Haşhaşiler

Sekizinci yüzyılda, İsmaililiğin Nizari kolundan çıkan bu topluluğun, 15. yüzyıla dek faaliyetlerini sürdürdükleri sanılmaktadır. Kapalı bir topluluk olan Haşhaşiler, radikal bir din akımının takipçileri olarak ortaya çıktıl. Suikastı, Eyyubilere, Selçuklulara, Abbasilere, Tapınak Şövalyelerine ve Haçlılara karşı siyasi yaptırım aracı olarak kullandılar. Bilindiği üzere, Haşhaşiler terör odaklı din görünümlü bir terör örgütüdür. ”Hasan Sabbah’ın Fedaileri” de denir. İsmailiye Devleti kurucusu Hasan bin Sabbah’ın dönemi, en aktif oldukları süreçtir. Bu yapının ilginç yanı ise, değişik yapılarla temasa geçmekten geri durmayışıdır. Bazen Haçlıların yanında yer alırken, diğer bir zaman karşı tarafta yer almıştır. Kendi merkezi gücünü ve birleştirici unsurunu bölgesinde kabul ettiremeyen her güç gibi, denge oyunlarına giren bu örgüt, bazen burada, bazen orada kendi otoritesini sınırlayan bölge güçleri ile ittifaka geçmiştir. Artık ayrıntıya girelim ve Haşhaşilerin kurucusundan başlayalım.

15220040_975297015909196_3810593175164590883_n

Haşhaşiler dendiğinde akla Hasan Sabbah, onun meşhur kalesi Alamut ve de onun fedaileri gelir. Peki Haşhaşiler kimdir? Neden bu şekilde örgütlenip Ortadoğu’da terör estirmişlerdir? Amaçları ve hedefleri nedir?

Hasan bin Sabbah, İsmaililer veya Fatımiler adı ile bilinen ama en gizli örgütlenmelerden olan tarikatın, Meymunilerin, İran bölgesinde yaşayan temsilcilerinden biriydi. O topluluğuna, gizli örgütüne, Haşhaşilik boyutunu katmış ve kendisine has bir fedailer ordusu oluşturmuştur. Bu fedailere, Haşhaşilere aynı zamanda suikastçı da denir ve İngilizce’de, suikast işlemek ‘’assassinate’’den gelir ve ‘’Assassins’’ denir. Bu akımın temeli olan tarikat Meymunilik, Meymun ile başlıyordu ve tarihi, Meymun’dan Hasan Sabbah’a, ondan sonra da son Haşhaşi lideri Şeyh-ül Cebel Sinan’a kadar uzanır.

Doğu İran’da yaşayan Meymun, bir fakih olarak tanınıyordu. İslam alimi olarak tanınan Meymun, gerçekte hiçbir dine bağlı olmayan, tersine her dini hor gören maddeci (materyalist) biriydi. Arkadaşları ve oluşturduğu çevresiyle bir araya geldiğinde alay ediyor, bu tutumunu tabiri caizse bir ideolojiye çeviriyor ve çevresini örgütlüyordu. Meymun ve çevresi, bu görüşlerini çevrelerine yaymak istiyor fakat içinde yaşadıkları topluluk İslam topluluğu olduğu için, açıktan düşmanlık da yapamıyorlardı. Meymun ve çevresinin izlediği bu yol ister istemez gizliliğe dayanıyordu. Gizliliğin dışında yaptıkları diğer fitne ise mezhepçilikti. Şiiliği koyu şekilde savunuyorlar ve Sünni mezhebini kötülüyorlardı. Yaptıkları İslam dünyasını bölmek amacına hizmet ediyordu.

Babasının çevresinde yetişen, felsefeyi ve maddeciliği öğrendiği kadar, yeryüzündeki bütün dinleri araştıran Meymun oğlu Abdullah, tarikat havasındaki örgütün daha yayılması için örgütü, tarikata dönüştürmeye karar verdi. Meymun’un kurduğu kapalı topluluk, oğlu Abdullah sayesinde Şiilik’e dayalı bir tarikata dönüştü.Bu yeni bir tarikat demekti ve Abdullah, tarikatı Şiileri etkileyecek bir imama dayandırdı. Hz. Muhammed’in kızı Fatıma’nın torunlarından İmam İsmail’e…

Babasının bıraktığı ‘’Dai’’ diye adlandırılan propagandacılar, dağılıp, tarikatı ve yeni lideri Meymun oğlu Abdullah’ı her tarafa anlatıp, insanları İsmaili tarikatına davet ettiler. Tarikat İsmaililer adıyla büyüdü ve İsmaililer adıyla bilinen tarikat, gizli ilimler ile uğraştığı için Batıniler diye de adlandırılıyordu. Her yerde tekkeler açan tarikatın çekirdeğinde yer alan gizli yapı, Zerdüştlük’ün kurallarına çok benziyordu. Yedi rakamı, Zerdüştlükte kutsaldı ve Zerdüştkükte yedi dereceli ayin yapılıyordu. Meymun oğlu Abdullah bu kuralı kendine uyarlayarak tarikatı yedi dereceye ayırtmıştı: Müminler derecesi, Yükümlüler derecesi, İzinli dailer derecesi, Büyük dailer derecesi, Yudum emenler derecesi, Hüccet derecesi, İmam derecesi.

Birkaç yıl sonra, Müstansır’a İran’dan önemli bir misafir geldi. Gelecekte İsmaililiğin en tanınmış siması haline gelecek, kendi ekolünü kurarak, terör ile dünyaya dehşet saçacak Hasan Sabbah. Devrin bütün ilimlerini öğrenmiş; kimya, büyü ve simya ile uğraşmış ve İran’daki İsmaililik’in en önde gelen isimlerinden olmuştu. Burada kendisine ait yöntemler geliştirdi. Zaten kendisine bağlı olan fedaileri ‘’ölüm makinesi’’ne dönüştürmeyi başarmıştı. Zapt edilmesi zor, kayalıkların tepesinde olan bir kalede yalancı cennet oluşturdu. Bu yalancı cennet sayesinde Hasan Sabbah’ın çevresinde oluşan fedailer ordusu sesini çok geçmeden duyuracaktı. Bu akıma veya Haşhaşiliğe düşman olan her kim varsa suikast ile dünyadan göç ediyordu. Başarılı olamayan fedailer, idam edilirken cennete gideceklerine inandıkları için mutlu ölüyorlardı.

Nizamülmülk, Melikşah zamanında, Alamut Kalesi’ni ele geçiren Hasan Sabbah’ın üzerine yürüdü ve kaleyi kuşattı. Hasan Sabbah, Nizamülmülk’e bu işten vazgeçmesini yoksa öldüreceğini haber saldı. Ama Nizamülmülk vazgeçmedi. Bir gün Hasan Sabbah’ın fedailerinden Ebu Tahir, Nizamülmülk’ü bir suikast sonucu öldürdü. Vezirleri ölen Selçuklu askerleri kuşatmadan vazgeçmek zorunda kaldılar.

Hasan Sabbah ile birlikte yeni bir unvan ortaya çıktı: Şeyh-ül Cebel. ”Dağların kartalı” anlamına gelen bu unvan Hasan Sabbah ve ondan sonra gelenlere verilen unvan oldu. Hasan Sabbah 33 yıl hüküm sürdükten sonra, 1124’te ölünce o bölgedeki insanlar büyük bir beladan kurtulmuştur.

Hasan Sabbah ekolünün başındaki isim Şeyh-ül Cebel Sinan, yok edilmesi için fedailerini Selahaddin Eyyubi’nin üzerine gönderdi. İsmailiye Devleti’ni yok eden Eyyubi’den intikam almak, Sinan’ın en büyük amacı olmuştu. Kudüs Muhasarası planlarını yapan Eyyubi, kumandanlarından birisinin odasındayken, Haşhaşi fedailerinden biri suikast girişiminde bulundu ama Selahaddin Eyyubi başındaki miğfer sayesinde ölümden kurtuldu. Kudüs’ün fethinden bir ay sonra on bin kişilik ordu, Sinan’ın kalesi Masyaf’a doğru yola çıktılar. Bütün bunlar olurken Baş Dai Tavus, Şeyh-ül Cebel Sinan’ı öldürür ve Tavus, Eyyubi Ordusu ile çarpışır ama savaştan yenilgi ile ayrılırlar.

Fakat bu olay Haşhaşilerin sonu olmadı. İsmaililik akımı, 1256 yılına kadar çeşitli bölgelerde varlığını sürdürdü. İlhanlılar Devleti hükümdarı Hülagu, 1256 yılında Haşhaşileri acımasız şekilde kılıçtan geçirmiştir. Günümüzde bu akımın değişik bir kolu, yine aynı bölgede, özellikle Lübnan’da Dürziler adıyla etnik bir grup anlayışına varlığını sürdürmektedir.

Kaynaklar: Haşhaşiler ve Tapınakçılar, Tarih ve Uluslararası İlişkiler, Rehber Ansiklopedisi.

-Tunahan Akkoyun

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?