16.Yüzyıl Şair Tezkireleri

Özet

Şairlerin hayat hikâyelerinden söz edip, eserlerinden örnekler verme şeklinde gelişen “şuarâ tezkireciliği”, ilk olarak İslam tarihçiliğinde Hz. Peygamberin hayat ve faaliyetlerinin incelenmesi ile başlamıştır. 12. yüzyıl sonlarına kadar Arapça olarak devam eden bu gelenek, müteakip yüzyıldan itibaren yerini Farsça örneklere bırakmaya başlamıştır. Farsça’da türün ilk örneğini Lübâbü’l-elbâb (y.1221) adlı eseriyle, Muhammed el-Avfî verdi. Avfî’den sonra Molla Câmî (ö.1493), Nefehâtü’l-üns adlı eseriyle, türün ikinci örneğini verdi. Onun Baharistan adlı eseri, başta Nevayî olmak üzere Türkçe şairler tezkiresi yazanlar üzerinde etkili olmuştur. Ancak, Fars edebiyatında en dikkate değer örnek, Devletşah b. Alaü’d-devle (ö.1486) tarafından kaleme alınan Devletşah Tezkiresi’dir.
Baharistan ve Devletşah Tezkiresi’nden sonra, çağının önde gelen devlet ve kültür adamı Ali Şir Nevayî tarafından Mecâlisü’n-Nefâis (y.1401) adlı eser yazılmıştır. Herat’ta yazıldıkları için Herat ekolü tezkireleri olarak adlandırılan bu üç eser daha sonra Osmanlı ülkesinde çıkacak Tezkire-i Şuarâ türünü derinden etkilemiştir.
Anadolu’da 16.yüzyılda yazılan tezkirelerden; Latîfî’nin Latifî Tezkiresi, Ahdî’nin Gülşen-i Şu’arâ’sı, Hasan Çelebi’nin Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi Herat ekolünün başlıca temsilcileri olan, Câmî, Devletşah ve Nevayî’nin ortaya koydukları eserlerin derin etkisiyle ortaya konulan eserlerdir.
Anahtar Kelimeler: 1. tezkire 2. şuarâ 3. Latîfî 4. Latîfî Tezkiresi 5. Tezkiretü’ş-şuarâ 6. Ahdî 7. Gülşen-i Şuarâ 8. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi

Giriş

Şairlerin hayat hikâyelerinden söz edip, eserlerinde örnekler verme şeklinde gelişen “şuarâ tezkireciliği”, ilk olarak İslam tarihçiliğinde, Hz. Peygamberin hayat ve faaliyetlerinin incelenmesi ile başlamıştır. Bunun yanında, başta Hz. Peygamber olmak üzere İslam Tarihinin önemli kişilerinin topluma örnek şahsiyetler olarak takdimi ve Arap geleneğindeki soyla övünme alışkanlığı, tezkireciliğin İslam Tarihçiliği içinde çok önemli bir yer işgal etmesini sağlamıştır.
12.yüzyıl sonlarına kadar Arapça olarak devam eden bu gelenek, müteakip yüzyıldan itibaren yerini Farsça örneklere bırakmaya başlamıştır. Fars edebiyatında bu türün ilk örneği; Muhammed el-Avfî’nin (ö.1232) Lübâbül-elbâb adlı eseridir. Avfî’den sonra, İran edebiyatının büyük şairlerinden Molla Câmî, Türkçeye çevrilen ilk tezkire çalışması olan Nefehâtü’l-üns adlı eserini yazmıştır. Ancak Fars edebiyatında Devletşah b. Alaü’d-devle (ö.1486) tarafından yazılmış olan Devlet-şah Tezkiresi, bu eserler içinde en önemli olanıdır. Çağının önde gelen devlet ve kültür adamı Ali Şir Nevayî’ye sunulan bu tezkire, daha sonra yazılacak olan Fars ve Türk tezkirelerine örnek teşkil etmiştir.
Baharistan ve Devletşah Tezkiresi’nden sonra aynı çevrede yazılan bir başka önemli tezkire ise Ali Şir Nevayî (1441-1501) tarafından kaleme alınan Mecâlisü’n Nefâis’-tir (y.1491). Mecâlisü’n-nefâis, Çağatay edebiyatı, özellikle de İran edebiyatı için çok önemli bir kaynaktır. Ancak asıl önemli yanı Anadolu’da yazılmış olan tezkirelere modellik etmiş olmasıdır. Bu üç eser, Herat’ta yazıldıkları için Herat ekolü tezkireleri olarak adlandırılırlar. Bu ekolün başlıca temsilcileri olan Câmî, Devletşah ve Nevayî ortaya koydukları bu eserlerle, Osmanlı ülkesinde çıkacak Tezkire-i şuarâ türünü derinden etkilemişlerdir.
Bu çalışmada, 16.yüzyıl Osmanlı sahası şuarâ tezkirelerinden, Câmî, Devletşah ve Nevayî’nin eserlerinden etkilenilerek ortaya konulmuş olan, Latîfî Tezkiresi, Gülşen-i Şu’arâ, Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi olmak üzere üç büyük eser, teker teker ele alınarak karşılaştırmalı olarak değerlendirilecektir.

2. Latîfî Tezkiresi

Anadolu’da Sehî Bey’in Heşt Bihişt adlı eserinden sekiz yıl sonra yazılmış ikinci tezkire, Latîfî tarafından kaleme alınan Latîfî Tezkiresi veya Tezkiretü’ş-şu’arâ ve Tabsıratü’n nuzemâ olarak bilinen eserdir. Latîfî, 953/1546 yılında Tezkire’sini tamamladıktan sonra devrin sultanı, Kanunî Sultan Süleyman’a sunmuştur. Tezkirenin birden çok yazması vardır.
Latîfî, tezkiresini yazarken Câmî’nin Baharistan’ı, Ali Şir Nevayî’nin Mecâlisü’n-Nefâis’i ve Sehî Bey’in Heşt Bihişt’ini model almakla birlikte onları kronolojik tasnifine karşılık, alfabetik sırayı tercih etmiştir. Bu yöntem daha önce Arapça şuarâ tezkirelerinde kullanılmış olmakla birlikte Türkçe’de ilk defa Latîfî tarafından kullanılmıştır. Latîfî’nin başlattığı bu usûl, küçük istisnaları dışında, Türk tezkireciliğinin vazgeçilmez tertip tarzı olmuştur.
Sehî Bey tarafından yazılan Heşt Bihişt’ten birçok yönden üstün olan bu eser, sadece alfabetik usûlün ilk kez kullanılmasıyla değil, her harf içinde ayrıca üç harfe kadar bir sıralama yapılmış olmasıyla da farklılık arz etmektedir.
Latîfî Tezkiresi, şairler hakkındaki isabetli eleştiri ve değerlendirmeler ihtiva etmesinin yanı sıra verdiği doğru bilgiler bakımından da oldukça önemlidir. Mesela; ikinci sınıf şairler için bazan “âşıkâne eşârı, nâzik ü rengîn güftârı vardır” gibi klişe ifadeler kullanılmıştır. Fakat dikkate değer şairler için daima isabetli ve orijinal değerlendirmeler yapılmıştır. Latîfî, eserinde her şaire değer ve yeteneğine göre yer ayırmak suretiyle objektif olmaya çalışmış, beğenmediği şairleri de açıkça eleştirmekten kaçınmamıştır. Safâyî (Sinoplu) için: “Lâkin şiir tarzında hemen hiç incelik, sanat ve zarafet yoktur.” Demiştir. Latîfî Tezkiresi’ne yöneltilen en büyük eleştiri ise, birçok şairi Kastamonulu olarak göstermesidir.
Tezkire’nin dili sade, cümleleri kısa ve seciyelidir. Üslubu akıcı, ahenkli ve yer yer alaycıdır. Hasan Çelebi (d.953/1546-ö.1012/1064), Latîfî’ nin üslubunu beğenmemekle birlikte Âşık Çelebi ve Gelibolulu Âli bu özelliğinden övgüyle söz eder.
Tezkire, Ahmed Cevdet tarafından “ Tezkire-i Latîfî ” adıyla 1314’ te İstanbul’ da basılmıştır. İlk olarak Theodar Chabert tarafından özet şeklinde (Zürih 1800), ikinci olarak da O. Rescher tarafından iki kez Almancaya çevrilmiş (Zürih 1800, Tubingen ); Mustafa İsen sadeleştirerek (Ankara 1990, Ankara 1999), Rıdvan Canım edisyon kritikli metin olarak (Ankara 2000) yayımlamışlardır. Tezkire üzerinde bir başka akademik çalışma da Walter Guilford Andrews (Michigan Ünv. 1970) tarafından yapılmıştır.

2.1. Latîfî Tezkiresi’nin Tertip Şekli

Latîfî Tezkiresi, bir mukaddime, üç fasıl ve bir hâtimeden meydana gelmiştir. Mukaddime bölümüne besmele, hamdele ve salvele ile başladıktan sonra “Der-beyân-ı Fazîlet-i Kelâm-ı Mevzûn ve Meziyyet-i Şu’arâ-yı Hikmet-peyâm-ı Sihr-nümûn” başlığı altında şiirin özelliklerini anlatır. Latîfî, ölçülü, secîli, vezinli sözler söyleyen bütün şairlerin kalplerinin Allah’ın hazinesi olduklarını, onların güzel sözlerinin parlak ve güzel incilere benzediğini, şairliğin ve şiirin mukaddesliğini, Kur’an’dan ayetler vermek suretiyle açıklamıştır.
Bu bölümün ikinci başlığı; “Der-Beyân-ı İllet-i Şi’r-Guften-i Şu’arâ ve Vech-i Nazm-Kerden-i Elfâz u Manâ” başlığı altında şairleri şiir söyleme sebeplerini anlatır. “Şairlerin dili cennetin anahtarıdır” sözüyle girdiği bu bölümde, aslında şairin esas görevinin güzellerin ve güzelliklerin yaratıcısını övmek olduğunu belirtir. Sonunda söz padişaha getirilerek onu övmenin bir borç olduğu vurgulanır.
“Sebeb-i Telîf-i Kitâb” ve “Bais-i Tasnîf-i Mebâdî-i Hitâb” başlıkları altında Tezkire’nin yazılış sebebi açıklanmıştır. Latîfî, o güne kadar on iki adet kitap ve risale kaleme aldığını fakat aklına böyle bir eser yazmak düşüncesi gelmediğini söylemektedir. Bu fikri kendisine Zaîfî’nin verdiğini, bir gün, elinde Câmî’nin Baharistân ve Ali Şir Nevayî’nin Mecalisü’n-nefâis adlı eseriyle yanına geldiğini ve kendisinin de Anadolu şairleri için böyle bir eser meydana getirmesini istediğini söylemektedir. Latîfî, önce yapamam diye ısrar ettiğini fakat sonunda kabul ettiğini belirtmiştir.
Mukaddime bölümünün en önemli kısımlarında birisi “Der-beyân-ı Merâtib-i Aksâm-ı Şuarâ” başlığını taşır. Bu başlık altında Latîfî, tezkiresine aldığı şairleri hangi ölçülere göre seçtiğini, bunları seçerken karşılaştığı güçlükleri anlatır. Latîfî, yaşadığı çağda gerçek şairlerin yanı sıra şair geçinenlerin olduğunu ve bunları ayırt etmenin çok güç olduğunu belirtmektedir. Şair geçinenler yüzünden şiirin ölçü ve mana olarak bozulduğunu söyleyerek, şairler zümresinin hırsızı olan bazı kişiler olduğunu, onların da birkaç kısma ayrıldığını belirtmiştir.
Latîfî bu şairleri şu şekilde tasnif etmiştir: “ Bunların bir kısmı şiir söyleme yeteneğinden yoksun olup bu konuda yeteneksiz oldukları için bir şiirin mahlasını değiştirir veya içinden birkaç iyi beyitini çalıp kendilerine mal ederler… Bunların bir kısmı da ancak vezinli şiirler söyleyebilen, yetenek azlığından dolayı hayal ve mana bulamayan, anlayışı kıt çarpık tabiatlı kişiler oldukları için yeni bir şey ortaya koyabilecek mucidler olamazlar… Bir başka grup ise şiirlerin mânâlarını şeklen değiştirip bir başka şekilde yorumlarlar.”
“İbtidâ-yı Kitâb-ı tezkiretü’ş-şuarâ” ve “İftitâh-ı Tabsırâtü’n-nuzemâ” başlıkları altında ise Latîfî, eserini nasıl ve hangi ölçülere göre tasnif ettiğini belirtir. Latîfî, bu tezkireyi hazırlamadan önce tezkiresine dâhil edeceği şairleri belirlemek için kendi zamanına kadar gelmiş geçmiş bütün sanatçıların, şiir ve inşa alanında divan, risale, mesnevi ve makale olarak yazdım dedikleri eserleri araştırdığını, incelediğini belirtmektedir. Bazısının son derece başarılı olduğu için gazelinin bütünüyle yazıldığını, bazısını sermayesinin kıt olduğunu bu sebeple nazire olarak beyitlerine yer verdiğini, uğur olması için Osmanlı şeyh şairlerine tezkirede yer verdiğini ve ululamak, yüceltmek amacıyla padişahları da tezkireye alarak eseri iki müstakil fasıl halinde tertip ettiklerini belirtmiştir.
Latîfî, alfabe sırasına göre II. Murat (d.806/1404-ö.855/1451) devrinden953/1546 senesine gelinceye kadar Osmanlı ülkesindeki şairleri tezkiresine almıştır. Tezkirenin bundan sonraki kısımları, üç fasıl halinde şairlere ayrılmıştır:
Fasl-ı Evvel adı verilen ilk bölümde; Osmanlı ülkesinde yetişmiş veya buraya gelip, Rûmîlikle şöhret kazanmış 13 şeyh şair bulunmaktadır. Bunlar sırasıyla; Mevlânâ, Sultan Veled, Sadreddin Konevî, Âşık Paşa, Şeyh Elvân-ı Şirâzî, Şeyh Vefâ, Şeyh Rûşenî, Şeyh Abdullah-ı İlâhî, Şeyh Şemseddin-i Buhârî, Şeyh İbrahim Gülşenî, Yazıcı Mehmed Çelebi ve Şeyh Bayezid’dir.
Latîfî bu fasılda yer alan şeyh şairlerin önce övgü dolu bir hitap cümlesinin ardından isimlerini söyler. Yaşadıkları şehir ve devir hakkında bilgi verildikten sonra şeyh şairin en ünlü eserleri hakkında, eserden bir bölüm aktarmak suretiyle veya bir anekdotla, bilgi verir. Biyografinin sonunda ise örnek vereceği beyit hakkındaki düşüncesini belirttikten sonra örnek beyitleri vermiştir.
Fasl-ı Sânî’de Osmanlı ülkesinde şiir söyleyen 7 sultan şair yer almaktadır. Bunlar sırasıyla: II. Sultan Murat, Fatih Sultan Mehmed, II. Bâyezid, Şehzâde Cem, Şehzâde Korkut, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman’dır. Bu faslın başlangıcında Latîfî, padişahların “Sultanlar yeryüzünde Allah’ın gölgeleridir.”ululamasıyla yüceltilmiş olduklarını, Allah’ın onların ellerine, dünyaya çekidüzen verme gücünü; dillerine ise inci dizisini andıran şiiri verdiğini vurgulayarak onları övmüş ancak kutlulukla kuşanmış yaradılışlarının beyit ve gazel yazmaya uygun olmadığını belirtmiştir.
Fasl-ı Sâlî, Tezkire’nin asıl çatısını meydana getirmektedir. III. Fasılda, II. Murat devrinde başlayarak eserin yazıldığı yıla kadar Osmanlı ülkesinde yetişmiş ve Türkçe şiirleriyle tanınmış 314 şair yer alır. Latîfî, tezkireyi yazdıktan sonra uzunca bir süre yaşamıştır. Bu süre içinde, ortaya çıkan eleştirilerin de ışığında eserin en az iki defa yeniden ele alındığı, farklı nüshalarda artıp azalan şair sayısından anlaşılmaktadır. En eski yazma olarak bilinen, Kayseri Râşid Efendi Kütüphanesindeki 1550 tarihli yazmada 308 şâir yer alırken, matbu nüshada bu rakam 320 şaire ulaşır. Rıdvan Canım tarafından eser üzerinde yapılan doktora çalışmasında ise bu rakam, 334’tür.
Mehmet İsen, eserin Kayseri nüshasını (Kayseri Kütüphanesi, no: 1160) esas alarak, Latîfî Tezkiresi’ni hazırlamıştır. Eserde, Osmanlı ülkesi içinde şöhret kazanan 314 şair alfabetik sıra ile verilmiştir.. Bu şairler, Latîfî’nin çağdaşı olan ve eski şairler olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır.
a-) Çağdaşı olan Şairler: Latîfî’nin çağdaşı olan şairler, başlıca iki gruptan oluşmaktadır: Edebî kişiliğini beğendiği şairler ve beğenmediği şairler.
Latîfî, edebî kişiliğini beğendiği şairlerin bazılarını, şairin yer aldığı madde başından itibaren övgü dolu sözlerle beğendiğini vurgulamıştır. Bu şairlerin açıklandığı madde başları şöyledir: “Aşk Meydanının Korkusuz Cambazı, Sevgi Kâbesinin Büyük Fedakârı, Seyyitlerin Önderi Seyyit Nesîmî –Allah sırrını kutsasın-”, “Peygamberin Ahlâkının Vârisi Celâlzâde Nişancı Mustafa Çelebi –Allah Yükselişini devam ettirsin-”
Bu madde başlarının açıklamalarında şairin yaşam hikâyesinin anlatılmasının ardından, eserleri, övgü dolu sözlerle açıklanmış ve onu üne kavuşturan şiirlerinden dört ya da beş beyit örnek olarak verilmiştir.
Latîfî, beğenmediği şairleri kısa cümlelerle ve şairin sanatı hakkındaki düşüncelerini, eleştirel ifadelerle açıklamıştır. Bu şairlerle ilgili değerlendirmelerde Latîfî, genel olarak; “nazmında pek incelik ve gazellerinde hemen hiç zerafet yoktur.”, “şuh tabiatının zerafeti ve şiir alanında mahareti yoktur.”, “şiir söylemekte hemen hiç mahareti ve şiirinin o kadar güzelliği yoktur.”gibi ifadelerle şairin sanatı hakkındaki düşüncesini belirmiştir.
Latîfî’nin çağdaşı olan şairler sırasıyla şu şekildedir: Âfitâbî, Ahmed Rûmî, Ahmed-i Dâ’î, Ahmed Rıdvan, Arifî, Askerî, Âşık Çelebi, Aşkî, Aşkî, Atâ, Bahârî, Behiştî, Behiştî-i Vâiz, Behlül-i Hâfiz, Celâl, Celîlî, Fevrî, Firdevsî, Fuzûlî, Gubârî, Hafız-ı Acem, Hâletî, Hâverî, Hayâlî Beg, Hayâtî, Hilâlî, İşretî, Kâmî, Kandî, Kaniî, Kâzımî, Kemâl Halvetî, Kıyâsi, Latîfî, , Leâlî, Mahvî, Mesihî, Meşrebî, Mîrek, Muammâyî, Nâlişî, Nazîfî, Neşrî, Nigâhî Nihânî, Nûrî, Rahmî, Remzî Çelebi, Sa’dî , Safâyî, Sâlih Çelebi, Sa’yî, Sebzî, Sehâbî, Selîkî, Subhî Çelebi, Subhî, Sun’î, Sürûrî, Sürûrî, Şâhî, Şâmî, Şemsî, Şemsî Aga, Usûlî, Vahîdî, Vâlihî, Vasiî, Yahyâ Beg, Yetîm, Zaîfî, Zârî, Zârî,
b-) Eski Şairler: Latîfî’nin tezkireye dâhil ettiği eski şairlerin sayısı oldukça fazladır. Latîfî, bu şairlerden beğendiklerinin isimlerini de yine çağdaşı olan beğendiği şairlerde olduğu gibi övgülü söz ve duanın arasında vermiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: “Şairler Meydanının Mükemmeli ve Manzume Yazanların İyi Vasıflı Kişisi, Merhum NECÂTİ- Allah onu cehennemden saklasın ve cennet saraylarında barındırsın-”, “Şairlerin Önderi MEVLÂNÂ ŞEYHÎ –Allah derecesini cennetin ve göğün en yücesine çıkarsın-”
Bu şairlerle ilgili açıklamaları, çağdaşı olan şairlere nisbeten daha teferruatlıdır. Latîfî, bu fasılda yer alan şairlerin, karakteristik çizgilerle hayatları, görevleri ve eserleri ile ilgili bilgiler ve bazan da şairle ilgili bir anekdot verir. Mesela, “Hadîdî” madde başında ilgili açıklamalardan sonra şöyle bir anekdot yer almaktadır: “Ticaret yapanı Allah sever” hadisi gereği, demircilikle geçinir, kimsenin başına kakamayacağı ekmeğini pazusunun gücüyle elde ederdi. Eski dostlarından biri, niçin bu kadar bilgi, beceri ve mükemmel yetenekle devlet ileri gelenlerine gidip bir görev istemiyorsun, yolunu bulamadın bari cihetini bul, diye sorunca şöyle cevap verdi. Görev denilen şey zamanımızda bedava elde edilemez, her bilgisi becerisi olan da onu gidip hazır bulamaz. Aydınların dilinde görev destekten ibarettir, desteğin ise evveliyatı olmalıdır.” Latîfî, ilgili anekdotu aktardıktan sonra şairin ünlü şiirlerinden örnekler verir.
Eski şairler hakkında verilen bilgiler arasında, şairin ölüm sebebi de bulunmaktadır. ahirete. Öncelikle ilgili madde başında, şairin isminin ardından “Allah rahmet eylesin” duası ile hayatta olmadığı vurgulandıktan sonra şairin nerede ve ne şekilde ahirete göçtüğü açıklanmıştır. Örneğin; “Hasan, Rumelili” madde başında: “…Sonunda bu fenâ sahibi dervişi, sıkıntı tekkesinde Yezid düşüncesinde biri, Hüseynîler arasında vurup şehid etti ve Sultan Bâyezid devrinin ortalarında âhirete gitti.” İfadesi ile ölüm sebebi açıklanmıştır.
Şairler sırasıyla: Ahmed Paşa, Ahmed Çelebi Müfti, Ahmed Zaîm, Ezherî, Ezherî-i Diger, İshak Çelebi, Esîrî, Usûlî, Enverî-i Midâdî, Emrî, Emîrî, Âhî, Bâlî, Bâkî, Bedrî, Bezmî, Bediî, Basîrî, Belîgî, Beyânî, Temennâyî, Sânî, Senâyî, Siyâbî, Çakerî, Câmî-i Rûmî, , Hâfız-ı Konevî, Habîbî, Hadîdî, Harîrî, Harîrî- Hasan Çelebi, Hüseynî, , Zâtî, Zekâyî, Zihnî, Rayî, Rahikî, Resîmî, Rızâyî, Refîkî, Remzî, , Revânî, Rûhî, Riyâzî, Zeynî, Zeynep, Sâatî, Sâgarî, Sâkî, , Sadrî, Sun’î, , Abdî, Adnî, Izârî, Özrî Aşkî, Atâyî, Atâ, , Amrî, , Gazzâlî, Fânî, Fahhârî, Fahrî, Kâdirî, Kadrî, Kudsî, , Kebirî, Kerimî, Keşfî, Keşfî, Gülşenî, Kemâl-i zerd, Güvâhî, Kevserî, Lâmiî, Lâyihî, Lutfî, La’lî, Likâyî, Meâlî, MahremîMelihî, Münirî, Mehdî, , Vahyî, Hâşimî, Helâkî, Hilâlî, Hümâmî, Hevesî…
Hâtime bölümünde, Latîfî, kitabını 953 (1546) tarihinde bitirdiğini, devrinde şiir ve nesre önem verilmediğini, bu yüzden eserini arzu ettiği düzeyde yazamadığını ve bu işi sırf hayır duâ ile yâd edilmek ve Zaîfî’nin hatırını kırmamak için tamamladığını ifade etmiştir. Latîfi, bu sözlerin ardından, devrin okur-yazarını şu şekilde açıklamıştır:“ Özellikle de yüce mevkilerde bulunan zamanın ileri gelenleri arasında, gösterişli söz ustaları ile hüner sahiplerini koruyacak, hüneri besleyecek kişiler bulunmamaktadır. Dünya halkı sahte süslerle bezenmiş dış görünüşe baktıkları için mânâ gizlenmiş, marifete kimse bakmaz olmuştur.” Latîfî bu sözlerinin ardından örnek bir “Kıt’a” ile eserini bitirmiştir:
“ Duâdan yâd eden cân-ı hazînim
Cihân dârından îmân ile geçsin
Duâ olmazsa bârî cân u dilden
Diye lutf eyleyip Hak rahmet etsin”

3. Gülşen-i Şu’arâ

Ahdî tarafından 971/1564-1002/1593 yılları arasında kaleme alınan ve Ahdî Tezkiresi olarak da bilinen, Gülşen-i Şu’arâ, Tezkire-i Erbâb-ı Safâ a‛nî Gülşen-i Şu’arâ adını taşımaktadır. Anadolu sahasında Sehî ve Latîfî Tezkiresi’nden sonra yazılmış üçüncü tezkiredir. Ahdî, tezkireyi Şehzâde Sultan Selîm adına yazmıştır. Tezkirenin birden fazla nüshası vardır.
Gülşen-i Şu’arâ, Latîfî Tezkiresi’nde ve önceki tezkirelerde yer almayan bazı şairleri ihtivâ etmesi bakımından büyük önem arz etmektedir. Eserde, çoğu, devletin doğu kesiminden olan ve diğer tezkirelerin hiç birinde yer almayan 149 şair bulunmaktadır. Doğu kesiminden Irak başta olmak üzere, bugünkü İran, Azerbaycan, Buhara, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan bölgede yetişmiş birçok şair ilk defa Ahdî ile edebiyat dünyamızdaki yerini almıştır. Örneğin, Fuzûlî hakkındaki bilgiler –şâirin hastalık ve ölümü, şâir olan bir oğlunun olması- ilk defa Ahdî’nin Tezkiresi’nden öğrenilmiştir. Yine İstanbullu Tab’î’nin İstanbul Şehrengizi, Zamirî’nin Leylâ vü Mecnûn mesnevisi, Mecdî’nin Mecmuatü’n-Nezâ’iri’si ilk olarak Gülşen-i Şu’arâ ile edebiyat dünyamıza tanıtılmıştır.
Gülşen-i Şu’arâ’da dil, Latîfî Tezkiresi’ne nazaran biraz daha ağır, ikili, üçlü terkiplerin ve secilerin çok kullanıldığı, sanatkârâne bir dildir. Özellikle Mukaddime ve Hâtime bölümlerinde sanatkârâne olarak adlandırılan nesrin özellikleri görülmektedir. Bu bölümlerde müellif, hüner gösterme peşindedir. Birinci, ikinci ve üçüncü bölümlerde kullanılan dilin kullanılış biçimini şâirin sosyal statüsü belirlemektedir. Buna bağlı olarak bu bölümlerde dil, zaman zaman sanatkârâne nesirde olduğu gibi ağırlaşmakta, zaman zaman da orta ve sâde nesrin özelliklerini göstermektedir. Devrin şairlerinin alfabetik olarak anlatıldığı, dördüncü bölümde ise, dil sâdedir.
Tezkire, daha önceki devirlerde yaşamış eski şairleri kadrosu dışında tutup, yalnız kendi çağdaşı olan şairleri ihtiva etmesi bakımından Latîfî Tezkiresi ve önceki tezkirelerden farklılık arz eder. Ancak şâirlerin alfabetik olarak sıralanması, Ahdî’nin Latîfî Tezkiresi’ni gördüğünü göstermektedir. Süleyman Solmaz bu konuda şunları söylemiştir: “Kendinden önce yazılmış tezkireleri görmemiş, hatta incelememiş olması düşünülemez. Bilakis mesela Latîfî Tezkiresi’ni gördüğünü, fakat beğenmediğini eserinde belirtmektedir: Kastamonıdan ehl-i kalemden üslûb-ı inşâda kendü re’yi ile bî-misl ü bî-hemtâ oldugıçün mukaddemâ tezkire-i şu’arâ yazmışdur. Lakin pesend-i zurefâ ve makbûl-i fuzalâ olmamışdur zîrâ ki çok yirde ta‛assub itmişdür

3.1. Gülşen-i Şu’arâ’nın Tertip Şekli

Ahdi, Gülşen-i şu’arâ’yı “Dört Ravza” olarak tasnif etmiştir. Gülşen-i Şu’arâ, ilk olarak bir mukaddime, “ravza” adı verilen üç bölüm ve bir hâtime halinde düzenlenmiş olmakla birlikte Ahdî, eserine sonradan sancak beyleri ve defterdar şâirleri içeren bir bölüm ekleyerek dört ravzaya çıkarmış, diğer ravzalara da bazı şâirleri eklemiştir.
Tezkirenin mukaddime bölümü, hamdele ve salvele ile başlamaktadır. Farsça üçlü terkiplerin kesif bir şekilde kullanıldığı bu bölümde verilen na’t ve münâcaat ve tevhîd beyitleri Farsça örneklerden seçilmiştir. Yine aynı bölümde Kanunî Sultan Süleyman ve Şehzâde Sultan Selim’in övülmesinin ardından Sebeb-i Te’lîf-i Gülşen-i Şu’arâ başlığı yer almaktadır. Bu başlık altında Ahdî; Hicrî 960 (M. 1552)’ta Hüsrev isimli bir şairle Rûm diyarına gitmek üzere Bağdat’tan yola çıkdığını, bir süre sonra bu arkadaşından ayrıldığını ifade etmektedir. Arkadaşının kişilik özelliklerini ve dostluğundan duyduğu memnuniyeti övgü dolu sözlerle anlatan Ahdî, onunla birlikte uğradığı yerlerde oldukça faydalı bilgiler öğrendiğini dile getirmektedir. Ahdî arkadaşından ayrıldıktan sonra üzüntü duyduğunu şu beyitle dile getirmiştir:

“Budur devr-i zamānun ittifākı
K’olur her visālün bir firākı”

Ahdî’nin, arkadaşından ayrılışının ardından İstanbul’a karşı duyduğu hayranlığı anlatmaya başlamasından şairin İstanbul’a gelmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şair, İstanbul’un havası, suyu, mesîre yerleri, çarşıları ve türlü çeşit güzelliklerini övgü dolu sözlerle anlattıktan sonra, İstabul’da bilgin ve âlimlerin çok olduğunu, kendisinin büyük âlimlerin hizmetinde olduğunu, ileri gelen devlet adamlarıyla görüştüğünü, şairlerle, fasîh ve belîg kişilerle bir araya geldiğini, onlarla görüşüp bilgilerinden istifade ettiğini belirtmiştir. Ahdî, bu bölümde ayrıca Anadolu Türkçesini öğrendiğini, bu şivenin darb-ı mesellerine kadar vâkıf olduğunu ve bu şive ile şiir yazacak seviyeye geldiğini belirtmektedir. Bölümün sonunda, şair, Bağdat’a geri dönüşünü anlattıktan sonra, şairler hakkında topladığı bilgiler kaybolmasın diye tezkiresini yazdığını belirtmiştir.
Ravza-i Evvel’de başta devrin padişahı Kanunî Sultan Süleyman olmak üzere Sultan Selim ve diğer şehzâdelerle birlikte 17 şair yer almaktadır. Bunların isimleri sırasıyla şöyledir: Kanunî Sultan Süleyman, Sultan II. Selim, Sultan Murad, Sultan Mustafa, Sultan Mehmed, Sultan Bâyezid, Sultan Cihangîr, Şemsî Ahmed Paşa, Cenâbî Paşa, Pîrî Paşa, Temerrüd Ali Paşa, Hasan Paşa, Mehemmed Paşa, Nişanî Beg, Ebü’l-fazl Efendi, Celâl Efendi, Hâlî Ahmed Efendi.
Ravza-i Sânî’de, devrin ileri gelen devlet adamlarından oluşan 25 şair bulunmaktadır. Bunların isimleri sırasıyla şöyledir: İbni Kemal Ahmed Efendi, Hˇâce Çelebi, , Perviz Efendi, Mehemmed Çelebi, Mehemmed Efendi, Kara Çelebi Mehemmed Efendi, Kâmî Efendi, Sâlih Efendi, Mehemmed Şâh, Kınalızâde Âli, Ahmed, Beşiktaşlı Yahyâ, Hayâlî, Sürûrî, Vusûlî, Fevrî, Kassabzâde Rızâyî, Abdü’l-ganî, Pîr Mehemmed Azmî, İlmî, Bâkî, Nevâlî, Ahmed Paşa, Dâ‛i, Derviş Çelebi.
Ravza-i Sâlis’de devrin ulemâ ve müderrislerinden oluşan 14 şair anlatılmıştır. Bu şairler şu şekilde sıralanmıştır: Ahmed Beg, Derviş Beg, Adlî Efendi, Ömer Beg, Hakîkî Beg, Nihânî Turak Çelebi, Tabî, Hatmî Mustafa Beg, Yümnî Beg, Âlî Beg, Germî Beg, Fikrî Beg, Feyzî, Keşfî.
Ravza-i Sânî ve Ravza-i Sâlis bölümlerinde, madde başı olarak yer alan şairlerin öncelikle gerçek adı veya mahlası, devlet erkânında önemli makamlarda bulunan babaları hakkında bilgi verilmiştir. Bu bilgilerden sonra, şairin rütbesi ve görev yaptığı yerler, kendisinden eğitim aldığı devrin önemli âlimleri hakkında bilgiler ve şairin kişilik özellikleri ile sanatının güzellikleri hakkında övgü dolu sözler bulunmaktadır. Ahdî’nin bu bölümdeki şairlerle ilgili verdiği bilgiler arasında en çok vurguladığı nokta şairin Farsça ve Arapça düzeyindeki bilgileri, bunları hangi kaynaklardan öğrendiği ve bu dillerde yazmış olduğu şiir ve inşâ türündeki eserlerin başarı düzeyleri hakkındaki olumlu düşünceleridir. Ahdî, bu şairlerle ilgili bilgileri vermesinin ardından örnek beyitler olarak şairin Farsça ve Türkçe yazdığı beyitleri seçmiştir.
Ravza-i Râbî’ de dönemin 325 şairi anlatılmıştır. Ahdî, Gülşen-i Şu’arâ’ya dâhil ettiği şairleri, Latîfî Tezkiresi’nden farklı olarak, sadece kendi çağdaşı olan, en fazla Kanunî devrinde yaşayan şairlerle sınırlandırmıştır. Tezkirede, Latîfî Tezkiresi’nde yer alan bazı şairler de bulunmaktadır. Madde başları da yine Latîfî Tezkiresi’nde olduğu gibi alfabetik sıraya uygun olarak tertip edilmiştir.
Ahdî, madde başlarını açıklarken, eserin kaynakları hakkında bilgi vermektedir. Mesela; bazı şairleri bizzat tanıdığını ve onların eserlerini incelediğini, bazılarıyla geçmişte ahbaplık ettiğini, bazılarıyla mektuplaştığını, bazılarıyla da aralarında dostluğun kardeşlik derecesinde olduğunu söylemektedir. Bir kısım şairlerde ise “evsâfın gûş itdigümüz şu’arâdandur” ifadesini kullanmıştır. Bu vesileyle Süleyman Solmaz, eserinde , Ravza-i Râbî’de yer alan şairleri, müellifin “Görüştüğü Şairler”, “Vasfını İşittiği Şairler” ve “Ahdî İle mektuplaşan şairler” olarak tasnif etmiştir. Ancak Tezkirede, Latîfî Tezkiresi ile ortak şairlerin bulunmasından dolayı biz bu maddelere “Latîfî Tezkiresi’nde Yer Alan Şairler” maddesini de ekliyoruz.
a-) Görüştüğü Şâirler: Bu başlık altında değerlendirilen şairlerin öce adları veya mahlasları, sonra,( belirtilmişse) görüştüğü yerin adı parantez içinde kaydedilmiştir. Bu şairlerin isimleri sırasıyla şu şekildedir:
Pîrî Paşa, Temerrüd Ali Paşa (Sivas), Pervîz Efendi, Sürûrî Efendi, Rızâyî Efendi (Dimetoka, Edirne ve İstanbul), Emrî Çelebi (Edirne ve Bağdat), Emânî, Behiştî (İstanbul), Cüdâyî, Hamdî-i Bursevî (Bağdat), Hatemî Beg (Edirne ve İstanbul), Sâmî, Rûhî Çelebi (Bağdat), Ref’î Çelebi, Tufeylî (Bağdat), Tarzî (Bağdat), Tarikî (Bağdat), ‛Izârî Çelebî (Edirne ve İstanbul), ‛Adnî (Bağdat), ‛Arifî, Fânî (Bağdat), Lutfî-i ‛Acem (Bağdat), Mecdî (İstanbul ve Bursa), Mahfî (İstanbul ve bursa), Nev‛î Çelebi (Edirne ve İstanbul), Vâlihî Çelebi (Edirne ve İstanbul), Visâlî Çelebi (Edirne ve İstanbul).
Ahdî, görüştüğü şairleri açıklarken, şairle hangi vesileyle görüştüğünü belirtir. Örneğin Ref‛î Çelebi madde başında şairle görüşme vesilesini açıklarken “kendi evinde Ref‛î ile birçok defa uzun sohbetlerde bulunduklarını, bu görüşmelerin giderek samimi bir dosluk mertebesine ulaştığını, bu vesileyle Ref‛î’nin gönlü hoş eden beyitlerini ve eşsiz güzellikteki kelimelerinin hepsini görüp, incelediğini kaydetmiştir.”
b-) Vasfını İşittiği Şairler: Ahdî, kendisinin bizzat tanımadığı, ancak başkalarından aldığı bilgiler çerçevesinde açıkladığı bu şairler hakkında edindiği bilgilerin kaynaklarını belirtmemiştir. Vasıflarını işittiği şairleri açıklarken genellikle, “evsâfın işitdigümüz şu’arâ-dandur” ifadesiyle açıklama yapmıştır. Vasıflarını işittiği şairler şunlardır:
Usûlî, Enverî, Hâfız, Hayretî, Hüsâm Beg, Hısâlî, Riyâzî-i Üskübî, Sıhrî-i Üskübî, Sâfî, Sarfî, Za‛ifî, Kudsî, Meşrebî, Mu‛idî, Hilâlî, Yetim Alî Çelebi, Ülfetî, ‛Ârif Çelebi ve Gafûrî Çelebi.
Ahdi, vasfını işittiği şairleri açıklarken, “evsâfını gûş ittigümüz şuarâdandur.” İfadesinin ardından şairin hayatı ve vasıflarıyla ilgili bilgi verirken bu bilgileri başka kaynaklardan aldığını ifade eden cümleler kurmuştur. Örneğin Usûlî madde başını açıklarken “ Mısır’da Şeyh İbrahim hazretlerinin hizmetine girme şerefine ulaşmış olup, dergâhında çile doldurup kalbini arındırmışlar. Sonunda Rûm’a geri dönüp geldiğinde kendi şehrinde yerleşmişler. O esnada yüksek mertebedeki kadılardan biri, o bilgiyle donatılmış kişiye bir haber gönderir ki kırk gün oldu bu diyara geldiniz lutf edip bizi yerden yükseltmediniz ve… [Usulî] bu sözlere cevap söylemişler kırk yıldır ben kendime gelemedim ki size niçe varayın.”
c-) Ahdî ile Mektuplaşan Şairler: Tezkirede Ahdî,nin mektuplaştığını belirttiği iki şair yer almaktadır: Ahmed Paşa (Na‛tî) ve Murâdî-i Bağdâdî. Ahdî, bu madde başlarını açıklarken verdiği bilgileri ve şiir örneklerini şairlerin kendilerinden aldığı mektuplardan elde ettiğini kaydetmiştir. Mesela; Ahmet Paşa (Na‛tî) madde başında şunları kaydetmiştir: “ Dost sohbetlerine önem veren, her ilimden faydalanmış, şiir ve inşânın yöntem ve kâidelerini bilen, latif yaratılışı ile şiire yakın olan, akıcı dili ve inci tanesi gibi sözleriyle ikna gücü kuvvetli olan bu zeki ve üstün insanın, 995 senesinde Bağdat diyarında, gamlı bendenize, inci gibi sözlerle dolu bu parlak gazeli gelmiş ve şiir ustalarının tezkiresine işlenmiştir.”
d-) Latîfî Tekiresi’nde Yer Alan Şairler: Tezkirede Latîfî Tezkiresi ile ortaklık gösteren şairler, Kanunî Sultan Süleyman devrinde yaşayan ve Ahdî’nin çağdaşı olan şairlerden oluşmaktadır. Bu şiirlerin isimleri sırasıyla şöyledir: Usûlî, Âfitabî, Emrî, Bâkî, Behiştî, Tâbîî, Türâbî, Sânî, Senâyî, Celi’lî, Cihânî, Hâfız Konevî, Hâverî, Zihnî, Rahmî, Rızâyî, Rûhî, Zârî, Sa’yî, Selîkî, Siyâhî, Zâmrî, Ziyâyî, Zuhûrî, Ârifî, Âşıkî, Ulvî, Âli Çelebe, Garîbî, Kadrî, Kudsî, Kevserî, Leâlî, Lâyihî, Lütfî, Latîfî, La’lî, Muhyî, Medhî, Visâlî, Hatifî, Helâkî, Hilâlî, Yetim Ali Çelebi.
Gerek bu madde başında gerekse Gülşen-i Şu’arâ’nın bütünü içerisinde yer alan şairler hakkındaki Ahdî’nin kanaatleri, Galatalı Siyâmî, Nevâlî Çelebi gibi birkaç şair dışında Latîfî’nin değerlendirmelerine tezat oluşturacak şekilde, genellikle müsbettir. Hatta eserine aldığı şairlerin birçoğunu aşırı sözlerle övmüş olması, iyi ve kötü şairler hakkında doğru bir değerlendirme yapmamış olduğunu göstermektedir. Şairlerin çoğu hakkında açıklama yaparken “ emsâl ve akranları içinde tek, şiirleri renkli, çarpıcı ve sözleri şirindir” Gibi genel bir ifade kullanmıştır.
Hatîme-i Kelâm bölümünde, Ahdî, eserini devrinin padişahı, şehzadeleri ve ulemanın doğru ve güzel sözlü şairlerinin kendisine bildirdikleri doğru bilgiler ışığında tamamladığını kaydetmiştir. Yine bu bölümde eserini Farsça yazılmış bir şiiriyle övdükten sonra kusurlarının bağışlanması için temennilerde bulunmuş ve bir şiiriyle eseri bitirmiştir.

4. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi

Hasan Çelebi, 994/1585-86 yılında Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi veya Tezkiretü’ş-şu’arâ olarak bilinen eserini, 16. Yüzyılın beşinci tezkiresi olarak kaleme almıştır. Tezkirenin kime adandığı konusunda çok farklı görüşler ortaya atılmış olmakla birlikte İbrahim Kutluk , Gibb’in ünlü edebiyat tarihinde belirttiği, tezkirenin Hoca Sa‛düddin Efendi’ye adandığı düşüncesini desteklemektedir. İbrahim Kutluk, bu konuda şu açıklamayı yapmıştır: “Yazar, kitabının önsözünde, Hoca Sa‛düddin Efendi’ye uzun bir bölüm ayırmış, onun alabildiğine abartılı bir biçimde övmüştür. III. Murâd’a adandığı sanısı, önsözde, Sultan Murâd’a ayrılmış olan sayfalardan ileri gelse gerektir. Ancak unutmamalıdır ki, III. Murad devrin padişahıdır, şiir de yazmaktadır, Sa‛düddin Efendi’nin de öğrencisidir. Hocası övülen bir padişahın övülmesi, ona özel bir yer ayrılması doğaldır.”
Hasan Çelebi, eserini kime sunduğunu açıkça belirtmemiştir. Fakat Sebeb-i Te’lîf-i Kitab ve Zikr-i Evsâf u Elkâb-ı Cenâb-ı Saadet-nisâb başlıklarıyla Hoca Sa‛düddin Efendi için söylediği övgü dolu sözler, Tezkire’nin Hoca Sa‛düddin Efendi’ye sunulduğunu göstermektedir.
Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi, ağır bir dil ve sanatkârâne bir üslûpla kaleme alınmıştır. 16. Yüzyılda yazılan hiçbir tezkirenin dili ve anlatımı bunun kadar süslü ve sanatlı, bunun kadar güç anlaşılır değildir. Bu güçlük, anlatım eksikliğinden değil, Hasan Çelebi’nin az kullanılan ya da alışılmamış sözcükleri seçmiş olmasındandır. Tezkirede yoğun olarak Arapça sözcüklerin unutulmuş olanları, alışılmamış çoğul biçimleriyle kullanılmıştır. Özellikle Tezkire’nin mukaddime kısmında, padişahların açıklanmasında ve üçüncü fasılda yer alan ilmiye sınıfına mensup şairlerin anlatımında, müellif, divan nesrinin bütün özelliğini, inceliğini yansıtan, uzun, sanatlı cümleler kurmuştur.
Hasan Çelebi, eserine çoğunlukla ilmiye sınıfına mensup şairleri dâhil etmiş, 15. Yüzyıl ve 16. Yüzyılda yaşamış olan 627 şairin biyografisini vermiştir. Eserin şairlere ayrılan III. Faslı, Ahmet paşa ile başlayıp, Yusuf ile bitmektedir. Tezkirede devrin sultanı III. Muradın ve Tezkire’nin adandığı Hoca Sa‛düddin Efendi hakkında açıklamanın yapıldığı bölüm ana bölümlere dâhil edilmeyerek, mukaddime kısmında verilmiştir. Hasan Çelebi, Tezkire’nin diğer bölümlerinde yer alan şairlerle birlikte toplam 640 şairi esere dâhil ederek, tezkire geleneğinin en hacimli örneğini vermiştir.
Hasan Çelebi’nin böylesine hacimli ve seçkin bir tezkireyi yazabilmiş olmasında çeşitli unsurların etkisi bulunmaktadır. Öncelikle kendisinden önce Ahdî, Âşık Çelebi, Latîfî ve Sehî Bey, tezkire yazmışlardır. Bu tezkirelerin yanı sıra Hasan Çelebi’nin ozan ve şairlerin bol bulunduğu Bursa’da doğmuş olması ve Anadolu’nun diğer kültür merkezlerinin birçoğunda görev yapmış olması, devrin ozan bilgin ve ileri gelen aydınlarla tanışmış olması, Hasan çelebi’nin bu denli hacimli ve değerli bir tezkireyi yazabilmesinde etkili olmu

4.1. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nin Tertip Şekli

Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi, tertip şekli olarak Latîfî Tezkiresi gibi bir mukaddime ve üç fasıl halinde düzenlenmiştir. Ancak Tezkire’de, Latîfî Tezkiresi’nde ve Gülşen-i Şu’arâ’da bulunan hâtime bölümü bulunmamaktadır.
Mukaddime Bölümü: “Bu, insanın gönül gözü hazinelerinin anahtarı olan tezkirenin başlangıcıdır; olumsuz üstünlüklerin önsözü, sonsuz mutlulukların dizinidir.” Cümlesi ile başlar. Daha sonra, diğer iki tezkirede de olduğu gibi, hamdele ve salvele bölümleri bulunmaktadır. Bu bölümlerde Hasan Çelebi, Allah’ın birliği ve kudretini övdükten sonra, Hz. Peygamber’in faziletlerini anlatır. Son olarak da günahlarının bağışlanmasını diler.
Bu bölümün ilk başlığı, Zikr-i Elkâb-ı Pâdişâh-ı Cihân’dır . Diğer tezkirelerden farklı olarak devrin padişahının açıklanması, mukaddime bölümüne alınmıştır. Bu bölümde devrin padişahı III. Murad’ın övgüsü ve şiirlerinde örnekler bulunur. İkinci başlık, Zikr-i Mevâni’-i Eyyâm ve Alâ’ik-i Sipihr-i Nâ-fercâm’dır. Bu başlık altında Hasan Çelebi, kitabını Tanrı’nın yardımıyla tamamladığını ve bilge kişilerin değerlendirmesine sunulduğunu ifade etmiştir. İbrahim Kutluk’a göre bu bilge kişi, Sa‛düddin Hoca’dır. Kutluk şöyle demiştir: “Kitabını apaçık Sa‛düddin Hoca’ya adadıktan sora, sanki onu düşünmemiş bir duruma düşmemek için, böylesi bir övgüyü eklemeyi uygun bulmuştur.” Bu bölümün üçüncü başlığı: Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb ü Elkâb-ı Cenâb-ı Saâdet Nisâb’dır. Bu başlık altında ilk olarak Sa‛düddin Efendi’nin nitelikleri nazımla övülmüş daha sonra eserin yazılma sebebine geçilmiştir. Hasan Çelebi, devrinde şiir ve inşa’a sadece padişahın ve şairlerin önem verdiğini onların dışında kalanların bilgisizlik ve eksiklik içinde olduğunu ifade ettikten sonra böyle bir ortamda bilgi ve şiirin gelişemeyeceğini düşünerek üzüntü duyduğunu ifade etmiştir. Hasan Çelebi, bu düşüncelerle üzgün olduğu bir gün kulağına tuhaf bir ses geldiğini, bu sesin kendisini “Tanrım, beni gelecekte ünlü kıl” sözünü gerçekleştirmeye çağırdığını ve bu nedenle bu eseri meydana getirdiğini kaydetmiştir.
Bu bölümün son başlığı ise: Vasf-ı Şerîf-i Hazreti Hâce Efendi’dir. Hasan Çelebi bu başlık altında Sa‛düddin Efendi’yi bilgi, kültür, ahlâk ve erdem bakımından övmüş, yeryüzünde ne kadar değerli şey varsa bunların hepsini onun şahsında birleştiğini belirtmiştir. Sonra, hayat hikâyesine geçmiş ve Şehzade Sultan Murad’a hoca olduğunu vurgulamıştır.
Fasl-ı Evvel’de, kronolojik olarak zikr edilen başlıca 6 padişah yer almıştır: II. Sultan Murad, Fâtih Muhammed, II.Bâyezid, I.Selim, Sultan Süleyman, II.Selîm.
Hasan Çelebi, bu bölümdeki madde başlarını açıklarken, ilk olarak padişahların kişilik ve makamlarının yüceliğini İran hükümdar ve kahramanlarından: Feridûn, Dârâ, Cemşîd, Hurşîd ve Makedonya kıralı İskender’le benzetme kurmak suretiyle övmüştür. Daha sonraki bölümlerde ise, padişahların kutsal niteliklerini ve “Cihan hâkimiyeti” mefkûresini ayet ve hadislerden yararlanarak yüceltmiştir.
Fasl-ı Sanî’de, 5 şehzade açıklanmıştır. Bunlar sırasıyla: Sultan Korkud, Sultan Cem, Sultan Mustafa, Sultan Muhammed, Sultan Bâyezid.
Şehzadelerin yer aldığı bu bölümde madde başı açıklamaları yine padişahlar bölümünde olduğu gibi şehzadelerin kişilik özelliklerinin ve başarılarının yüceltilmesi ile başlamaktadır. Bu bölümün ardından şehzadenin kimlik bilgileri ve görevlendirildiği iller hakkındaki bilgiler ve şehzadenin yaşadığı tarihi bir olay ve bu olayla ilgili olarak yazdığı bir gazelden örnek beyitler verilmiştir. Örneğin; Cem Sultan’ın açıklandığı madde başında, “rivayet olunur ki, Sultan Bâyezid’in Avrupa ile ilgili hatırlamak istemediği bir hatıra olarak; o şanlı şehzadenin [Cem Sultanın] başını zehirli bir ustura ile traş edip, onu şehitler zümresinden başı etmişler, cesedini de defn edilmesi için İslam sınırları içine göndermişlerdir. Mevtâ, Bursa şehrinde, Murâdiye civarında gömülmüştür. Onun macera ve akıbeti, halk içinde çok yayılmış ve herkes tarafından duyulmuştur. [Cem Sultan] O diyardan acı ve sıkıntılarını dile getirdiği sayısız mektup göndererek acı ve sıkıntılarını dile getirmiştir. Bu mektuplarla acısını dile getirdiği bir de kaside göndermiştir matlaı budur.” Bu anekdotun ardından şairin kasidesi yer almaktadır.
Fasl-ı Sâlis’de, “‛Ulemâ ü Şu’arâ Beyânındadır.” Başlığı altında 15. Ve 16. Yüzyılda yaşamış olan 627 şair açıklanmıştır. Bu şairlerin bir kısmı, eski bilginlerden oluşmaktadır. Hasan Çelebi’nin, bu şairler hakkında verdiği bilgiler, ailesinden ya da bu şairleri görenlerden anlatılan bilgi ve söylentilerdir. Diğer kısmı, Hasan Çelebi’nin tanıdığı şairlerdir. Bu şairler Hasan Çelebi’nin şiirlerini bildiği, kendilerini iyi tanıdığı şairlerdir. Başka bir bölümü ise, kendilerini tezkiresine alması için, gazellerini, beyit ve matlalarını göndermiş olanlardır. Geriye kalan şairler ise Latîfî Tezkiresi ve Âşık Çelebi Tezkiresi’nde yer alan şairlerdir.
a-) Eski şairler: Hasan Çelebi’nin tezkirede açıkladığı eski şairler, aynı zamanda eskinin ünlü bilginleridir. Hasan Çelebi madde başında yer alan şairi açıklarken ilk olarak şairin adını veya mahlasını verdikten sonra şairle ilgili vereceği bilgilerin kaynağını belirtir. Örneğin Zâtî madde başında: “ Bazı akıl sahipleri yukarıda zikr edilen kişi hakkında şöyle rivayet ve nakl ederdi: sekiz yüz yetmiş altı senesinde doğdum. Adım ﻋوض dır ve bu benim doğum tarihimdir. Der idi.” Bu bilgilerden sonra şairin sanat yaşamında ilerleyişinin mertebeleri ve eğitim almak için bulunduğu yerler sırasıyla verilir.
Hasan Çelebi, şairin biyografisini açıklarken verdiği bilgileri, çevresinden duyduğu bir anekdotla geliştirir. Mesela, Ahmed Efendi madde başı açıklamasında şöyle bir hikâye kaydetmiştir: “Hikâyet olunur ki… Bir gece mollanın nur saçan bir mum gibi güzel yüzünün etrafında, toplanmışlar onun nisan yağmurları gibi inci yağdıran güzel sözlerini dinlemeye başlamışlardı. İçlerinden birisi: “Molla ilim sahibi değil ama bulduğu kitabı toplar, haps eder. Acaba bu kadar kitabı elinde tutmaktaki amacı ne ola” dediğinde molla, zamâne âlimlerinden ve insanlarından kinayeli bir şekilde şikâyet edip: “ dost meclislerinde kitapları alıp işkence ederler. Hele ben haps edermişim. Haps etmenin, kitaplara işkence etmekten daha evla olduğu aşikârdır.”
Hasan Çelebi şairle ilgili anekdotlardan sonra şairin ölümünü sanatkârane bir dille ifade eder. Örneğin: “Uyanık gözü, nergis gibi, cihan gül bahçesinde daha uyanmadan, acı ve bela ile dolu bedeni, ölümsüzlük ve âb-ı hayata kanmadan… Öbür dünyaya göçtü.” Ya da “hayatın mutlu son kadehi ölüm taşının dokunuşuyla kırılmış.”Gibi sanatlı cümlelerle şairin hayata veda edişini dile getirmiştir.
Bunda sonraki bölümlerde ise Hasan Çelebi, açıkladığı şairin şiir ve inşa eserleri hakkındaki değerlendirmelerini sunar ve şairin beğenilen şiirlerinden örnekler gösterir.
Bu bölümde yer alan şairler sırasıyla şöyledir: Ahmed Efendi, Ahmed Paşa, İshak Çelebi, Emrî, Enverî, Ahî, Basîrî, Ca’fer Çelebi, Ca’ferî, Cefâ’î, Celâl Çelebi, Cevherî, Hasan Çelebi, Hüseynî, Hakîmî, Halîmî Çelebi, Hamdî Çelebi, Hayretî, Hâtimî, Mevlânâ Hüsrev, Hızır Beg Çelebi, Hayâlî Çelebi, Hayâli Beg, Dânişî, Derûnî, Zâtî, Revânî, Hasinî, Zeyneb, Sâkî, Sıhrî, Sa’dî, Sinan efendi, Şânî, Şâhî, Şemsi Paşa, SâFî, Ahmedî, Abdü’lvahhâb, Abîdî.
b-) Tanıdığı Şairler: Bu bölümde yer alan şairler Hasan Çelebi’nin bizzat tanıdığı, şiirlerini bildiği şairlerdir. Hasan Çelebi bu gruptaki şairleri açıklarken şairin adını, yaşadığı şehri ve mesleğini açıkladıktan sonra şairle görüştüğü bir zamanı hikâye eder veya tezkirenin yazıldığı dönemde ilgili şairin mesleği ile ilgili bil verir. Örneğin Sadrî madde başı açıklamasında Sadrî ile sohbet ettiğini şöyle belirtmiştir: “O büyük insanların her birinin durumunu kaydedip ayaklı tarih ve hazır bir tevarih nüshası olmuştur. Kendisi hikayet ederdi ki [Yollak] Mustafa’yı, Yunus Paşa bahçesine alıp, veziri azam olan Ayas Paşa’yı o saf cennete davet edip, ziyafet verdiği zaman bu beyiti dedim, deyip, övünürdü.”
Bu bölümde yer alan şairler sırasıyla şöyledir: Ahmed, Emrî, Bâkî, Bekâî, Cenâbî Efendi, Hasîbî, Hasan Çelebi, Hikmî, Hilmî, Halîmî, Hâtemî, Dervîş, Şeyhî, Es’ad çelebi, Zuhûrî, Abdü’llah, İzârî, Azîzî, Ömer Beg, Avnî, Füzûhî, Fehmî, Fedâyî.
c-) Tezkireye Şiir Gönderen Şairler: Bu bölümde açıklanan şairler hakkında genel bilgiler verildikten sonra, “ bu bir iki eş’âr bu mecelleye sebt olunmagiçün ihtiyâr ittikleri güftarlarındandır” ifadesinin ardından şairin göndermiş olduğu şiir örneği verilmiştir. Bu şairler sırasıyla şu şekildedir: Ahmed Beg, Es’ad Çelebi, Bahî, Behiştî, Tigî, Senâyî, Cenânî, Cevrî, Hasîbî, Hakimî, Hakîmî, Hilmî, Halîmî, Hâtimî, Hüsrevî, Hüsrev Derviş, Alî, İzzetî, İlmî, Alevî, Gınâî, Lem’î, Levhî, Muhyî Çelebi, Mustafa, Mollâ Çelebi, Mîrî, Meylî, Nâmî, Necmî, Sâ’î, Savedî, Şânî, Şâhî, Şeyhî,
d-) Latîfî ve Âşık Çelebi Tezkiresi’nde Yer Alan Şairler: Hasan Çelebi’nin Tezkire’ye dahil ettiği şairler arasında Latîfî Tezkiresi ve Âşık Çelebi Tezkiresi’nde yer alan bazı şairler de bulunmaktadır. Hasan Çelebi, bu şairler hakkında bilgi verirken Latîfî’nin ve Âşık çelebi’nin bilgilerinden doğrudan yararlanmıştır. Ancak, bilgileri aktarırken onların yanıldığı sorunları düzelttiği yerler çoktur. Özellikle Latîfî’den aktardığı bilgileri genellikle acımasız bir tavırla eleştirmiştir. Âşık Çelebi’den aldığı bilgileri ise, şaire karşı duyduğu saygı ve güvenden dolayı, doğru olarak nitelendirmiştir.
Mesela, Şemsî madde başının açıklamasında: “Latîfî, Doğu mûsıkîsinde mahâreti şiir sanatında parlak kudreti vardır diye hesapsızca övgü yağdırmıştır. Hâlâ şiirlerinin ışınlarından bir zerre bile görünmeyip, güneş gibi şiirlerinin, güneş tutulmasıyla unutulduğu aşikârdır.” Sözleri ile Latîfî’nin şair hakkındaki bilgilerini eleştirmiştir. Latîfî, Hasan Çelebi’nin en çok yerdiği şairdir.
Oysa Âşık Çelebi için “Âşık Çelebi daha iyi bir şairdir.” Demiştir. Âşık Çelebi’den aldığı bilgiler hakkında değerlendirme yapmayıp, doğrudan kabul etmiştir. Örneğin, Sihrî madde başı açıklamasında: “Âşık Çelebi, tezkiresinde hayli methetmiştir. Eski şiirlerinden akıllarda kalan hayli şiiri vardır ki bu şiirlerin sayısını, hayal ve düşlere adanmış olanların sayısından hariç tutmak imkânsız idi. Ve el çabukluğu ile o denli ender bulunan, nükteli şiirler, hikâyeler ve masallar yazmıştır ki merküre müptela olan etrafında sabit bir şekilde dolaşan yıldızlar kadar nokta dökse, hesab etmeye mecal yetmez. Hazineye benzeyen hafızasında o denli parlak cevherler vardır ki sabrı tükenmiş bir aşığın elemlerinden ve güneşsiz kalmış bir dilberin cefalarından fazladır. Âşık Çelebi, bu anılan şairi, İslâm Beg’in evine davet edip bu kıt’ayı göndermiştir.”
Hasan Çelebi’nin Latîfî ve Âşık Çelebi Tezkiresi’den bilgi aldığı şairler, şunlardır: Ahmedî, Hamdî, Hâkî, Hatemî, Hasînî, Râyî , Za’îfî, Zeyneb, Sâkî, Sihrî, Şanî, Şâhî, Şemsî, Şehdî, San’î, AskerîAşkî, Gubârî, Garâmî, Fânî, Fahrî.
Hasan Çelebi’nin eserine dâhil ettiği şairlerin çoğunluğu ilmiye sınıfına mensuptur. Hasan Çelebi, bu şairlerden meşhur olanların ve bizzat tanışıp görüştüğü şairlerin açıklamalarını uzun tutmuş, meşhur olmayanlarınkini ise kısaca ele almıştır. Eserde, bir beyit ile yüz yirmi dokuz beyit arasında değişen sayıda şairlerin örnek şiirleri bulunmaktadır. Hasan Çelebi, şairleri değerlendirme hususunda, onların genel yaratılış hali, sanatkâr mîzaç ve kabiliyetleri, sanat faaliyetleri ve özellikleri üzerinde durmuş ve yantutmaz görünerek, yan tutar bir tavırla, değerlendirmeler yapmıştır. Özellikle, şair olan, kendi akrabalarını, arkadaşlarını, kendisini koruyanların yakınlarını ve bilginleri, övmez görünerek, daha da etkili bir biçimde övmüştür. Ancak Karşı olduğu şairleri de yermekten çekinmeyip, özellikle Latîfî’yi, acımasız bir dille eleştirip yer yer onunla alay etmiştir.

Sonuç

Osmanlı sahası 16.yüzyıl şu’arâ tezkireciliğinin önemli eserlerinden olan Latîfî’nin kaleme aldığı Latîfî Tezkiresi, Ahdî’nin Gülşen-i Şu’arâ adlı eseri ve Hasan Çelebi tarafından yazılmış olan Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi, Herat ekolü tezkireleri etkisi ile yazılmış tezkireler olarak genel tertip düzeni bakımından benzerlik göstermektedir. Ayrıca Osmanlı sahasında ilk kez Latîfî tarafından uygulanmaya başlanan, şairlerin alfabetik sıraya göre açıklanması, özelliği de bir gelenek olarak bu üç eserde de sürdürülmüştür.
Tertip düzeni olarak benzeşen bu üç eser içerik olarak bazı farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıklar genel olarak meclislerin alt başlıkları, şair seçimi ve sayısı, şairlerin değerlendiriliş tarzında görülmektedir.
Latîfî Tekiresi’nin “mukaddime” bölümünde, şiirin özelliklerinin anlatıldığı, “ Der-beyân-ı Fazilet-i Kelâm-ı Mevzûn ve Meziyyet-i Şu’arâ-yı Hikmet-peyâm-ı Sihr-inümûn” , şairlerin şiir söyleme sebeblerinin açıklandığı “Der- Beyân-ı İllet-i Şi’r-Guften-i Şu’arâ ve Vech-i Nazm-Kerden-i Elfâz u Mânâ”, tezkirenin yazı , şairlerin şiir söyleme sebeblerinin açıklandığı “Der- Beyân-ı İllet-i Şi’r-Guften-i Şu’arâ ve Vech-i Nazm-Kerden-i Elfâz u Mânâ”, tezkirenin yazılış sebebinin açıklandığı “Sebeb-i Telîf-i Kitâb ve Bais-i Tasnîf-i Mebâdî-i Hitâb” ve şairlerin hangi ölçütlere göre seçildiğinin açıklandığı, “Der-beyân-ı Merâtib-i Aksâm-ı Şu’arâ” olmak üzere dört başlık bulunmaktadır. Gülşen-i Şu’arâ’nın “mukaddime” bölümünde, sadece “Sebeb-i Telîf-i Gülşen-i Şu’arâ” başlığı altında, eserin yazılma sebebi açıklanmıştır. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nin “mukaddime” bölümünde ise, devrin padişahı III. Murad’ın anlatıldığı “Zikr-i Elkâb-ı Pâdişâh-ı Cihân”, eserin ancak padişahın beğenisini kazandığında değer kazanacağının açıklandığı; “Zikr-i Mevânî-i Eyyâm ve Alâ’ik-i Sipihr-i Nâ-fercâm”, kitabın yazılış sebebini açıkladığı Sebeb-i Te’lîf-i Kitâb ve Zikr-i Evsâf u Elkâb-ı Cenâb-ı Saâdet-nisâb” ve Sa’düddin Efendi’nin övüldüğü, “Vasf-ı Şerîf-i Hazreti Hâ’ce Efendi” olmak üzere dört başlık bulunmaktadır. Her üç tezkirenin de mukaddime bölümlerinde farklı alt başlıklar altında farklı konular açıklanmıştır.
Şair seçimi ve sayısı konusundaki Latîfî Tezkiresi’nde II.Murad devrinden başlayarak eserin yazıldığı yıla kadar Osmanlı ülkesinde yetişmiş 314 şairi açıklanmıştır. Bu sayının çoğunu eski şairler doldurmaktadır. Gülşen-i Şu’arâ’da önceki devirlerde yaşamış eski şairler kadrosu dışta tutulup, yalnız eserin yazıldığı dönemdeki şairler alınmıştır. Eserde 325 şair açıklanmıştır. Bu sayı, Latîfî Tezkiresi’ndeki sayıya yakındır. Ancak Gülşen-i Şu’arâ, Bağdat ve çevresinde yetişen şairleri de ihtiva etmektedir. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nde ise 15.ve 16. Yüzyıldaki, çoğunluğu ilmiye sınıfından olan, 627 şair açıklaması bulunmaktadır.
Tezkirelerdeki şairlerin değerlendirilmesi hususunda Latîfî Tezkiresi’nde, Latîfî; objektif olmaya çalışmış, beğenmediği şairleri açıkça eleştirmekten kaçınmamıştır. Gülşen-i Şu’arâ’da, Ahdî, şairlerin çoğunu övmüş, genel olarak da müsbet değerlendirmeler yapmıştır. Kınalı-zâde Hasan Çelebi Tezkiresi’nde ise Hasan Çelebi, çoğunluğu ilmiye sınıfından olan şairleri, akraba ve arkadaşlarını övgü dolu sözlerle yüceltirken Latîfî Tezkiresi’nden alıntılama yaptığı şairler hakkında Latîfî’nin görüşlerine tezat oluşturacak şekilde eleştirel düşüncelerini açıklamaktan kaçınmamıştır.

BİBLİYOGRAFYA

İsen, Mustafa ve Diğerleri, Şair Tezkireleri, Grafiker Yayınları, 2. Baskı, Ankara: 2009.
İsen, Mustafa, Latîfî Tezkiresi, Akçağ Yayınları, 1. Baskı, Ankara: 1999.
Kanar, Mehmet, Farsça Türkçe Sözlük, Say Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul: 2003.
Kutluk, İbrahim, Kınalı-zade Hasan Çelebi Tezkiretü’ş-şuarâ, Türk tarih Kurumu Basımevi, 2.Baskı, C.1,2, Ankara: 1989.
Parlatır, İsmail, Osmanlı Türkçesi, Yargı Yayınevi, 2. Baskı, Ankara: 2009.
Solmaz, Süleyman, Ahdî ve Gülşen-i Şu’arâsı (İnceleme – Metin), Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara: 2005.
Şentürk, Atillâ ve Ahmet Kartal, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, 3. Baskı, İstanbul: 2009.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?