Ermeni Sorunu ve Türkiye

 Osmanlı İmparatorluğunun 19.yy sonlarında yaşadığı bir dizi kriz ile birlikte,”Millet Sisteminin” de çöküşü ile yaşanan yönetim sorunları ile birlikte ortaya çıkan büyük hadiselerden biri de Ermeni meselesidir. 1915 yılından bu yana Türk-Ermeni ilişkilerinde her iki taraf için de taviz verilemeyecek bir mesele haline gelen, Türk tarafının ‘’tehcir’’, Ermeni tarafının ise ‘’soykırım’’ olarak nitelendirdiği Ermeni meselesi günümüzde en önemli tartışma konularından biridir. Öyle ki 1878 tarihi ile birlikte tartışmaya başlanabilecek bu mesele günümüzde Türk-Ermeni ilişkilerinin oluşmasında birinci dereceden etkiye sahip olmuş hatta Avrupa ülkelerine ‘’kendi tezini kabul ettirme’’ yarışına girişilmiştir. Böylece her iki tarafta tezlerini uluslararası meşruiyete kavuşturmak üzere çeşitli argümanlar sunmuşlardır. Bu argümanlar temel olarak tarih, uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk’’ başlıkları etrafında ortaya atılmıştır. Biz de bu yazımızda bu üç ana yönü çerçeve olarak belirleyip tarafların argümanları üzerinden Ermeni meselesi hakkında kapsamlı bir bilgi edinmiş olacağız.

19.yy sonlarına doğru ulus devlet kavramının önem kazanması ile birlikte Osmanlı İmparatorluğunda da imparatorluk içinde yaşayan Yunanlar, Bulgarlar ve Sırplar birtakım ayaklanma ve isyan girişimleri ile birlikte bağımsızlıklarını kazanma isteğinde bulundular. Buna benzer olarak 1800’lü yılların sonunda Ermeniler de kendi bağımsızlıklarını kazanmak adına ayaklanma birtakım isyan girişimlerinde bulunmuşlardır. Bu taleplerin ortaya çıkmasında ki kilit olay “1877-1878 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi)dir”. Bu savaşta Osmanlı toprakları üzerinde ilerlemek isteyen Rus güçlerinin öncelikli amacı Erzurum ve Kars vilayetlerini ele geçirmekti. Ruslara göre bu amaca ulaşmak için izlenecek en mantıklı yol Doğu vilayetlerinde yaşayan Ermenileri kışkırtmak ve casusluk faaliyetlerinde hatta ve hatta bölgede yaşayan Müslüman nüfusa karşı sistematik katliamlar yapmak için kullanmaktı. Nitekim Kafkasya’da yaşayan Ermeniler direkt olarak Rus ordusuna katılmış, Doğu vilayetlerinde ise Rus ordusuna yardım eden düzensiz gönüllü Ermeni birlikleri ortaya çıkmıştı.

 Savaşın sonlarına doğru Rus ordusu Doğu’da Erzurum Batı’da İstanbul (Ayestafanos) sınırlarına kadar gelmiş ve Osmanlı İmparatorluğu ağır bir yenilgi almıştı. Varlığının tehdit edildiğini fark eden Osmanlı İmparatorluğu Ayestafanos Anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşmanın Ermeni meselesi açısından önemi antlaşmanın 16. maddesinin Ermeniler ile ilgili olmasıydı. Bu madde aynen şu şekildedir: “Doğuda Rus askerinin istilası altında bulunup Osmanlı Devleti’ne iadesi gereken yerlerin tahliyesi oralarda iki devlet arasındaki iyi münasebetlere zarar getiren karışıklıklara meydan verebileceğinden, Osmanlı Devleti Ermenilerin oturduğu eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahatı vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkeslere karşı emniyetlerini sağlamayı taahhüt eder.” Ancak antlaşmanın bazı hükümleri İngiltere, Avusturya Macaristan gibi devletler tarafından hoş karşılanmadı ve Alman İmparatorluğu Şansölyesi Otto von Bismarck öncülüğünde toplanılan Berlin Kongresinde antlaşma metnine konan Ermenilerle alakalı 61. madde ise şöyledir: “Bâbıâli Ermenilerle meskûn vilayetlerde mahalli ihtiyaçların icap ettirdiği ıslahatı geciktirmeksizin yapmayı ve Ermenilerin Çerkez ve Kürtlere karşı emniyet ve asayişlerini sağlamayı taahhüt eder. Bu konuda alınacak tedbirleri ara sıra antlaşmayı imzalayan devletlere tebliğ edeceğinden bu devletler sözü edilen tedbirlerin yerine getirilmesine nezaret edeceklerdir.” Yani Avrupalı devletler Ermenilerin yaşadığı bölgelere Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapılması planlanan zorunlu bir reform dayatmasında bulunmuştur. Bu kararlar ile aynı zamanda Ermeni meselesi uluslararası alanda ciddi bir boyut kazanmış ve uluslararası bir sorun haline gelmiştir.Ermeni meselesinde birinci dönüm noktası budur.

İkinci dönüm noktası ise Birinci Dünya Savaşı esnasında ortaya çıkan Van İsyanı(1915)’dır. 1915 yılının Nisan ayında gönüllü Ermeni taburları Rus desteğiyle birlikte Van şehrini işgal ederek sıkı yönetim ile şehir yönetimine el koymuşlardır. Olayın ilginç yanı ise taburu yöneten komutanlardan birinin eski Erzurum valisi Karekin Pastırmacıyan olmasıdır. Bu olayla birlikte Ermeniler silahlı isyan faaliyetlerini de başlatmış oldular. İsyan öncesi Van nüfusu 166.609 Müslüman, 66.834 Ermeni olmak üzere toplamda 242.260 kişiden oluşuyordu. Van İsyanı esnasında Ermeni çeteler Rus desteğiyle sadece Van vilayetinde 23.000’in üzerinde Müslüman Türk erkek, kadın, çocuk ve ihtiyar öldürülmüştür [1].Daha sonra Osmanlı İmparatorluğu bu isyanı bastırarak 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komitelerinin ileri gelenlerini tutuklamıştır. Bu karar Ermeniler tarafından soykırımın başlangıç tarihi olarak nitelendirilirken aslında bu tarih yarısından fazlası başkent İstanbul’da olmak üzere toplam 556 komite üyesinin tutuklanması hadisesini ifade eder. Meselenin ilginç yanı Soykırım savunucularının Tehcir Kanunun çıkarıldığı 27 Mayıs 1915 tarihi yerine 24 Nisan 1915 tarihini ön plana çıkarmalarıdır.

 

Tehcir Kanunu öncesi Osmanlı nüfusu üzerine kısa bir değerlendirme yapacak olursak soykırım iddialarının asılsız olduğu rahat bir şekilde görülebilir. Değerlendirmede Osmanlı arşiv kaynakları ve yabancı tarihçilerin kaynakları Ermeni kilisesi ve tarihçilerinin kaynaklarına nazaran daha güvenilir bulunmaktadır. Nitekim Ermeni tarihçilerinin özellikle bu mesele üzerindeki tarih yazımlarında tahrifat yaptığı bilinmektedir. Nüfus değerlendirmesini yaparken hem tarihi hem de demografik olarak kategorize edilmiş bilgilerden yararlanacağız. Osmanlı Devletinde yirmiyi aşkın gayrimüslim unsur bulunmakla birlikte vergi verecek olanların ayrılması adına 15 ve 16.yy larda “tahrir” adı verilen defterler tutulmuştur. Bu defterler kesin bir demografik sonuç vermemekle birlikte hane sayısı esas alınmış, belli bir yaşa gelmiş ve evlenmemiş olan vergi mükellefleri esas alınmıştır. Bu sebeple her hanenin ortalama nüfusu 5 kişi olarak hesaplanmıştır. Bu bilgiler ışığında Osmanlı’nın 1520-1530 tarihlerindeki toplam nüfusu 11.357.363’tür [2]. 1844 yılında Osmanlı Devletinin toplam nüfusu 35.350.000’dir. Bunun 10.700.000’i Anadolu’da yaşayan Türklerden, 1.042.374’i Anadolu’da yaşayan Ermenilerden oluşmaktadır. 19.yy ile birlikte Berlin Kongresinde Ermeniler hakkında çıkan karar neticesinde Osmanlı’daki Ermeni nüfusu tartışmaları da başlamıştır. Çünkü Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusu Müslüman nüfustan fazla gösterilirse özerk bir Ermenistan yaratılabilirdi. Bu konuda Ermeniler, Rus ordusu ile işbirliği yaparak 300 bin Müslüman Türkü öldüren ve bir milyon insanı yerinden eden Bulgaristan’ı örnek alarak Berlin Kongresine bir muhtıra gönderdi ve Anadolu’da 2.5 milyon’u aşkın Ermeni’ni olduğunu ve bu nedenle bir Ermeni devleti kurulmasını istemişlerdir [3].Buradaki çelişki, Ermeni kilisesinin 1880 yılında İngiliz büyükelçisine sunduğu patrikhane rakamlarına göre Ermenilerin en yoğun olduğu Erzurum ve Van bölgelerinde en fazla 450.000 Ermenin bulunduğuna dair rapordur. Ancak Berlin Kongresinde çıkan kararla birlikte bu rakam patrikhane tarafından yine aynı bölgeler için 1882 yılında 1.5 milyon olarak gösterilmiştir. Yani iki sene içerinde %300 lük bir nüfus artışı Ermeni kilisesi tarafından rapor edilmiştir. Tabii ki bu sonuçlar İngiliz büyükelçisini ve heyeti tatmin etmemiştir. Zira İngiliz büyükelçi Darende, Gürün, Tonus, Aziziye gibi kazaların sancak olarak farz edilerek hesap yapıldığını raporunda belirtmiştir.

 

 Ermenilerin bugün hala şu basit hesap ile propagandalarına temel oluşturmaktadır: “1882 yılındaki Ermeni kilisesi kayıtlarına göre Osmanlı İmparatorluğunda 2.660.000 Ermeni vardı.Tehcir sonrasında(buraya ileride değineceğiz) Osmanlı kayıtlarına göre 1 milyon Ermeni hayatta kaldıysa geri kalan 1.5 milyon Ermeni katledilmiştir.” Görüldüğü üzere kabataslak bir hesap ile Osmanlı’da yaşayan Ermenilerin gerçek sayısının(1.042.374) çok daha fazlasının katledildiğini öne sürmektedirler. Ayrıca patrikhane kayıtlarının küsüratlı olmaması ve düz rakamlara yuvarlanmış olduğu da göze çarpmaktadır [4]. Yine tehcir öncesi Osmanlı nüfusuna baktığımızda 1910 yılına gelindiğinde Osmanlı’da ki Ermeni nüfusu 1.120.768 olduğunu, 1914 yılına gelindiğinde bu sayının 1.229.007 olarak değiştiğini biliyoruz. Patrikhane kaynaklarında ise 1910 yılında Ermeni nüfusun 2.100.000,1914 yılında ise 1.915.651 olarak kaydedildiğini görüyoruz [5].Yabancı kaynaklara bakıldığında ise 1914 yılına ait Ermeni nüfusunun 1.200.000 ile 1.500.000 arasında değiştiğini görüyoruz [6]. Bu noktada patrikhane istatistikleri ile Osmanlı istatistikleri arasında bariz farklar göze çarpmaktadır. Örneğin patrikhane kaynakları yirmi ile ait nüfus bilgilerine yer verirken Osmanlı kaynakları kırk beş ile ait bilgileri içermektedir. Ayrıca Ermeni kaynaklarında 1910-1914 arası dönemde 175.000’e yakın Ermeni’nin bir anda ortadan kaybolup geri geldiği gibi absürd bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü üzere Osmanlı kaynakları patrikhane kayıtlarına nazaran daha profesyonelce, yabancı kaynaklar ile örtüşen ve daha dürüst sonuçlar elde etmiştir. Bu bilgiler ışığında varacağımız en keskin sonuç I.Dünya Savaşı yıllarında yaşanan Ermeni Tehciri öncesinde Osmanlı’da en az 1.229.007 en çok 1.667.228 Ermeni nüfusunun bulunduğudur.

 

1915 yılına gelindiğinde Doğu Anadolu’da artan karışıklık ve yönetim sorunu Osmanlı İmparatorluğunu temelli bir çare arayışına itmiş ve 27 Mayıs 1915’te Tehcir Kanunu çıkarılması uygun görülmüştür. Bu kanunla Doğu ve Orta Anadolu’daki Ermeni nüfusunun Suriye ve Irak’a nakledilmesi kararı alınmıştır. O dönemde Suriye ve Irak Osmanlı Devletinin eyaleti olduğu için sınır dışı etmek yerine nakletmek kelimesini kullanmak daha doğru olacaktır. Tehcir esnasında bazı Ermeniler intikam, hırsızlık,nefret gibi farklı sebepler yüzünden öldürülmüştür. Bu noktada yaşanan asayiş problemlerinde yerel yetkililer örtülü olarak destek sağlamış veya göz yummuş olabilir, bu reddedilemez. Ancak büyük bir kısmın ulaşım araçlarının olmaması, uzun mesafeli yürüyüşler ve salgın hastalıklar dolayısıyla can verdiği bilinmektedir.Buna örnek olarak Fransız raporlarında tehcir esnasında Fransızların Maraş’tan çekilmeleri esnasında onlarla birlikte yürüyen 5000 Ermeni’den 2000-3000 kadarının açlık ve kötü koşullar neticesinde öldüğü belirtilmiştir [7].Tehcir esnasında birçok Ermeni ölmüş fakat aynı biçimde 1914-1923 yılları arasında 2.5 milyon Anadolu Müslümanı Ermeni çetelerce öldürülmek suretiyle hayatını kaybetmiştir. Tehcir sonrası TBMM hükümeti Anadolu’da kurulan yeni devletin tam bağımsızlığını güvence altına alan Lozan Antlaşmasını(1923) imzalamıştır. Böylece tehcir esnasında tahliye edilememiş Ermeni nüfusu da kendi iradeleriyle Anadolu’yu terketmiştir. Yeni rejim ve yönetim 1920 yılında Ermeni Demokratik Cumhuriyeti ile Gümrü Antlaşmasını imzalayarak diplomatik ilişkileri sil baştan inşa etmek istemişlerdir.

 

Bu esnada Ermeniler soykırım propagandalarına devam ederek çeşitli argümanlar ortaya atmışlardır.Bunlardan en çok öne çıkanı dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa tarafından yazıldığı iddia edilen ve içeriğinde soykırım emrini barındırdığı söylenen “Talat Paşa Telgraflarıdır” Ancak bu belgeler sahte evrak numaraları ve Osmanlı’da görev yapmamış tamamen uydurma isimlerin telgrafın muhattabı olarak göstermesi sebebi ile sahte olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Osmanlı bürokrasisi çizgili kağıt kullanmazdı, bu belgenin sahteliğinin başka bir kanıtıdır. İkili ve üçlü rakam grupları ile şifrelenmiş belgeler tamamıyla uydurmadır, çünkü o yıllarda dörtlü ve beşli rakam gruplu şifreleme tekniği kullanılıyordu. Türklerin elini güçlendiren bir başka tez ise 1915 yılındaki “Malta Yargılamalarıdır”. İngiliz ve Türk arşiv belgelerine göre Birinci Dünya Savaşı sonunda Ermenilere zulüm yaptıkları gerekçe gösterilerek mahkemeye çıkarılan 146 üst düzey bürokrat İngiltere tarafından yargılanmıştır. Ancak o dönem Osmanlı arşivlerinin İngiliz işgali altında olması ve Ermenilerinde yardımlarıyla kanıtların toplanması için 3 seneye sahip olmalarına rağmen ortaya hiçbir şey çıkmamıştır. 

 

Bir başka tez olarak Justin Mccarthy’nin 1912-1922 yılları arasında Anadolu Ermenileri hakkında yazdığı “Muslims and Minorities” adlı kapsamlı demografik çalışmadır. Bu çalışma 1915 yılına ait Ermeni nüfusunu 1.500.000 olarak saptamıştır.1912-1922 yılları arasında ölen Ermeni sayısı 600.000 den biraz daha azdır. Ermeni propagandası katledilen Ermeni sayısını 1.500.000 ila 2.000.000 arasında şişirmiştir. Öyle ki bazı Ermeni kaynakları bu sayıyı abartarak 5 milyona varan sayılar üzerinde iddia da bulunmaktadır. İlk rakamlara bakıldığında Ermenilere göre tahliye edilen her Ermeni bu süreç esnasında öldürülmüştür.Böyle bir durum imkansızdır. İzmir gibi cepheden uzak yerlerdeki Ermeniler tahliye edilememiştir. Ayrıca tüm Ermeniler öldürülmüş olsalardı bugünkü sayıları 1.175.000’i bulan Ermeni diasporasının torunlarının açıklamasını yapmak zor olurdu. Ölen 600.000 Ermeni sayısı az değildir, ancak bu sistematik bir katliam yapıldığı anlamına gelmez. Zira Ermenilerin anavatanı sayılabilecek 6 vilayette 1 milyondan fazla Müslüman Türk öldürülmüştür [8].Bir başka Ermeni tezi ise “Morgenthau günlükleri”dir. İngiliz büyükelçisi Morghentau’nun şahsi günlüğündeki bilgilere dayanan bu tez resmi bir belgeden daha çok Türk karşıtı görüşler içeren “azınlık okullarına” dair yazılardır. Bir başka Ermeni tezi “Mavi Kitap(Belge)”dır. Kitapta Türklerin Hristiyan Ermenileri katlettiğine dair yazılar bulunmaktadır. Ancak 1916 yılında çıkan bu kitap Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin ABD’yi savaşa sokmak adına yaptıkları propaganda aracından başa bir şey değildi. Ermeniler ise bunu tarihsel bir belge olarak nitelendirerek tezlerine katmışlardır.

Görüldüğü üzere Ermenilerin iddiaları ve Türkiye’nin karşı argümanlarıyla Ermeni Sorunu bu tartışmalar üzerinden şekillenmiştir. Ermeni Diasporası 1950 lerden itibaren “soykırım endüstrisi” niteliğinde bu propagandayı yürütmeye devam etmektedir. Diasporanın amacı bu olayı Avrupalı devletlere “soykırım”olarak kabul ettirmek ve Türkiye’nin uluslararası alanda prestijini düşürmektir. Ermenilerin yurtdışında kalabalık bir diasporaya sahip olmaları ve tek ses olabilmelerine karşın Türkiye’de daha yeni yeni araştıma enstütüleri kurulmakta ve yeni belgeler gün yüzüne çıkarılmaktadır. Bizler de bu bilinci yaymak ve tarihin objektifliğinden yararlanarak gerçekleri aydınlatmak adına bu alandaki çalışmalara önem vermeli ve ilerleme kaydetmeliyiz.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

[1]-ERGÜNÖZ Akçora, Van ve Çevresinde Ermeni Isyanlari 1896-1916, Istanbul, 1994;sf.196

[2]-GÜLŞEN Halit,Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu Üzerine Bir Degerlendirme,Ermeni Arastirmalari Dergisi,2010,sf.250

[3]-GÜLŞEN Halit,Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu Üzerine Bir Degerlendirme,Ermeni Arastirmalari Dergisi,2010,sf.254

[4]-GÜLŞEN Halit,Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu Üzerine Bir Degerlendirme,Ermeni Arastirmalari Dergisi,2010,sf.255

[5]-GÜLŞEN Halit,Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu Üzerine Bir Degerlendirme,Ermeni Arastirmalari Dergisi,2010,sf.260-262

[6]-GÜLŞEN Halit,Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu Üzerine Bir Degerlendirme,Ermeni Arastirmalari Dergisi,2010,sf.265

[7]-BOUDIERE George,”Notes sur la campagne de Syrie-Clicie”Turcica,cilt IX/2-X,1978,sf.160

[8]-AKŞİN Sina,Ermeni Meselesinin Genel Bir Değerlendirmesi,Ermeni Araştırmaları,2015,Sayı 50,sf.98

ELİBOL Numan,Osmanlı İmparatorluğunda Nüfus Meselesi ve Demografi Araştırmaları,2007

GÜRÜN Kamuran,Ermeni Dosyası,Remzi Kitabevi,Ankara,2005,sf.168-184

The Genesis of the Armenian Question,Ankara,TTK,1983

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?