İkinci Dünya Savaşı’nda ve Öncesinde Türkiye’nin Askeri Durumu

1923’te kurulan Cumhuriyet, siyasi bağımsızlığını ekonomik bağımsızlıkla da taçlandırmak istemiş ve bunun için çeşitli adımlar atmıştır. Ancak Cumhuriyet’i kuran kadroların büyük çoğunluğu asker kökenli olduğu için mali ve iktisadi konularda istenilen başarıyı gerçekleştirememişlerdir. Bu nedenle yıllık büyüme rakamları çoğunlukla pozitif olsa da, hedeflenen ”kendi kendine yetebilir” ülke mümkün olmamıştır. 1930’dan itibaren uygulamaya konulan devletçilik de ekonomiye çare olamamış, Türkiye hızla Almanya’nın ekonomik güdümüne girmiştir.

Yine aynı yıllarda, Avrupa’da ve dünyada barış ortamı bozulmaya başlamıştır. Dönemin devlet adamları da savunmaya daha fazla önem vermek istemişlerdir. Ancak Türkiye’de ekonominin zayıf olması ve ordunun Avrupa’ya göre ilkel oluşu dikkat çekicidir. 1937’de İngiliz büyükelçisi raporunda ”Silahlanma politikası sürüyor ama tamamlanmaktan çok uzaktır.” demiştir. Raporda ordunun 22 tümenden oluştuğu, tankların ve zırhlı araçların eksikliği vurgulanıyordu. Ayrıca ordunun o dönemde İtalyan tehlikesine karşı İzmir’de tatbikatlar yaptığı ifade edilmiştir.

Ulaşımdaki zorluklar da dikkat çekicidir. Türk ordusunun motorize ulaştırma kolunun, köhne kamyonlarla yürütüldüğünü Ş. S. Aydemir’den öğrenmekteyiz. Çekim ve binek hayvanlarının yeminin dahi zor bulunduğu, Türk ordusunun yaya olarak, atlar ve katırlarla çekilen levazım arabalarının eşliğinde yol aldığı da İngiliz raporlarında belirtilmiştir.

Ülkeyi doğudan batıya geçen tek bir demiryolunun olması da, orduyu seferberlikte çeviklik ve askeri sevkiyat çabukluğunda epey zorlayacak derecededir. Piyade silahları eski model ürünlerden oluşmaktaydı. Hatta savaş zamanında silahların kalibre bakımından standart olmaları için Almanya’ya yollandığı gerçeği dikkat çekicidir.

1938’de silahlı kuvvetler, 20.000 subay, 174.000 askerin bulunduğu, 11 ordu grubu, 23 tümen, 1 zırhlı tugay, 3 süvarı tugayı ve 7 sınır garnizonundan oluşuyordu. 1940 Şubatı’nda 150 bin piyade tüfeği açığının bulunması İngiliz belgelerine yansımıştır. 1937’de Türkiye’nin 131 savaş uçağı vardı. Bu sayının ertesi yıl 300’e çıkarılması amaçlanıyordu. Bu 131 uçağın ise ancak yarısı çağdaş denebilecek nitelikteydi. 1937’de Hava Kuvvetleri’ne şu uçaklar katılmıştır: Polonya’dan 40 avcı uçağı, ABD’den 20 Martin tipi bombardıman uçağı, Almanya’dan 10 Heinkel bombardıman uçağı, Birleşik Krallık’tan ise 2 Bristol bombardıman uçağı.
Havaalanı konusunda da güçlük çekilmiş ve mevcut alanlar uçaklar için uygun değildi.

Deniz Kuvvetleri ise tam bir hayal kırıklığıydı. Donanmada çağın dışında kalmış Yavuz dışında, dört muhrip ve beş denizaltı bulunuyordu. Sahil güvenlik için birçok araç ve gereç yoktu ve gemiler hava saldırılarına karşı savunmasızdı.

1938 Mayıs’ında Birleşik Krallık ile 6 milyon sterlinlik silah alımı kredisini içeren bir Askeri Kredi Anlaşması imzalandı. Ancak Türk tarafının sipariş programının 21 milyon sterlini bulması işleri karıştırmıştı. Bu ani silahlanma, ülke bütçesine büyük bir yük olmuştu. İngiliz Loraine’in 1938 raporunda, savunma harcamalarının toplam devlet gelirlerinin %43’ünü oluşturduğu görülüyordu.

Yavuz, 1946/İstanbul

Türkiye, tüm bu çabalarına karşın, herhangi bir savaş ihtimali karşısında tam anlamıyla ilkel ve yetersizdi. Akaryakıt depolama tanklarının toplam kapasitesi 100 bin tondu ve hiçbir zaman dolu değildi. Tüm sanayi ve enerji üretimi tesislerinin bir anda yok edilmesi mümkündü. Stoklar en fazla bir hafta dayanabilirdi. Yılda ancak 300 bin ton çimento üretiliyor, üretim fabrikaları da kolayca yok edilebilecek yerlerde bulunuyordu. Trakya’daki Çakmak Hattı da çimento ve demir yetersizliğinden bitmek bilmiyordu. Tüm bu harcamalara rağmen Çakmak Hattı ancak oyalama harekatına yeterli olacak kapasitedeydi.

Ekonomideki ve askeriyedeki tüm bu zorlukları, yoklukları gören İnönü ve diğer devlet yöneticileri ise ülkeyi olası bir savaşın dışında tutmak için ellerinden geleni yapacaklardı…

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?