Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Tezkire yazarlarının ittifakı ile asıl adı Muhammed olup lakabı Celâleddîn’dir. “Mevlânâ” unvanıyla anılması;  Şeyh Sadreddin Konevî’nin, bir gün sohbetleri esnasında Mevlânâ” diye hitap etmesi üzerine başlamıştır. “Mevlânâ” sözcük anlamı itibariyle “efendimiz” demektir. Mevlânâ’nın “Rumi” diye şöhret kazanması da doğum yeri olan Afganistan sınırları içinde olan Belh şehrinden ayrıldıktan sonra uzun süren bir seyahatin ardından, Konya’ya gelip yerleşmesi ve ömrünün büyük bir kısmını burada geçirmesinden ve türbesinin burada olmasından dolayıdır.

İlk dini eğitimini esas olarak etkin bir bilgin ve sufî olan babası Bahaeddin Veled’den almıştır. Bahaeddin Veled’din 1230 yılında Konya’da vefatından sonra müritleri Mevlânâ’nın etrafında toplanmaya başlamış ve Mevlânâ babasından sonra dergâhın bütün sorumluluklarını üstlenmiş bir yıl kadar dergâhta ders ve vaazlar vermiştir. Babasının vefatından sonra içine düştüğü boşluğu babasının öğrencisi Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tırmızî ile doldurmuş onun müridi olmuştur.

Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre Tirmizli Seyyid Burhaneddin ilk olarak  Mevlânâ’yı dini sınavlara tabi tutmuş göstermiş olduğu başarıları üzerine “Bilgide eşin yok, gerçekten seçkin bir ersin. Ne var ki baban hal ehli idi, sen söz (kal) ehlisin. Sözü bırak onun gibi hal sahibi ol. Buna çalış ancak o zaman onun gerçek varisi olursun, ancak o zaman güneş gibi âlemi aydınlatabilirsin.” demiştir. Seyyid Burhaneddin, dokuz yıl Mevlânâ’nın tasavvufi talim ve terbiyesi ile meşgul olmuş ayrıca Halep ve Şam’da tahsil görmesinde önderlik etmiştir.

 

Seyyid Burhaneddin’in vefatından sonra Mevlânâ içine kapanmış çevresinden kopmaya başlamıştır. Yalnız kalmayı tercih ettiği içine dönük olarak yaşadığı bu dönem beş yıl sürmüş 1244 yılında son bulmuştur. Nitekim Şems-i Tebrizî’nin Konya’ya gelip Mevlânâ ile İplikçi Medresesi’nde tanışması Mevlânâ’nın gerek yaşamında gerekse gönül dünyasında bir dönüm noktası oluşturur. (buluşmanın gerçekleştiği yer bazı kaynaklarda Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye geçmektedir.)

Mevlânâ’da gerçek mistik ruh Şems ile aralarındaki derin dostluk sonucu oluşmuştur. Birbirlerine ayna tutmuşlar Hakk’ı anlamaya çalışmışlardır. Ancak onun bütün zamanını Şems’in gönül dostluğuna ayırması halkın tepkisine yol açmış ve Eflâkî’nin belirttiğine göre 16 ay kadar sonra Şems’in Konya’dan ayrılmasına neden olmuştur. Şems’in gidişi Mevlânâ’da derin bir üzüntüye neden olmuş ayrıca onu çekemeyenler de emellerine ulaşamamışlardır. Çünkü Mevlânâ etrafındakilerle yine ilgilenmemiştir. Nereye gittiğini bilmediği gönül dostuna mektuplar göndermiş ve sonunda Şems’in Şam’da olduğunu öğrenmiştir. Mevlânâ’nın ve yakınlarının isteğiyle Sultan Veled Şam’a giderek Şems’e önceki tatsızlıkların yaşanmayacağını anlatıp onu ikna etmiş ve birlikte Konya’ya dönmüşlerdir. Fakat aynı olaylar tekrar yaşanınca üç yıl süren beraberlikten sonra ayrılık kaçınılmaz olmuştur. Kaynaklara göre onun ayrılığı Mevlânâ’nın esas edebi kişiliğini ortaya koyan şiirlerini yazmasına vesile olmuştur.

Mevlana’nın Şems Tebrizi’ye yazmış olduğu mektuplardan ikincisinden bir parça örnek:

 

Ey dünyanın zarifi! Selam senin üzerine olsun. Benim hastalığım ve sağlığım senin elindedir. Kulun derdinin dermanı nedir, söyle. Bu, eğer alırsam senin dudaklarından aldığım öpücüktür. Eğer vücudumla senin hizmetine ulaşmazsam ruhum ve kalbim senin yanındadır. Mademki sözsüz hitap oluşmuyor, o halde dünya niçin “buyur”la doldu?

Ah ah! Gönlüm çilem, aşkım, kederim, acım, gönlüm! Sustukça hoş geçimlim, dile geldikçe parlayan alevim. Kopup saçılan gerdanlığında soylu nedimelerini savrulan incileri yere inen hüzünlerim. Aramadan bulduğum yola koyulmuş göçüm. Bir türlü kavuşamadığım, kavuşmaya doyamadığım. Dışında olamadığım, içinden çıkamadığım. Gecelerin hâkimi, gözyaşlarımın pınarı efendim. Tozunu yıkamaya erişemediğim, pasını silemediğim. Karanlığım, Güneş’im. Gönlüm, aziz dostum! Nerelerdesin, ya dön artık yurduna, ya da iki satır yaz bize. Kim gücendirdi senin o nâzende yüreğini, hangi kem söz, hangi sinsi nazar seni benden kopardı ey Şems. Varım yoğum sensin. Sen de yoksan, ben bir hiçim bilmez misin? Kavline mestan olan Mevlâna’ya ayrılığı hediye etme, etme Şems.

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme!
Başka bir yar, başka bir dosta meylediyorsun, etme!

Sen yâdeller dünyasında ne arıyorsun yabancı,
Hangi hasta gönüllüyü kastediyorsun, etme!

Çalma bizi bizden, gitme o ellere doğru,
Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun, etme!

Ey ay, felek harab olmuş, alt üst olmuş senin için,
Bizi öyle harab, öyle alt üst ediyorsun, etme!

Ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi,
Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun, etme!

Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan,
Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme!

Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan,
Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun, etme!

Âşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer,
Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme!

Ey cennetin, cehennemin elinde olduğu kişi,
Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme!

 

Kaynakça

Şentürk, Ahmet Atilla, Ahmet Kartal, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Dergah Yayınları

Mengi Mine, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları

 

 

Yorumlar (1 Yorum)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?