Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye’de Geçirdiği Esaret Tehlikesi

Yakın tarihin sokaklarında devriye gezmekteyim. Amaç ne mi? Sokaklarda, saklanan bir bilgi vardır umuduyla bilgi dedektifliği yapmak… Devşirimsiz bir konu peşindeyim yani yine. Toparlanmayan veya dağıtılan konu da diyebiliriz, bulma peşindeyim. Yakın tarih sokaklarında, dış güçlerin iftira ve linç sağanağına yakalanabileceğim bir konu buldum sanki. Evet, evet. Sokak lambalarının pek de aydınlatmadığı bir bilgi bulabildim. Bilgiyi bulabildiğime göre, konuyu da söyleyebilirim artık. Konumuz ilk yazının baş aktörü yine. Evet efendim. Yine Mustafa Kemal Paşa var baş aktörde. Kozma Dağı Muharabesi yazısındaki olayla, anlatacağım olay yakın gibi. Yani esaret tehlikesi. Mustafa Kemal Paşa’nın bu kadar esaret tehlikesi geçirdiğini görünce şaşırıyoruz doğal olarak. Ama bir askerin, aynı zamanda komutanın, esaret tehlikesi geçirmesi gayet normal bir şey. Bu konunun bilinmemesi, sanırım göçebeleşmiş duruma geldiğinden kaynaklı. Çok işlenmeyen ama işlenme besinine çok ihtiyaç duyan bir konu olduğunu düşünüyorum. “Böyle yazılar neden yazıyorsun?” diyenler olabilir aranızda. Onların da gönlü olsun, cevabını vereyim. Ya da bir dakika! Hazreti Ali’nin yazdığı bir mektuptan alıntı yapayım. O söylesin, siz anlayın! İşte, Hazreti Ali’nin Hâris-i Hemdânî’ye yazdığı mektuptan bir kesit:

“… Dünyada geçen çağları düşün, geleceklere dair ibret al onlardan. Çünkü geçenle gelen birbirine benzer açık seçik… [1]”
Başka bir sebebi daha var tabii. Daha fazla bilgi edinmeniz… Hazreti Ali diyor ya hani; “Her kap, içine bir şey konuldukça daralır; ancak, bilginin kabı müstesnadır; o, bilgi konuldukça genişler. [2]” diye, ben de ondan hatırlatmaya çalışıyorum size. Her şeyde art niyet aramanın manası yok… Neyse, kalemimin, bilgi ve kaynakları sırtlanmasının vakti geldi. Bilginin incizabı, kalemi de etkiledi sanırsam. Yerinde duramıyor ve dökmeye başlıyor yazacaklarını…

Mustafa Kemal Paşa’nın Halep’te yaşadığı bir olayı anlatacağım size. Doğrusu ben değil, kendisi anlatacak. Nasıl mı? Hatıralarından… Altın bir tepsiyle, gözlerinizin önüne sunacağım yazdıklarını. Tam kendi yazdı demeyelim. Falih Rıfkı Atay ve Siirt Mebusu Mahmud Bey’e yazdırdı diyeyim de isabet olsun. Neyse, konunun özüne dönelim. Mustafa Kemal Paşa’ya Halep’in Şark Cephesi’nden işgal edilmiş olduğuna dair karışık bir malûmat geliyor. Mustafa Kemal Paşa, malumatı alır almaz otomobiline atlıyor ve olay yerine gitmek için yola koyuluyor. Tek başına gitmiyor tabii. Yanında Tahsin Bey ve yaveri olan Cevat Abbas Bey de geliyor. Sonrasında neler mi oluyor? Kendi hatıralarına devrediyoruz burada kalemi. Kendi yazdığı hatıralarından, olacakları okumaya ne dersiniz? Bence enfes olur! O halde, Paşa’nın hatıralarına devrediyorum kalemi:

“Otomobilde Tahsin Bey ile yaverim Cevat Abbas Bey vardı. Şehrin doğu girişinde bir kalabalığın içine girdik. Bunlar askerî kıyafet taşıyan çöl Arapları ve bedevilerdi. Esir olmuştuk. Yanımda kuvvet olarak tek bir nefer yoktu, hücum eden bedeviler otomobilin etrafını sardı ve her tarafına yüklendiler. Saldırıyı görünce, şoföre:
– Dur!… Emrini verdim. Elimde Tahsin Bey’in verdiği kırbaçla ayağa kalkarak onlara anlayabileceği lisanla sordum:
– Reisiniz nerededir? Cevap verdiler:
– Hepimiz reisiz!… Derhal karar vermek lâzımdı. Kırbaçla vurmaya başlayarak:
– Çekilin!… Diye bağırdım. Gayrıihtiyarî çekildiler. Emrettim:
– Çabuk, reisiniz karşıma gelsin!… Reisleri geldi. Ona dedim ki:
– Ben sizin yardım ettiğiniz duruma üstün geldim, herkes mağlûptur. Fakat sizin katılmanızı da mazur görüyorum. Bu akşam yanıma geliniz, sizinle görüşeceklerim var.
– Emredersiniz!
Dedi. Şoföre: ‘Çabuk geriye!’ emrini verdim. Halep’in içindeki karargâhıma döndüm. Biraz sonra Şeyh geldi. Kendini onun anlayabileceği merasimle kabul ettim ve sordum:
– Benden ne istiyorsunuz?
Şimdilik bin altın, silâh ve cephane, dedi. Bin altını o akşam verdim. Silâh ve cephane için vaadettim. [3]”
Mustafa Kemal Paşa, binevi esir düşmüş ama kurtulmayı başarmıştı. Esaretin kilidini çözecek olan para kozunu kullanarak, esaretin soğuk koynundan kurtarmıştı kendini Mustafa Kemal Paşa… Mustafa Kemal Paşa’nın gözünde, bir esaret değeri kazanmamış ama bu olay. Nerden mi anlıyoruz? Mutasarrıf Firuzan’ın çektiği bir telgraf var. Telgrafta şöyle geçiyor:
“Bâb-ı Âlî
Dâhiliye Nezâreti
Şifre Kalemi
Mahreci: Teke
21 Teşrîn-i Evvel sene 1334
C[evâb]. 17 Teşrîn-i Evvel sene 1334. Muhterem Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye’de dûçâr-ı esâret olduğu hakkında şâyi’ haberin sahîh olup olmadığının lütfen iş‘ârını ricâ eylerim.
Fî 19 Teşrîn-i Evvel sene 1334
Mutasarrıf
Firuzan
Sahîh olmadığına ve Haleb’de ordusu başında bulunduğuna dâir cevâb tastîri. Kalem-i Mahsûs’a.
Fî 21 minh. [Teşrîn-i Evvel 1334] [4]”

Gelen cevap ise kısa ve öz:
“Nâzır Fethi Beyefendi’den
Antalya Mutasarrıfı Firuzan Bey’e
C[evâb]. 19 Tesrîn-i Evvel sene 1334. Mustafa Kemal Paşa hakkındaki haber doğru değildir. Müsârun-ileyh Haleb’de ordusu başındadır. [5]”

Yani esaretin büyütülmemesi gerektiğini anlıyoruz burdan. Ama bir esaret yok da diyemeyiz. Şimdi birileri, koltuğundan sinirle fırlayıp, “Atatürk’e dil mi uzatıyorsun cahil?!” diyebilir. Hele ki, bunu konu hakkında bilmeden yorum yapıyorsa daha vahim. Sözüm meclisten dışarı. Ama o kesime de, Hazreti Ali’nin bir şiiriyle cevap vereceğim:
“Kaçın, arkadaş olma bilgisizle sen
Bilgini bilgisizdir ölüme götüren. [6]”

Mustafa Kemal Paşa’nın da küçük bir esaret macerası böyle son bulmuş. Yakın tarihin sokaklarında ölü gibi nefes alan bu bilgiye, bir nebze de olsa can vermeye çalıştım. Bilginin nefes aldığına dair indikatör vazifesi gördüm. Anlaşılan o ki; Bu konu, tarih reyonlarından alaşağı edilmek isteniyor. Ama alaşağı edilmesi, pek de kolay olmayacak gibi görünüyor…

Dipnotlar:
[1] Mektuplar – Hz. Ali, Yason Yayıncılık, 1.Baskı, Ankara 2015, Sayfa 229.
[2] Gureru’l-Hikem, Sayfa 239’den naklen: Seyyid Razi, Nehcü’l Belâğa, Çeviren: Kadri Çelik, Kevser Yayınları, 3.Baskı, İstanbul 2013, Sayfa 524.
[3] Murat Bardakçı, “Halep’in Son Komutanı Mustafa Kemal Sokak Savaşlarını Anlatıyor”, Habertürk Gazetesi, 18 Aralık 2016.
[4] Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk (1916-1922), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara 2003, Sayfa 23.
[5] Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk (1916-1922), T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Ankara 2003, Sayfa 24.
[6] Hz. Ali’nin Şiirleri, Çeviren: İsmet Zeki Eyuboğlu, Pencere Yayınları, İstanbul, Sayfa 17.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?