Kara Kıtanın Emperyalizmle Sınavı

Afrika deyince akla, ”kara kıta” ve ”Tanrı’nın unuttuğu yer” tanımlamaları gelir. Tarih boyunca Afrika için o kadar olumsuz bir algı yaratılmış ki, bugün bile Afrika’ya acıyarak bakılır ve yardım eli uzatılır. Emperyalizmin hiç şüphesiz en büyük acıları da bu kara kıtada yatmaktadır.

Afrika aslında, dayatılan algının aksine Tanrı’nın unuttuğu bir yer değildir. Dünyanın en büyük maden cevherlerine sahip kıtada, petrolden fosfata, elmastan doğal gaza türlü çeşit madenin bolluğu kıtanın aslında ”kaynak laneti” içinde bulunduğunun bir göstergesidir. Kaynaklar o kadar boldur ki yüzyıllardır sömürülmesine rağmen hala bitmemiştir. Verimli tarım alanları, yağmur ormanları, dünyanın en büyük nehri Nil’in varlığı bile Afrika’nın aslında bir cennet olduğunun göstergesidir. Ne var ki emperyalizm bunu farkettiğinde bir daha asla durmamak üzere yola çıkacaktır.

Afrika’nın emperyalizmle tanışmasını aslında 15. yüzyıla kadar götürmemiz mümkündür. Türklerin İpek ve Baharat Yolu’nun kontrolünü kontrolünü ele geçirmeleri Avrupalıları başka seçenekler aramaya itmiştir. Ana hedefin Hindistan olduğu birçok deneme yapılmış ve Bartelmi Dias ile Vasco De Gama’nın 1488’de Ümit Burnu’nu keşfiyle uzun bir alternatif deniz yolu keşfedilmiştir. 16. yüzyılın ilk yarısında Dünya’nın dolaşılması da tamamlandığın Afrika tüm çıplaklığıyla Avrupalıları kendine çekmeye başlamıştır.

16. yüzyıla bakıldığında Afrika’da kuzey bölgesi hariç tüm topraklar sömürülmeye müsait kabilelerin kontrolündeki topraklardı. 16. yüzyılda kıtaya ilk ayak basan İspanyollardı. Zanzibar, Mozambik ve Angola başta olmak üzere küçük kıyı bölgelerine yerleşen İspanyolları Portekizliler takip etti. Portekiz’in İspanya’dan ayrılmasıyla Afrika’daki sömürgeleri de kontrol altına almıştı. Hollandalılar da bölgeye yerleşmeye başlamış İspanyolların kontrolü zayıflamıştı.

 18. yüzyıla gelindiğinde ortada henüz İngilizler ve Fransızlar yoktu. Avrupa’da başlayan İspanyol Veraset Savaşları zaten iki devleti de yeterince meşgul ediyordu. Yüzyılın sonunda ise bölgeye artık İngilizler ve Fransızlar da gelecek özellikle Batı Afrika’da sömürgeleşme başlayacaktı. 19. yüzyılın ilk yıllarında Güney Afrika’nın kontrolünün Hollanda’dan İngiltere’ye geçmesi büyük emellerin bir parçasıydı. 19. yüzyıl aynı zamanda Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarını da parçalama yüzyılı olacak, hatta Afrika bölüşülecekti.

Sanıldığının aksine emperyalistlerin 19. yüzyıla kadar Afrika’da çok bir faaliyetleri olmamıştı. Portekizliler ve Hollandalılar dışında kıtayı sömüren başka bir güç bulunmuyordu. Bazı Alman prensliklerinin de Afrika’nın limanlarında imtiyaz elde etmesi dışında çok önemli bir faaliyet yaşanmamıştı. Ancak 19. yüzyıl kara kıtanın kaderini belirleyecekti. Sanayi Devrimlerinin tamamlanması ham madde ve pazar ihtiyacını artırmış, 1830 ve 1848 Devrimleriyle liberalizm Avrupa’da hareketlilik kazanmıştı. Ayrıca gelişen silah ve ulaşım teknolojisi de artık Afrika’nın sömürgeleştirilmesini kolaylaştırıyordu. Almanya ve İtalya’nın siyasi birliğini tamamlaması da dengeleri değiştirmişti.

Berlin Kongresini temsil eden bir karikatür. “Beyler, daha fazla hindi (Turkey) kalmadı!”

Her şey Portekiz’in talebiyle sorunların diplomatik yolla çözülmesi için 15 Kasım 1884 – 26 Şubat 1885 tarihleri arasında Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck başkanlığında toplanan Berlin Batı Afrika Konferansı ile başlıyordu. Konferansta ana gündem hep Kongo Havzası olmuştu. Belçika Kralı II. Leopold kontrolün kendilerine verilmesini isterken, Portekiz’in itirazlarıyla karşılaşıyordu. Bu sorunda Fransa Belçika’nın, İngiltere ise Portekiz’in yanında duracaktı. Sömürge almaya karşı olan Bismarck ise ülkesini de devreye sokmak durumunda kalacaktı.

 Konferansta Kongo Havzası’nın durumu ve serbest ticaretin tesisi, köle ticaretinin sonlandırılması ve gelecekte olası toprak kazanımlarının çerçevesini şimdiden belirlemekti. 7 bölüm ve 38 madden oluşan genel senet imzalandığında ise hedeflenenler gerçekleşmişti. Köle ticareti yasaklanmış, serbest bölge haline getirilen Kongo, Belçika’nın kontrolüne verilmiş ve serbest ticaret de sağlanmıştı. Genel senedin 35. maddesine dayanarak oluşturulan ”etkili kontrol” ise zamanda ”fiili işgal” ilkesine dönüşecekti. 19. yüzyılda Osmanlı’nın Afrika toprakları ise bir bir işgale uğrayacak Cezayir ve Tunus Fransa kontrolüne, Mısır ise İngiltere’nin kontrolüne girecekti. Bu arada söz konusu konferansa Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu 14 devletin katıldığını da söylemek gerek.

20. yüzyıla gelindiğinde ise İtalyanlar da Libya ve Somali bölgelerini alarak etkinliğini artıracaktı. Kara kıtanın kaderi 1. ve 2. Dünya Savaşında da değişmedi. Sömürülmeyen hiçbir toprak kalmamış ve sınırlar adeta cetvelle çizilmişti. Afrika’daki bağımsızlık hareketleri ancak 20. yüzyılın ikinci yarasında ve oldukça kanlı gerçekleşecekti. Özellikle Fransa’nın sert tutumu bağımsızlık ilanlarını geciktirecek, ülkelerde istikrarı bozacaktı. Bugün bile İngiltere ve Fransa’nın kontrolü altında bulunan çoğu Afrika devleti ekonomilerini bağladıkları bu ülkelere yeri geldiğinde askeri güvenliğini de emanet etmektedir.

 Mısır medeniyetinin, Kartaca’nın, Roma’nın, Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Osmanlı’nın yıllarca iz bıraktığı Afrika çok kısa bir sürede tamamen emperyalizm kontrolüne girmiş ve kan ağlamıştır. Almanya’nın Namibya’da, Fransa’nın Cezayir ve Ruanda’da, İngilizlerin Güney Afrika’da yaptığı soykırımlar hala hesabı sorulamamış birer kara sayfadır. Afrika’nın bugün hala sorunlar yaşamasının tek sebebi emperyalizmdir. Cetvelle çizilen sınırlar bugün yerini sınır çatışmalarına, iç savaşlara ve anlaşmazlıklara bırakmış, ABD ve Çin de kıtada kontrolünü artırmıştır. Afrika’nın geleceği Afrikalıların değil emperyalistlerin eline bırakılmıştır. Mısır gibi bir medeniyeti bağrından çıkaran Afrika için ”neden bir daha aynısını başaramasın” demek geliyor içinden…

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?