Roma: Panteon ve Gladyatörler

Milattan önce 900’lü yıllarda kurulan Antik Roma, efsaneye göre, Romulus ve Remus kardeşler tarafından kurulmuştur. Hüküm sürdüğü çağa göre çok gelişmiş bir medeniyete sahip olan Antik Roma, yaklaşık bin iki yüz sene bulunduğu topraklarda hüküm sürmüştür. Milattan sonra 300’lerden sonra iç karışıklıklar ve bölgedeki çeşitli söz sahibi kavimler yüzünden Doğu ve Batı Roma şeklinde ikiye bölünmüş, Batı Roma çeşitli krallıklara parsellenmiştir. Roma’nın bölünmesi İlk Çağ’ın sonu, Orta Çağ’ın başlangıcıdır. Aynı zamanda Avrupa’nın karanlık çağını da başlatmıştır. Doğu Roma (Bizans) ise Fatih Sultan Mehmed Han’ın Konstantinopolis’i ( İstanbul’u) fethetmesine kadar ayakta kalmış. 1453 yılında haritadan silinmiştir. Ne olursa olsun, M.Ö 900’den M.S 1453’e kadar ayakta kalmayı başaran bir imparatorluk olmasından ötürü takdir etmek gerektiğini düşünüyorum.

İlk zamanlarında Paganist (putperest) olan Roma kendi Roma Mitolojisindeki tanrılara taptı on bir asır boyunca. Hz. İsa’nın doğumundan iki asır sonra, ilk defa Hristiyanlıkla tanışan Roma halkında bu yeni din hızla yayıldı. İmparator Konstantin’e kadar Roma yönetimi Hristiyanlığa ve Hristiyan olanlara çok büyük zulümler yapsa da İmparator Konstantin bu yeni dine inanıp, iman edince Roma Hristiyan bir imparatorluk olmuştur. Yine Roma’nın diniyle devam etmek istiyorum. Anlatacağım mekâna internetten bir bakmanızı tavsiye ederim. Bu mekân günümüzde de ayakta bulunan Panteon Tapınağı. Panteon ilk zamanlarda tüm Roma tanrılarına ithafen yapılmış, dönemin teknolojisini zorlayan muhteşem bir eserdir. Kırk üç metre çapında beton bir kubbeye sahip olan yapının sırf kubbesi bile övgüyü hak eden cinsten. Konumuza geri dönecek olursak, Panteon Tapınağı uzun yıllar boyunca Roma tanrılarına adanmış bir mabet olarak kaldı. Yedinci yüzyıldan sonra bir Katolik kilisesi olan Panteon, yüzyıllardır farklı inançlara hizmet etmiştir. Romalılar için kutsal bir yerdir.

Roma deyince akla gelen ilk şeylerden biri de gladyatörlerdir. İnsanların ilgisini çeken konulardan biri olduğu için bu bölümü en sona saklamak istedim. Roma tarihinde gladyatörlerin çok büyük yeri vardır. Gladyatörler özgür insanlar değildi. Kanunen köle statüsünde bulunan bu insanlar, arenada rakipleriyle ölesiye dövüşüyorlardı. Kimi zaman bu ölüm oyununu gladyatörler birbiriyle, kimi zaman ise vahşi hayvanlara karşı yapıyorlardı.

Konuya girerken, önce dövüşlerin yapıldığı arenadan yani Kolezyum’dan bahsetmek istiyorum. Günümüzde Roma şehrinin en büyük sembollerinden biri olan Kolezyum’un hemen hemen hepiniz resmini görmüşsünüzdür. Görmeyenler için yine fotoğrafına internetten bakmanızı tavsiye edeceğim sizlere. Kolezyum’a antik dönemin en büyük şehirlerinden biri olan Roma’nın ev sahipliği yaptığını ve Roma’nın dönem şartlarında dudak uçuklatan bir nüfusa sahip olduğunu da belirtmek isterim. Bu şehirde yaklaşık bir milyon insan yaşıyordu ve insanların eğelenmesi için yapılan Kolezyum’un dev bir yapıt olması gerekiyordu. Günümüzde yapı ilk zamanlarına göre hasar görmüş ve mermer taşları çalınmış olmasına rağmen sapasağlam ayakta durmaktadır. Yapı içerisinde sadece gladyatör dövüşleri değil, aynı zamanda tiyatro, ünlü savaşların canlandırması, festivaller, şenlikler ve çok daha fazlası yapılıyordu. Tekrardan gelelim gladyatörlere.

Gladyatörlerden az önce biraz bahsetmiştik ama şimdi çok daha fazlasını anlatacağım bilgim ölçüsünde. Gladyatörler ilk zamanlarda savaş esirleri ve suçlular arasından seçilirdi. Dövüşüp dövüşemeyecek olduğuna bakmadan, yeri gelir hasta adamları, yeri gelir yaralıları dövüştürürlerdi. Bu etkinliği her zaman İmparator düzenlerdi. Hem gladyatörlerin ölümlerini izleyerek eğlenir hem de halkı eğlendirirlerdi. Eğlence kaynağı olmasının yanı sıra devlet liderlerinin halkıyla bir araya geldiği yegâne etkinlik bu idi. Bu sebeple halk, arz ve taleplerini de dövüşler sırasında iletirdi. Yenilen gladyatörler ölürken, kazananlar ise çok büyük paralar kazanırdı. Dövüş başlar başlamaz yenilen güçsüz esirlerin yani güçsüz gladyatörlerin cesetlerine hiç saygı gösterilmez, arenadan sürükleyerek çıkarılırdı. Bileğinin hakkıyla kaybedip, ölen gladyatörlere saygı gösterip, onları Roma mitolojisindeki ölüm tanrısının tahtına yatırırlardı. Dövüş sırasında ağır yaralanıp pes etmek isteyen gladyatör, sağ işaret parmağını havaya kaldırırdı. Pes eden gladyatörün yaşayıp yaşamayacağına halk karar verirdi. Halk yaşamasını istiyorsa başparmağı havaya doğru kaldırır, ölmesini istiyorsa yine başparmağını aşağıya doğru tutardı. Gladyatörler ortalama yirmi yedi yaşına kadar dövüşürlerdi, tabii istisnalar vardır. Yirmi yaşında erkenden ölenler olduğu gibi bu işten emekli olanlarda vardır. Hemen nasıl emekli olduklarını da açıklayayım. Yaklaşık yirmi müsabakadan galip ayrılan başarılı bir gladyatörlere, İmparator bir tahta kılıç (rudis) verip onları hem özgür bırakırdı, hem de büyük paralar verirdi. Gladyatörler kazandığı mücadele kadar kıdemli olup kıdem arttıkça da daha az karşılaşmaya çıkarlardı. Bazı gladyatörler defalarca tahta kılıç ile hür kalmasına rağmen arenada kalıp dövüşmeyi tercih etmiştir. Buna örnek olarak, Suriye asıllı bir gladyatör olan Flamma isimli savaşçı örnek verilebilir. Bu gladyatör tam dört kez rudis kazanmasına ve otuz beşe yakın maç kazanmasına rağmen gladyatör olarak kalıp arenada ölmüştür. Bir dönemden sonra sadece esirler değil, şöhret ve para için Romalılar da gladyatör okullarına kaydolmuşlardır. Bir sözleşmeyle kendilerini köle statüsüne getirip gladyatörlük yapıyorlardı… En ünlü gladyatör olan Spartaküs’le ilgili ise, başka bir makale yazmak istiyorum.

Eski Yazarımız: Yunus Aydoğan (yunusaydogan@outlook.com)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?