Lozan: Zafer mi Hezimet mi?

Lozan Anlaşması

Yakın tarihimiz ciddi bir şekilde ele alınması gereken ve dönemin şartları göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gereken önemli bir tarih alanıdır. Ancak Türk insanı yakın tarihini bilmemekte ve objektif değerlendirme yerine ideolojik fikirlerini ön plana çıkararak kendisinde ya eleştiri ya da direkt savunma yapma zorunluluğu hisseder. Lozan konusu da yakın tarihimizin en çok tartışılan konusudur. Görebildiğim kadarıyla Lozan konusunda uzlaştığımız pek bir ortak nokta yok ülke olarak.

Her şeyden önce sevelim ya da sevmeyelim, Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu olduğunu ve siyasi bağımsızlığımızın simgesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Almanların Versay’da, Macarların Trianon’da çektiği acıyı Sevr’de bize çektirmek isteyen emperyalist güçlere anti emperyal bir cevaptır Lozan. Lozan’ı niçin savunmalıyız?

 

Sevr Anlaşmasına göre Anadolu

Lozan Barış Antlaşması halen yürürlükte olan nadir ve -öyle sanıyorum- en uzun süredir devam eden barış antlaşması niteliğinde. Ancak yıllardır Lozan’ın süresi ve gizli maddeleri gibi kuyruklu yalanlarla atılan iftiralar Lozan’ın ciddi ciddi biteceğine inanan bir kitle doğurdu. Önce süre konusuna gelelim. Bir barış antlaşmasının süresi var ise söz konusu o antlaşmanın son maddelerinde ya da genellikle son maddesinde buna rastlamamız gerekir. Bu diplomatik bir kural gibidir adeta. Lozan’ın 143 maddeden oluştuğu bilindiğine göre ve son maddeleri dahil hiçbir maddesinde süre ibaresine rastlanmadığına göre bu yalanı burada çürütmüş oluyoruz. Lozan’ın geçerliliği tamamen Türkiye ve ilgili devletlerin tutumuna bağlıdır. Türkiye bugün Halep’i topraklarına kattığını duyursa Lozan zaten fiilen sona ermiş olur.

 

Lozan Anlaşmasına göre Türkiye sınırları

 Ancak Lozan Barış Antlaşması süresi olmasa bile zaman zaman dönemin genel konjonktürüne uygun olarak bazı maddelerinde değişikliğe gidilebilmektedir. 1936’da Lozan’ın Boğazlar ile hükmünü geçersiz kılan Montrö Boğazlar Sözleşmesi buna örnek bir durum olarak gösterilebilir. Türkiye bugün 12 Ada konusunda Yunanistan’la bir anlaşma yapsa Lozan’ın adalarla ilgili hükmü de geçersiz hale gelmiş olacaktır. Bu durumu Hitler’in Versay’ın üç aşamada ilga etme planına benzetebiliriz. Burada önemli olan mevcut şartları iyi değerlendirmektir. 1936’da bu başarılı bir şekilde yapılmıştır.

Gelelim Lozan’ın gizli maddelerine. Lozan’ın kuyruklu yalanlarına göre 2023’te Lozan bittiğinde gizli maddeler de açıklanacaktır. Hatta bor madeni çıkaramayışımızın (koca bir yalan) sebebi de bu gizli maddelerdir. Lozan hakkında tüm tutanaklar devletin elinde mevcuttur. Gizli maddelerinin olması mümkün değildir çünkü Seha Meray’ın sekiz ciltik Lozan serisinde konferansta konuşulan her şey dakika dakika not edilmiştir. Acaba gizli maddeleri Seha Meray hiç mi merak etmemiştir? Neyse, biz yine de 2023’ü bekleyelim ve görelim. Bir umut Türkiye Yunanistan’ı, Kuzey Irak’ı, Suriye’yi vs. ilhak eder de rahatlarız.

 

Türkiye’deki Bor yatakları

Meşhur bor yalanına gelmek istiyorum. Özellikle uzay teknolojisinde çok önemli bir yere sahip olan bor madeni dünyada en fazla ülkemizde bulunmaktadır. 2014 verilerine baktığımızda dünya rezervlerinin %72’sinin bize olduğunu görmekteyiz. Yani 4/3’ü bizde olan çok önemli bir maden. Peki üretim oranları nasıl? Yine aynı yılın verilerine bakarak dünya üretiminin %47’sini Türkiye’nin gerçekleştiğini görürüz. Böylelikle bu komik yalanı da çürütmüş oluyoruz. Merak edenler boren.gov.tr’ye bakabilirler. Bu arada çıkarılan madeni işleyip işlememe konusuna da deyinmek lazım. Madeni işlemek ülkenin teknolojik kapasitesiyle doğru orantılıdır. Türkiye’nin madeni işlenmeden sattığını düşünüyorum. Ancak bu para kazanmadığı anlamına gelmez.

Türkiye Lozan’da ne kazandı?

 TBMM Hükümeti Lozan görüşmelerine katıldığında henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti. Ancak yeni kurulacak ülkenin yönetim şekli aslında yıllardır Mustafa Kemal’in kafasındaydı. Şimdilik yapılması gereken savaşlardan zaferle ayrılmış bir ülkeye şartları lehte olan iyi bir barış antlaşması imzalayarak siyasi bağımsızlığını hediye etmekti. Lozan görüşmelerine kimin gideceği konusu da pek net değildi. Ancak İsmet Paşa’nın gitmesine karar verildiğinde herkes şaşkındı. Bir asker Lozan’da neler yapabilirdi?

İsmet Paşa ve heyeti Lozan’a geldiğinde her görüşme sonrası Ankara’ya bilgi vermekle yükümlüydü. Aslında tüm kararları Mustafa Kemal veriyordu bu şekilde. Lozan’da Türk heyeti pek de sıcak karşılanmadı. Lozan’a zaferle gelen bir milletin temsil heyeti değil de mağlup bir milletin temsilcileri gibi karşılanmışlardı. İsmet Paşa duruma ilk dakikadan itibaren müdahale edecek ve eşit şartlarda müzakere edeceklerini her fırsatta dile getirecekti.

 Lozan’da Türk heyetine kapitülasyonlar, azınlıklar, yabancı okullar ve boğazlar en hayati konuları oluşturuyordu. Asla taviz verilemezdi. Görüşmelerin iki farklı uzun bir zaman dilimine yayılmasınd İsmet Paşa’nın inadı ve karşı tarafın baskıcı tutumları etkili oldu. Birleşik Krallık’ı temsilen Lozan’da Lord Curzon bulunuyordu. Tam bir siyasi deha olarak biliniyordu ülkesinde. Tuttuğunu koparırdı. Türklere de haddini bildirecekti.

Türkiye’de ise ordu Trakya’ya her an müdahalede bulunmaya ve İngilizlerle çarpışmaya hazırdı. İngilizlerin bu haberi alacaklarını iyi bildiklerinden aslında savaşmaya zerre gücü olmayan bir orduyla bile İngilizleri telaşlandırmayı başarmışlardı. Lozan görüşmelerinde İngilizlerin Türkiye’ye giden tüm telgrafları okumaları da onlar için bir avantajdı her zamanki gibi. Türk heyeti ise bu hattın ele geçirilmesiyle çok zorlanacaktı.

Lozan’da kapitülasyonların uzun süren görüşmeler esnasında kaldırılması ekonomik bağımsızlığın ilk işareti demekti. 500 yıllık gelenek sona ermişti. Türkiye artık ekonomik bağımsızlığını tam anlamıyla sağlamak için en büyük adımı atmıştı. Görüşmeler esnasında İzmir İktisat Kongresi’nin toplanmasının da sebebi buydu. Mustafa Kemal de Türkiye’de boş durmuyor Lozan’a ince mesajlar gönderiyordu. Aynı mesajı azınlıklar konusunda da gönderecekti ama bu sefer hiç olmadığı kadar sert olacak ve Adana’da ”Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur.” diyecekti. Lozan görüşmeleri gergin bir havada seyrederken azınlıklar sorunu da lehimize çözülecekti. Artık Türkiye’de bir Rum devleti ya da Ermeni devleti kurulması imkansız hale getirilmişti. Hatta Rumların mübadelesi ile de Rum sorunu daha da azalmıştır.

Lozan’da Türkiye’nin başını ağrıtan konulardan biri de Osmanlı’dan kalan borçlar olmuştur. Türk heyeti borçların hepsini üstlenmek yerine akıllıca davranarak Osmanlı’nın bakiyesinde kurulan devletlere de dağıtılması gerektiğini savunarak borç yükünü hafifletmek istemiştir. Karşı tarafın da bu isteği kabul etmesiyle Türkiye’nin 84 milyon lira borç ödemesi kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin akıllı politikasıyla üzerinden attığı borç ise 30 milyon liranın üzerindedir. Borçların da taksitlenerek Fransız Frangı ile ödemesine karar verilmiştir.

Türkiye Lozan’da Osmanlı’ya iki yüz yıl boyunca sıkıntı çıkaran patrikhane sorununu da çözüme kavuşturmuştur. Patrikanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul’da kalmasına izin verilmesi iç işlere müdahalenin de önünü kesmiş ve ayrıca İstanbul’un dini önemini korumasına sahip çıkılmıştır. Yabancı okullar sorunu da Türkiye lehine çözülen bir başka önemli sorundur. Eğitim sistemimizin millileştirilmesi kapsamında çok önemli bir yer tutan yabancı okulların da Türkiye’ye bağlanması ve Eğitim bakanlığının koyduğu kurallar doğrultusunda hareket edecek olması eğitimimize olan müdahalenin de önünü bıçak gibi kesmiştir.

 Türkiye adalar konusunda Lozan’da iddia edildiği gibi hüsrana uğramamıştır çünkü zaten fiilen elinde olmayan adaları isteyerek boşa kürek çekmiştir. Önce 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması ile başlayalım. Bu antlaşma ile İtalyanlara 12 Adalar dediğimiz Rodos ve çevresindeki adaları vermiştik. Ardından çıkan Balkan Savaşları’nda Yunanistan donanması olmayan Osmanlı’nın adalarını Averof zırhlısıyla işgal edecek ve asker çıkaracaktı. Savaş sonuçlandığında adalar fiilen Yunanistan egemenliğinde kalmıştı fakat Osmanlı itiraz edecek ama bir sonuç alamayacaktı. Birinci Dünya Savaşı başladığında ise Türkiye’nin elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis kalmıştı. Savaş yıllarında da durum değişmedi. Savaş sonucunda Osmanlı’ya imzalatılan Sevr’de adaların fiili durumu resmiyet kazanıyordu. Ancak Sevr geçersiz olduğu için konu Lozan’da karara bağlanacaktı. Türk heyetine Lozan öncesi verilen 14 talimattan dördüncüsü adalar ile ilgiliydi. Adalar konusu 25 Kasım’da görüşülmeye başlandı ve İsmet Paşa aldığı talimat doğrultusunda Gökçeada, Bozcaada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikerya (Ahikerya)’yı istedi. Adalarda yoğun Rum nüfusunun yaşadığını söyleyen Venizelos’a, İsmet Paşa “Bu kadar önemli bir konuda etnik özellikler, en yüksek öneme sahip coğrafi ve siyasal düşüncelerin önüne geçemez.” yanıtını verecekti. Türk heyeti daha sonra teklifini özerkliğe çevirdi ancak bunda da başarıya ulaşamadı. Fiili durum netleşiyordu. Bu arada Meis için çıkan kavgalara rağmen o ada da elden çıkmıştı. Aslında resmiyette kaybettiğimiz tek ada Meis’ti Lozan’da. Diğer adaların fiili durumunu resmiyete dökmüş olduk sadece. 12 Adalar zaten İtalya’nındı. O konuda zaten bir sonuç alınamadı.

Adalar konusunda görülmeyen ya da göz ardı edilen bir başarı da var aslında. O da çok istediğimiz bu adaların silahsızlandırılması konusu. Belki o adalar burnumuzun dibinde ancak antlaşma hükümlerince silahlandırılamıyor. En azından askeri bir tehdit yok. Hoş zaten Yunanistan’ın öyle bir hali de kalmadı…

 Bu fiili durumu resmiyete dökme konusuna da değinmek lazım. Fiili durumu resmiyete dökmek kısaca senin olmayan (elinden çıkmış) bir şeyi hukuki belge ile karşı tarafa ait olduğunu bildirdiğin duruma deniyor. Mesela Lozan maddeleri incelendiğinde Mısır’ın bile fiili durumunu Lozan’da tescil ettirdiğimiz görülmektedir. Aslında Mısır’ın kaybı on yıllar öncedir fakat hiçbir hukuki antlaşma ile resmiyete kavuşturulmamıştır. Hatta bir ara tarihçi mi yoksa ideolojik bir militan mı olduğu konusunda şüpheye düştüğüm Mustafa Armağan Lozan’da Mısır’da kaybettiğimizi söyleyecek kadar gülünç talk show tadında sözlere de imza atmıştır. Yani biri kalkıp da adaları, Mısır’ı, Ortadoğu’yu Lozan’da verdik derse cevabımız net olmalı. Lozan’da kaybettiğimiz tek ada vardır, o da Meis’tir. Diğer adaların fiili durumunu resmiyete kavuşturduk sadece. Ben ancak Mustafa Armağan olsaydım Lozan’da Ege adalarını, Mısır’ı, Suriye’yi, Filistin’i, Irak’ı kaybettik diyebilirdim. Çok şükür o kadar kafayı bulmadım!

Lozan’da Neler Kaybettik?

 Türkiye adalar konusunda Lozan’da iddia edildiği gibi hüsrana uğramamıştır çünkü zaten fiilen elinde olmayan adaları isteyerek boşa kürek çekmiştir. Önce 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması ile başlayalım. Bu antlaşma ile İtalyanlara 12 Adalar dediğimiz Rodos ve çevresindeki adaları vermiştik. Ardından çıkan Balkan Savaşları’nda Yunanistan donanması olmayan Osmanlı’nın adalarını Averof zırhlısıyla işgal edecek ve asker çıkaracaktı. Savaş sonuçlandığında adalar fiilen Yunanistan egemenliğinde kalmıştı fakat Osmanlı itiraz edecek ama bir sonuç alamayacaktı. Birinci Dünya Savaşı başladığında ise Türkiye’nin elinde sadece Gökçeada, Bozcaada ve Meis kalmıştı. Savaş yıllarında da durum değişmedi. Savaş sonucunda Osmanlı’ya imzalatılan Sevr’de adaların fiili durumu resmiyet kazanıyordu. Ancak Sevr geçersiz olduğu için konu Lozan’da karara bağlanacaktı. Türk heyetine Lozan öncesi verilen 14 talimattan dördüncüsü adalar ile ilgiliydi. Adalar konusu 25 Kasım’da görüşülmeye başlandı ve İsmet Paşa aldığı talimat doğrultusunda Gökçeada, Bozcaada, Semadirek, Limni, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikerya (Ahikerya)’yı istedi. Adalarda yoğun Rum nüfusunun yaşadığını söyleyen Venizelos’a “Bu kadar önemli bir konuda etnik özellikler, en yüksek öneme sahip coğrafi ve siyasal düşüncelerin önüne geçemez.” diyecekti İsmet Paşa. Türk heyeti daha sonra teklifini özerkliğe çevirdi ancak bunda da başarıya ulaşamadı. Fiili durum netleşiyordu. Bu arada Meis için çıkan kavgalara rağmen o ada da elden çıkmıştı. Aslında resmiyette kaybettiğimiz tek ada Meis’ti Lozan’da. Diğer adaların fiili durumunu resmiyete dökmüş olduk sadece. 12 Adalar zaten İtalya’nındı. O konuda bir sonuç zaten alınamadı.

Adalar konusunda görülmeyen ya da göz ardı edilen bir başarı da var aslında. O da çok istediğimiz bu adaların silahsızlandırılması konusu. Belki o adalar burnumuzun dibinde ancak antlaşma hükümlerince silahlandırılamıyor. En azından askeri bir tehdit yok. Hoş zaten Yunanistan’ın öyle bir hali de kalmadı…

Bu fiili durumu resmiyete dökme konusuna da değinmek lazım. Fiili durumu resmiyete dökmek kısaca senin olmayan (elinden çıkmış) bir şeyi hukuki belge ile karşı tarafa ait olduğunu bildirdiğin duruma deniyor. Mesela Lozan maddeleri incelendiğinde Mısır’ın bile fiili durumunu Lozan’da tescil ettirdiğimiz görülmektedir. Aslında Mısır’ın kaybı on yıllar öncedir fakat hiçbir hukuki antlaşma ile resmiyete kavuşturulmamıştır. Hatta bir ara tarihçi mi yoksa ideolojik bir militan mı olduğu konusunda şüpheye düştüğüm Mustafa Armağan Lozan’da Mısır’da kaybettiğimizi söyleyecek kadar gülünç talk show tadında sözlere de imza atmıştır. Yani biri kalkıp da adaları, Mısır’ı, Ortadoğu’yu Lozan’da verdik derse cevabımız net olmalı. Lozan’da kaybettiğimiz tek ada vardır, o da Meis’tir. Diğer adaların fiili durumunu resmiyete kavuşturduk sadece. Ben ancak Mustafa Armağan olsaydım Lozan’da Ege adalarını, Mısır’ı, Suriye’yi, Filistin’i, Irak’ı kaybettik diyebilirdim. Çok şükür o kadar kafayı bulmadım!

İsmet Paşa Lozan’a gönderildiğinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kendisine iki konuda asla taviz vermemesi gerektiği, Ankara’ya danışmadan bu iki meselede istediği zaman masadan kalkabileceği söylenmiştir. Bu iki konu da ekonomik bağımsızlığımızın simgesi sayılan kapitülasyonlar ve azınlıklar (özellikle Ermeni Sorunu) konusuydu. Bunun dışındaki her konuda taviz verilebilirdi.

 Lozan’da, bana kalırsa en büyük kayıp Boğazlar konusunda verilmiştir. Çanakkale’de emperyalist güçleri geçirmeyen Türkler, Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondoros’la İstanbul’un fiili işgaline izin vermek zorunda kalmıştır. Boğazlar’ın Lozan’da da hayati konulardan biri olduğu kesindir. İtilaf devletlerinin vermemek için en çok direnç gösterdiği konulardan da biridir. Lozan’da Boğazlar konusunda Sevr’in bir tık daha iyisi elde edilmiştir. Sevr’de uluslararası komisyona verilen ve Türkiye’nin yönetmede yetkisi oldukça sınırlı olan Boğazlar, Lozan’da başkanı Türk olan bir uluslararası komisyona verilmiş ve askerden arındırılmıştı. Lozan’daki bu en büyük kayıp 1936’da dönemin şartları iyi değerlendirilerek lehimize çözülecek ve Lozan’ın Boğazlar konusundaki hükmü sona erecektir. O yüzden bu konuyu da uzun uzadıya tartışmaya gerek görmüyorum.

Lozan’da kaybedilen -daha doğrusu sonraya ertelen- Musul ise konferansta İngilizlerin en büyük direnci gösterdiği konu olmuştur. Türk heyeti temel konuları halletmeden Musul’a geçmeyi gereksiz gördüğü için Musul konferans sonrasına bırakılmaya çalışılmıştır. Aslında bir nevi kayıp ertelenmiştir. O günlerde mecliste Musul tepkileri de büyümüş, savaşmamız gerektiği tartışılır olmuştu. Ancak Musul’da İngilizlere ait hava üssü olduğu için bu oldukça riskli bir seçenek olarak değerlendirilmiştir. Musul o kadar önemlidir ki dünya tarihinin ilk hava bombardımanı bu şehri elde etmek için İngilizler tarafından yapılmıştır.

Misak-ı Milli sınırları ve günümüz Türkiye sınırları

Batum konusu Lozan’da tartışmaya açılmamıştır çünkü hatırlanacağı üzere Batum Lozan’ın imzalanmasından neredeyse iki yıl önce Moskova Antlaşması ile Sovyet Rusya’ya verilmişti. Karşılığında da 40 bin piyade tüfeği ve beş milyon ruble alınmıştır. O dönemin şartları değerlendirildiğinde bu doğru bir adımdır. Ordularını bir an önce batıya kaydırmak isteyen hükümetin self determinasyon hakkı olarak göremeyeceğ bir şehirdir. 1926 sayımında Batum’un Türk nüfusu %10-15 arasındadır. Bu arada Moskova’da Batum kaybedildiğinde Kars ve Ardahan’ı da aldığımız unutulmamalıdır.

Lozan’da almak için pek fazla çaba göstermediğimiz iki toprak parçası daha vardır: Batı Trakya ve Halep. Türk heyeti sınırları Ankara Antlaşması ile çizilen Suriye sınırında Halep’i topraklarına dahil etmediğinden Lozan’da bu konuda bir talep yükselmemiştir. Belki de Fransa ile daha fazla sürtüşmek istenmemiş ya da Antakya daha mühim görülmüş olabilir. Keza Antakya sorunu da Lozan’da çözülememiş yine 1939’da dönemin şartları iyi değerlendirilerek çözüme kavuşturulabilmiştir.

Lozan’da Türk heyeti Batı Trakya konusunda istekli davranmamıştır. Bence Boğazlar konusu dışında en büyük kaybımız Batı Trakya’dır. Burada büyük bir Türk nüfusun yaşadığı belli olmasına karşın Lozan’da Batı Trakya Bulgaristan’a verilmek için uğraşılmıştır. Nöyyi ile Batı Trakya’yı kaybeden Bulgaristan’a Ege’de çıkış sağlamakla Türk heyetinin neyi amaçladığını açıkçası çözemedim. Ancak Trakya’yı Yunan askerinden arındırmak için Batı Trakya’yı müzakerelerde gözden çıkarmış olma ihtimalleri bana daha kuvvetli geliyor. Bir şehir efsanesine dönüşen savaş tazminatı konusunda, Dedeağaç şehri yerine Karaağaç köyünün istenmesi ne kadar doğru bilemiyorum. İsmet Paşa’nın işitme sorunundan dolayı Dedeağaç yerine Karaağaç’ı aldığımız söylenir ama pek de ihtimal vermiyorum buna. Yine de Batı Trakya için fazla mücadele edilmemesi üzücü bir durum.

 Fazla değinilmez ancak Lozan’da Kıbrıs’ın İngilizler tarafından ilhak edilişini tanıdığımız gerçeği var. Burada hukuki tescilden ziyade ilhakı tanıma var ki işte bu toprak kaybı sayılabilir. Yani Lozan yalancılarının Mısır yerine Kıbrıs’ı Lozan’da kaybettik demesi daha doğrudur. ”Kıbrıs’ı II. Abdülhamid döneminde kaybettik” diyenler de var. Bu da doğru değil. O dönemde kiralanma söz konusu. Kıbrıs’ın işgali Birinci Dünya Savaşı’nda oluyor. Lozan’da 20. ve 21. maddede ise bu ilhak ediliş tanınıyor. Böylece hala çözülemeyen Kıbrıs Sorunu da yeni bir boyut kazanıyor. Adadaki etnik nüfus dengesizliği de Lozan sonrası bağlıyor ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında tavan yapıyor.

Sonuç olarak Lozan konusunda şunu söylemek istiyorum: İlber Ortaylı’nın çok güzel bir sözü var: ”Lozan bir uzlaşmadır.” Bu söze katılmanın yanı sıra Lozan’ı devletimizin bir tapusu, varlık sonucu olarak görmemiz gerektiğini de düşünüyorum. Biz Lozan’da tüm sıkıntılara rağmen onurlu bir barış imzaladık. Lozan’ı tartışmaya açmak emperyalist devletleri hareketlendireceği gibi Sevr benzeri yeni bir projeyi bugün bile yürürlüğe koymak isteyen düşmanlarımızı fazlasıyla sevindirecektir. Lozan’da siyasi ve ekonomik bağımsızlığımızı elde ederek kendimize yeni bir yol çizdik. Hele hele bugünlerde Lozan’ı tartışmak Cumhuriyet tarihinin geçirdiğimiz bu en zor döneminde geçmişimize sırtımızı çevirmek olur.

Lozan’a, onu imzalayanlara ve Türk devletini onuruyla, gururuyla bağımsız kılmaya çalışanlara saygıyla…

 

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?