa, fakat içinde olduğumuz şartların meçhul tarafının kalmamasına dikkat ederek üç yılın özetini yaptım. Balkanlı devletlerin hep birden el birliği ile, aynı günde savaşa başladıkları sert hakikatini dinlerken dayanamadı:

‘’Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar beraber olabildiler, aralarındaki derin ihtilafları halledebildiler ve müştereken üzerimize saldırdılar demek… Rum, yani Yunan Kilisesi ile Bulgar Kilisesi arasındaki ihtilaf baki kalsa idi, bu iki millet arasındaki uçurumu hiçbir şahıs ve tedbir doldurtmazdı. Zaten elden gitmiş olan Girit için Yunan’ı ötekilerin kucağına atmanın manası var mıydı? Sizler tecrübesiz ve genç idiniz. Fakat Makam-ı Sadaret’i layık gördüğünüz Said ve Kamil Paşalar senelerdir takip edilen idare-i maslahat siyasetinin zaruret olduğunu bilmiyorlar mıydı? Onların vebali sizinkilerden büyük… Bu kadar gaflet bu kadar kısa zamana nasıl sığdı?..’’

Adeta kendi kendisine konuşuyor gibiydi. Halinde, ‘’benden sonra cihan yıkıla’’ kindar alakasızlığından eser yoktu. Samimi olarak müteessir ve elemli idi.

Bir müddet sustu ve mevzu değiştirdi:

‘’Siz şahsen ne fikirdesiniz Fethi Beyefendi oğlum?’’

‘’Şevket meap… Zat-ı şahanelerinin maazallah düşmana esir olmaktansa, yaşamamayı tercih edeceğinizi bilecek kadar teveccühünüze mazhar oldum. İstanbul’a avdetinizde, aynı zamanda devletin haysiyet ve şerefinin de icabı vardır. Orada da huzur içinde olacağınıza kaniim. Beylerbeyi Sarayında bütün tedbirler alınmıştır.’’

Cevabımdan, oturması için Beylerbeyi Sarayının hazırlandığını anlamıştı.

‘’Hayır, dedi. Ben, Çırağan Sarayı’nda kalmak isterim. Ben orada doğdum ve biraderim (yani Beşinci Sultan Murad) orada yaşadı.’’

Çırağan Sarayının, Mebusan Meclisine tahsil edildiğini ve elektrik kontağından yandığını bilmediğini anladım. Hadiseyi anlattım, çok üzüldü:

‘’Demek o güzel saray da kül oldu…’’ dedi. Derin derin içini çekti, ayağa kalktı:

‘’Seyahatte ve Beylerbeyi Sarayı’na yerleşinceye kadar sizi yakınımda görmek isterim…’’

Bu cümleleriyle, dönüşe razı olduğunu anladım ve hazırlıkların yapılması için müsaadesini alarak huzurundan ayrıldım.

Rasim Bey’in muhafızlık dairesinde beni merakla bekleyen damat ve kumandan paşalarla vali beye, dönüş kararını bildirdiğim zaman hepsi rahat bir nefes almışlardı. Bilhassa Arif Hikmet ve daha sonra yakın dost olduğum, Çavdaroğlu Mehmet Şerif Paşa.

Sultan Hamid’in Selanik’e getirilmesinin üzerinden üç buçuk yılı aşkın zaman geçtiği için halk, sabık padişahın dönüşünden haberdar olacaktı ve bu dönüşün, şehrin elden gidişinin hazin tecellisi olduğu da malumdu. Vali ve kumandan, ayrılışın mümkün olduğunca gizli kalmasında ısrar ediyorlardı. Bir taraftan da İstanbul hemen hemen her saat başında, ne zaman hareket edeceğimizi soruyordu. Muhiddin Paşa bir aralık bana yavaş sesle:

‘’Bab-ı Ali’nin bu kadar telaşı, Yunan Ordusu’nun şehre kısa zamanda girebilme imkanından olmasın?’’ acı sualini sordu. Aynı şey hatırıma gelmiş, açıklamamıştım. İstanbul’dan ayrılırken Nazım Paşa, Makedonya cephesinin her an sukut edebileceğini söylemişti…

Tehlike anlarında halkın hassasiyeti ayaktadır. Nitekim limana giren Alman gemisi Loreley’in istim üzerinde oluşu, tayfaların şehre çıkmasına izin verilmemesi, kolordunun Alatini ile liman arasındaki yolu muhafaza altına aldırması, halka her şeyi ayan-beyan anlatmıştı. Akşam karanlığının çökmesine rağmen yan sokaklar, hatta bu sokaklarda ana caddeye bakan evler meraklı, biraz hüzünlü bakışlarla dolmuştu.

Hareketimiz ancak, ertesi sabahın erken saatlerinde mümkün olabilmişti, fakat Selanikliler erkenden uyanmışlardı ve yollarda idiler. Uğurlamanın duyguları arasında kendilerinin kime emanet edildiği elemli sorusunun da yer aldığına şüphe mi vardı?

Sultan Hamid’in, bu sefer üç buçuk sene içinde daha da kalabalıklaşmış aile ve maiyetinin bulunduğu dokuz arabanın en sonundakinde olması dikkatimi çekti… Kucağında yine, artık beş yaşının içinde olan küçük şehzadesi Mehmed Abid Efendi vardı.’’

Böylece Sultan Abdülhamid Han, 2 Kasım 1912 Cumartesi günü Beylerbeyi Sarayı’nda noktalanacak olan dönüş yolculuğuna başlamış oldu. [4]

Abdülhamîd Han’ı İstanbul’a getiren Alman S.M.S. Loreley gemisi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dipnotlar

[1] Halil İnalcık; “Rumeli” mad. İA.

[2] Halil İnalcık; a.g.m., Akdes Nimet Kurat ve Rauf Ahmet Hotinli; “Bulgaristan” mad. İA.

[3] M. Tayyib Gökbilgin, “Kanuni Sultan Süleyman Devri Başlarında Rumeli Eyaleti, Livaları, Şehir ve Kasabaları”, Belleten, C. XX. Ankara 1956, s. 247-285.

[4] Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam, Tercüman Yayınları, İstanbul 1980

 

Yararlanılan Kaynaklar

Ali Fethi Okyar, Üç Devirde Bir Adam

Fotoğraflarla Türk Demokrasi Tarihi

Yedikıta Târih, İlim ve Kültür Dergisi

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?